
Keneden Korunma Yolları
Keneler özellikle ilkbahar ve yaz aylarında; tarla, bağ, bahçe, piknik alanları, otlaklar ve hayvanların bulunduğu bölgelerde daha sık görülmektedir. Kene temasını önlemek amacıyla aşağıdaki tedbirlere dikkat edilmelidir:
• Çalılık, uzun ot ve sık bitki örtüsünün bulunduğu alanlarda mümkün olduğunca dikkatli olunmalıdır. Araziye çıkarken açık renkli kıyafetler ve örtüler tercih edilmeli, böylece kenenin fark edilmesi kolaylaştırılmalıdır.
Pantolon paçaları çorap içine alınmalı, uzun kollu kıyafetler giyilmeli ve kapalı ayakkabılar tercih edilmelidir.
Açık alandan dönüşte vücut; kulak arkası, koltuk altı, kasık bölgesi, diz arkası, saç dipleri ve bel çevresi dahil dikkatlice kontrol edilmelidir.
Çocukların vücutları aileleri tarafından mutlaka kontrol edilmelidir.
Evcil hayvanlar ve hayvancılıkla uğraşan kişiler, hayvanlar üzerindeki keneler açısından dikkatli olmalıdır. Kenelerin sık görüldüğü bölgeler başta olmak üzere; hayvanların doku, kan ve idrar gibi vücut sıvılarına çıplak elle dokunulmamalıdır.
Vücuda tutunan kene fark edildiğinde çıplak elle müdahale edilmemeli; ezme, patlatma veya üzerine sigara basma, kolonya ya da kimyasal madde dökme gibi uygulamalar kesinlikle yapılmamalıdır.
Kene mümkün olan en kısa sürede bez, naylon poşet, eldiven gibi uygun bir malzemeyle çıkarılmalı, gerektiğinde sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.
Her kene teması hastalık anlamına gelmez. Kene ile temas sonrası 10 günlük süre içinde ateş, kas ağrısı, ishal, halsizlik, iştahsızlık gibi şikâyetler gelişirse sağlık kuruluşuna müracaat edilmelidir.
Basit korunma yöntemleriyle riski büyük ölçüde azaltmak mümkündür. Doğada vakit geçirmekten çekinilmemeli, şüpheli durumda sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.
1-31 Mayıs Ruh Sağlığı Farkındalık Ayı kapsamında değerlendirmelerde bulunan DoktorTakvimi uzmanlarından Psikiyatri Uzmanı Dr. Çağlar Açıkgöz, ruh sağlığının önemine ve toplumda en sık karşılaşılan sorunlara dikkat çekti.
Ruh sağlığının tanımına değinen DoktorTakvimi uzmanlarından Psikiyatri Uzmanı Dr. Çağlar Açıkgöz, “Dünya Sağlık Örgütü ruh sağlığını sadece zihinsel bir bozukluğun olmaması değil, bireyin kendi potansiyelini fark edebildiği, yaşamın normal stresleriyle başa çıkabildiği, verimli ve üretken çalışabildiği ve içinde yaşadığı topluma katkıda bulunabildiği bir iyilik hali olarak tanımlar. Kısaca, sadece hasta olmamak değil, aynı zamanda dengede, huzurlu ve işlevsel olabilmektir” diyor.
Ruh sağlığını etkileyen birçok faktör var
Ruh sağlığının tek bir nedene bağlı olmadığını ifade eden Psikiyatri Uzmanı Dr. Çağlar Açıkgöz, “Kayıplar, stres ve travmalar gibi yaşam olayları; sosyal desteğin olmaması ya da az olması; kronik hastalıklar, uyku ve beslenme bozuklukları gibi fiziksel bozukluklar; iş, ekonomi, yaşam şartları gibi çevresel koşullar ile olaylara bakış açımız ve baş etme tarzımız gibi kişilik özellikleri etkenler sayılabilir” şeklinde konuşuyor.
Türkiye’de en sık görülen ruhsal sorunlar
Sağlık Bakanlığı verilerine göre son 12 ay içinde 18 yaş ve üzeri yetişkinlerde doktor tarafından tanı konulan herhangi bir ruhsal hastalık görülme sıklığının yüzde 17,4 olduğunu aktaran Uzm. Dr. Çağlar Açıkgöz, en sık görülen rahatsızlıkları ise şöyle sıralıyor: “Depresyon yüzde 9, kaygı (anksiyete) bozuklukları yüzde 5,8 oranında görülmektedir. Bunun yanında uyku bozuklukları, strese bağlı gerginlik ve tükenmişlik ile bağımlılıklar da sık karşılaşılan sorunlar arasındadır.”
Ruh sağlığının bozulduğunu gösteren erken belirtiler
Ruhsal sorunların erken dönemde bazı işaretler verebildiğini belirten DoktorTakvimi uzmanlarından Psikiyatri Uzmanı Dr. Çağlar Açıkgöz, “Sürekli keyifsizlik veya isteksizlik, uyku ve iştah değişiklikleri, çabuk sinirlenme ya da aşırı hassasiyet, eskiden keyif veren şeylere karşı ilgisizlik, dikkat dağınıklığı ve unutkanlık ile insanlardan uzaklaşma önemli belirtiler arasında yer alır” diyor.
Sosyal medya: Fayda ve zarar kullanım şekline bağlı
Sosyal medyanın ruh sağlığı üzerindeki etkilerine de değinen Uzm. Dr. Çağlar Açıkgöz, “Her durumda olduğu gibi sosyal medyanın da yararı ve zararı vardır. Fayda ile zarar arasındaki denge kullanım şekline bağlıdır. Medya okuryazarlığının önemi elbette çok büyük. Mesajların kim tarafından, hangi amaçla ve hangi kitleye yönelik hazırlandığı sorgulanır, sahte ve gerçek haber ayırt edilir ve medyanın bireyler üzerindeki psikolojik ve sosyal etkileri fark edilirse, elbette yarar daha fazla olur” ifadelerini kullanıyor.
Anksiyete ve depresyon arasındaki fark
Anksiyete ve depresyon arasındaki farklara değinen DoktorTakvimi uzmanlarından Psikiyatri Uzmanı Dr. Çağlar Açıkgöz, “Anksiyetede daha çok gelecekle ilgili endişe, huzursuzluk ve gerginlik ön plandadır. ‘Ya kötü bir şey olursa?’ düşüncesi baskındır. Depresyonda ise keyifsizlik, isteksizlik ve enerji düşüklüğü görülür. ‘Hiçbir şeyin anlamı yok’ hissi öne çıkar” diyor. Bu iki durumun ayrı ayrı görülebileceği gibi birlikte görülme sıklığının da yüksek olduğunu ekliyor.
Ruhsal rahatsızlıklarda tedavi yöntemleri
Ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde farklı yöntemlerin uygulanabildiğini belirten Uzm. Dr. Çağlar Açıkgöz, “İlaç tedavileri, psikoterapiler ve yaşam düzeni değişiklikleri tedavi seçenekleri arasında yer alır” ifadelerini kullanıyor.
Yaş gruplarına göre ruh sağlığını koruma yolları
Ruh sağlığını korumanın yaşa göre farklı yaklaşımlar gerektirdiğini belirten DoktorTakvimi uzmanlarından Psikiyatri Uzmanı Dr. Çağlar Açıkgöz, çocuklar için güvenli ve sevgi dolu bir ortamın, oyun ve ifade alanlarının ve düzenli rutinlerin önemli olduğunu söylüyor. Ergenlerde yargılanmadan dinlenmenin, kimlik gelişimine alan tanınmasının, spor ve sanat gibi alanlarda yer alabilmelerinin ve güvenli sosyal ortamların destekleyici olduğunu belirtiyor. Yetişkinlerde ise iş-özel hayat dengesinin kurulması, stresle baş etme becerilerinin geliştirilmesi ve sosyal ilişkilerin sürdürülmesinin ruh sağlığı açısından önemli olduğunu vurguluyor.
Yanlış inanışlar destek almayı geciktiriyor
Toplumda ruh sağlığı tedavisine yönelik bazı ön yargıların yaygın olduğunu ifade eden Uzm. Dr. Çağlar Açıkgöz, “‘Psikolojik destek alan kişi zayıftır’, ‘İlaçlar bağımlılık yapar’, ‘Benim sorunum konuşarak çözülmez’ ya da ‘Zamanla kendiliğinden geçer’ gibi düşünceler gerçeği yansıtmaz” diyor. Ruh sağlığı sorunlarının da diğer hastalıklar gibi tedavi edilebilir olduğunu belirten Uzm. Dr. Çağlar Açıkgöz, destek almanın güçsüzlük değil, farkındalık göstergesi olduğunu vurguluyor.
Kontrolü zor hipertansiyon sessizce hayatı tehdit ediyor
Dünya genelinde neredeyse her üç yetişkinden birini etkileyen ve çoğu zaman belirti vermeden ilerlediği için “sessiz katil” olarak adlandırılan hipertansiyon, özellikle kontrol altına alınamadığında ciddi sağlık tehditlerine yol açıyor. Kalp hastalıkları ve inmenin başlıca nedenleri arasında yer alan hipertansiyon için 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü kapsamında uzmanlar, düzenli ölçüm, erken tanı ve etkili tedavinin hayati önemine dikkat çekiyor.
Dünyada en yaygın görülen kronik hastalıklardan biri olan hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıkların yanı sıra böbrek yetmezliği, erken ölüm ve yaşam kalitesinde belirgin azalma ile yakından ilişkili. Küresel veriler, neredeyse her üç yetişkinden birinin hipertansiyonla yaşadığını[1], ancak hastaların büyük bir kısmında hastalığın yeterince kontrol altına alınamadığını ortaya koyuyor. Yaş ilerledikçe görülme sıklığı artan hipertansiyon, özellikle ileri yaş grubunda çok daha ciddi sorunlara yol açabiliyor. Bu tablo, hipertansiyonun yalnızca bireysel değil aynı zamanda önemli bir halk sağlığı ve ekonomik yük olduğunu gösteriyor.
Her yıl 17 Mayıs’ta anılan Dünya Hipertansiyon Günü, hipertansiyon konusunda toplumsal farkındalığın artırılması açısından önemli bir fırsat sunuyor. Uzmanlar, hipertansiyonun uygun yaklaşımlarla yönetilebilen bir hastalık olduğunun altını çizerek; sağlıklı yaşam alışkanlıkları, düzenli kan basıncı takibi ve ilaç tedavisine uyumun komplikasyonları önlemede belirleyici olduğuna vurgu yapıyor.
“Hipertansiyon yönetiminde ortak, kanıta dayalı ve ülke koşullarına uygun yaklaşımlar önemli”
Türk Kardiyoloji Derneği Hipertansiyon Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Hülya Çiçekçioğlu, yaptığı değerlendirmede hipertansiyon yönetiminde bilimsel rehberlerin önemine dikkat çekerek şunları söyledi: “Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre kardiyovasküler hastalıklar dünyada en sık görülen ölüm nedeni. Hipertansiyon ise kardiyovasküler hastalıklar arasında en sık karşılaştığımız kronik hastalık. 2025 yılı DSÖ verilerine göre dünyada 1,4 milyar hipertansiyon hastası bulunuyor. Bununla birlikte hipertansiyon önlenebilir ve tedavi edilebilir bir sağlık sorunu. Tuz tüketiminin azaltılması, obezite ile mücadele, sigara ve alkol kullanılmaması, düzenli egzersiz, sağlıklı ve dengeli beslenme, stres yönetimi, uyku kalitesinin artırılması ve kilo kontrolü gibi yaşam tarzı değişiklikleri ile hipertansiyonun gelişimi engellenebilir ve tedavi edilebilir. Tabii bireysel açıdan bu önlemlerin alınmasının yanında hipertansiyon yönetiminde ortak, kanıta dayalı ve ülke koşullarına uygun yaklaşımlar da büyük önem taşımaktadır. Türk Kardiyoloji Derneği, Türk Nefroloji Derneği, Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği, Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği, Türkiye Aile Hekimleri Uzmanlık Derneği, Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği ve Akademik Geriatri Derneği olmak üzere yedi derneğin katkılarıyla hazırlanan 2025 Türk Hipertansiyon Uzlaşı Raporu, klinik pratikte Türkiye’nin koşullarına uygun, multidisipliner ve güncel bir referans sunmaktadır. Bu yaklaşımın hipertansiyonun daha etkin yönetilmesine ve ülkemizde kardiyovasküler hastalık yükünün azaltılmasına önemli katkı sağlayacağına inanıyoruz.”
“Hipertansiyon böbrek fonksiyonlarını sinsi şekilde bozabiliyor”
Türk Nefroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Şükrü Ulusoy ise hipertansiyonun böbrek sağlığı üzerindeki etkileriyle ilgili değerlendirmesinde, “Hipertansiyon, kronik böbrek hastalığının en önemli ve önlenebilir nedenlerinden biri. Uzun süre kontrol altına alınmayan kan basıncı, böbrek dokusunda geri dönüşü olmayan hasara yol açabiliyor. Erken tanı, düzenli takip ve etkin tedavi, böbrek yetmezliği gibi ağır sonuçların önlenmesinde temel rol oynuyor. Aksi durumda hipertansiyon böbrek fonksiyonlarını sinsi şekilde bozabilir. Bunun sonucunda da hastanın diyalize girmesi gerekebilir. Türkiye’de diyaliz tedavisi alan hastalarda böbrek yetmezliğinin en sık ikinci nedeni hipertansiyon olurken, yeterli tedavi sağlanamadığında yaşam kalitesi bozulabilir ve ölüm oranları artabilir.”
“Kontrolü zor hipertansiyon hastalarının yakından izlenmesi gerekir”
Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tufan Tükek de kontrolü zor hipertansiyon kavramına açıklık getirerek, “Hipertansiyon yalnızca tansiyonun yüksek olmasıyla sınırlı olmayan, çok boyutlu bir hastalık. Klinik pratikte kontrolü zor hipertansiyon, hastaların iki veya daha fazla tansiyon ilacı kullanmasına rağmen kan basıncı değerlerinin kontrol altında tutulamadığı durumu ifade eder ve bu hasta grubunun yakından izlenmesi gerekir. Kontrol altında olmayan hipertansiyon; kalp krizi, inme, böbrek yetersizliği ve diyabete neden olmaktadır. Bu nedenle hipertansiyon kontrol oranlarını artırmak için güncel bilimsel bilgiler ışığında standardize ve kişiye özel yaklaşımlar büyük önem taşıyor. Toplumda hipertansiyon farkındalığının artırılması, düzenli ölçüm alışkanlığının yaygınlaştırılması ve tedavi sürekliliğinin sağlanması, hastalık yükünü azaltmada kritik rol oynuyor. 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü vesilesiyle 3 dernek bir araya gelerek hipertansiyon farkındalığını ve tedavi başarısını artırmak için mesajlarımızı paylaşmak istedik. Bu süreçte iletişim çalışmalarımız için koşulsuz destekleriyle yanımızda olan AstraZeneca’ya teşekkür ederiz.” şeklinde konuştu.
Prof. Dr. Ömer Faruk Şimşek: “Toplumsal stres arttıkça sabır eşiğimiz düşüyor”
Gündelik yaşamın temposu hızlanırken ekonomik, sosyal ve çevresel belirsizlikler bireylerin psikolojik dayanıklılığını zorluyor. İstanbul Rumeli Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Faruk Şimşek, son dönemde günlük hayatta gözle görülür biçimde artan öfke ve tahammülsüzlüğün, bireysel değil toplumsal bir gerilimin yansıması olduğunu belirtti. Trafikte, toplu taşımada ve iş yaşamında küçük aksaklıkların dahi yoğun tepkilere yol açtığını ifade eden Şimşek, “Bu tablo, toplum genelinde stres düzeyinin yükseldiğini gösteriyor” dedi.
“Küçük olaylara büyük tepkiler veriyoruz”
Prof. Dr. Şimşek, gündelik yaşamda karşılaşılan basit gecikmeler ya da iletişim aksaklıklarının bile sert tepkilere dönüşebildiğine dikkat çekti. “Bir araç sıkıştırması, kısa bir bekleme süresi ya da iş yerinde yaşanan küçük bir yanlış anlaşılma, geçmişe kıyasla daha yoğun öfke tepkileri doğurabiliyor. Çünkü bireyler zaten yüksek bir stres yüküyle güne başlıyor,” ifadelerini kullandı. Şimşek’e göre bu durum, birikimli stresin küçük tetikleyicilerle açığa çıkması şeklinde ilerliyor.
“Sürekli uyarana maruz kalıyoruz”
Toplumsal gerginliğin psikolojik nedenlerine değinen Şimşek, yoğun stres, zaman baskısı, ekonomik kaygılar ve dijital dünyadan gelen sürekli uyaranların bireylerin ruhsal dayanıklılığını zorladığını belirtti. “Uzun süreli stres altında kalan bireylerde sabır eşiği düşer. Beyin tehdit algısına daha açık hale gelir ve duygusal tepkiler daha hızlı, daha kontrolsüz biçimde ortaya çıkar. Bu da en küçük sorunu bile büyütebilen bir psikolojik zemin oluşturur,” dedi. Sürekli bildirimler, haber akışları ve hızlı yaşam temposunun zihinsel yorgunluğu artırdığını vurgulayan Şimşek, dinlenme ve zihinsel duraklama alanlarının giderek azaldığını ifade etti.
“Öfke bulaşıcıdır”
Prof. Dr. Şimşek, toplumsal öfkenin bireyler arasında hızla yayılabildiğine de dikkat çekti. “Öfke duygusu bulaşıcıdır. Trafikte bir kişinin agresif davranışı zincirleme bir tepkiyi tetikleyebilir. İş yerinde yaşanan sert bir iletişim dili, ekip içinde genel bir gerginliğe yol açabilir. Bu nedenle bireysel tepkiler aslında toplumsal iklimi de şekillendirir,” şeklinde konuştu.
“Durup düşünme becerisi güçlendirilmeli”
Gerilimin azaltılmasında sağlıklı iletişim ve öfke yönetiminin kritik rol oynadığını belirten Şimşek, çözümün farkındalıktan geçtiğini vurguladı. “Duygularımızı fark etmek, tetiklendiğimiz anlarda birkaç saniye durup düşünmek ve otomatik tepki yerine bilinçli tepki vermek öğrenilebilir bir beceridir. Empatik iletişim dili geliştirmek, karşı tarafın niyetini sorgulamadan önce anlamaya çalışmak çatışmaları önemli ölçüde azaltır,” dedi. Bireysel düzeyde yapılan küçük değişikliklerin toplumsal ilişkilere de olumlu yansıdığını belirten Şimşek, “Sabır ve anlayış yalnızca kişisel erdemler değil, aynı zamanda toplumsal huzurun yapı taşlarıdır” diyerek sözlerini tamamladı.
Göz Vakfı’nda Tarih ve Kültür Buluşması: Filateli Sergisi Büyük İlgi Gördü
Göz Vakfı ev sahipliğinde, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı ile 29 Mayıs İstanbul’un Fethi’nin anlam ve önemini yaşatmak amacıyla düzenlenen özel filateli sergisi, 13 Mayıs tarihinde sanat, tarih ve koleksiyon severleri bir araya getirdi.
Türk tarihinin iki önemli dönüm noktasına ithaf edilen sergide, koleksiyon sahipleri Muzaffer Arda ve Süreyya Erişkin tarafından yıllar boyunca titizlikle oluşturulan seçkin filateli koleksiyonları ziyaretçilerin beğenisine sunuldu.
Sergide; Cumhuriyet tarihinin simge olaylarını, milli mücadele ruhunu, gençlik temasını ve İstanbul’un fethine ilişkin tarihi mirası konu alan nadir pullar ve tematik koleksiyon parçaları yer aldı. Katılımcılar, posta pullarının yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda tarih, kültür ve hafızayı taşıyan önemli belgeler olduğunu yakından deneyimleme fırsatı buldu.
Etkinlik boyunca ziyaretçiler, 19 Mayıs’ın gençliğe bıraktığı bağımsızlık ve umut mirasını yansıtan özel koleksiyonları incelerken 29 Mayıs İstanbul’un fethi temalı eserler aracılığıyla da tarihin derin izlerine tanıklık etti.
Tarih, sanat ve koleksiyonculuğu aynı çatı altında buluşturan sergi etkinliği, Göz Vakfı Bayrampaşa Göz Hastanesi sergi salonunda ziyaret edilebilir.
Türkiye İlaç Sektörü, Dijital Uyum ve Veri Bütünlüğü Gündemiyle İstanbul’da Buluştu
Vinder ve Prescription Pharma Support iş birliğiyle düzenlenen “CSV & Data Integrity Training Workshop”, küresel denetim standartlarını ve ilaç üretiminde dijital sistem güvenilirliğini odağına aldı.
Türkiye ilaç sektörünün uluslararası rekabet gücünü desteklemek ve dijital sistemlerde kalite, güvenilirlik ve regülasyonlara uyum konularında farkındalığı artırmak amacıyla Vinder ve global çözüm ortağı Prescription Pharma Support (PPS) tarafından düzenlenen Computerized Systems Validation (CSV) & Data Integrity Training Workshop (Bilgisayarlı Sistemler Validasyonu ve Veri Bütünlüğü Eğitim Programı), İstanbul’da gerçekleştirildi.
Kalite Güvence, Bilgi Teknolojileri, Regülasyon, Validasyon, Kalite Kontrol ve Üretim ekiplerinden sektör profesyonellerini bir araya getiren iki günlük programda, bilgisayarlı sistemler validasyonu, veri bütünlüğü, GxP uyumu ve güncel denetim beklentileri; gerçek vaka analizleri ve uygulamaya dönük örnekler üzerinden ele alındı.
CSV’den CSA’ya Geçiş ve Yapay Zekâ Uygulamaları Ele Alındı
Eğitime liderlik eden, ilaç sektöründe risk yönetimi ve regülasyon uyumu alanında baş danışman olarak görev yapan Sam Brooks (Brooks Information Integrity Innovations Direktörü ve Baş Danışmanı), program boyunca teorik anlatımın ötesine geçen interaktif ve uygulamaya dönük bir yaklaşım benimsediklerini belirtti. Brooks, eğitime ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi: “İki gün boyunca sistem kontrolü ve veri bütünlüğünün temel başlıklarını yaşam döngüsü perspektifiyle ele aldık. Avrupa, US FDA ve UK MHRA gibi küresel regülasyon otoritelerinin güncel beklentilerini değerlendirdik. Katılımcılarla birlikte GAMP 5 risk bazlı validasyon yaklaşımını, CSV’den CSA’ya, yani Computer Software Assurance yaklaşımına geçiş sürecini, veri bütünlüğü güvence ve yönetişim konularını ve regülasyon denetimlerinde karşılaşılan kritik bulguları inceledik. Yapay zekâ uygulamaları da dahil olmak üzere pratik örnekler üzerinden yaptığımız tartışmalar, sektörün bu alandaki ilgisini ve gelişime açık güçlü potansiyelini ortaya koydu.”
“Tedarik Gücümüzü Dijital Uyum ve Kalite Süreçleriyle Genişletiyoruz”
Vinder Kurucu Başkanı Laki Vingas, etkinliğin Vinder’in yeni dönem vizyonu açısından önemli bir adım olduğunu vurguladı. Vingas, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı: “Vinder olarak bugüne kadar primer ambalaj ürünleri temini ve tedarik zinciri alanında sektörün güvenilir çözüm ortaklarından biri olduk. Bugün ise bu güçlü zeminin üzerine teknik bilgi, eğitim ve dijital regülasyonlara uyum yönetimi başlıklarını da ekleyerek yeni nesil hizmet modelleri geliştirmeyi hedefliyoruz.
Bu eğitim, bu stratejik dönüşümün ilk somut adımlarından biri oldu. Eğitime gösterilen ilgi, Türkiye ilaç sektörünün bilgi paylaşımına, güncel regülasyonlarla ilgili deneyime ve global kalite standartlarına olan ihtiyacı net biçimde gösteriyor. Paydaşlarımıza yalnızca üretim ve tedarikte değil; teknik bilgi, sistem validasyonu ve kalite yönetimi süreçlerinde de güvenilir bir köprü olmayı sürdüreceğiz.”
Global Deneyim Türkiye’ye Aktarıldı
Programın global iş ortağı Prescription Pharma Support (PPS) adına yapılan değerlendirmede, Türkiye ilaç sektörünün uluslararası standartlara uyum konusundaki potansiyeline dikkat çekildi. PPS Kurucu Ortağı Nikhil Nagri, iş birliğine ilişkin değerlendirmesinde şunları belirtti: “GxP uyumu, IT yönetişimi, CSV ve Data Integrity alanlarındaki global deneyimimizi Türkiye’de sektör profesyonelleriyle paylaşmaktan memnuniyet duyduk. Vinder ile gerçekleştirdiğimiz bu iş birliği, uluslararası iyi uygulamaların Türkiye ilaç sektörüne aktarılması açısından değerli bir platform oluşturdu. Program kapsamında ALCOA+ prensipleri, veri bütünlüğü yaklaşımı ve risk bazlı validasyon süreçleri uygulamalı olarak ele alındı. Katılımcıların konuya ilgisi ve aktif katılımı, Türkiye pazarının bu alandaki gelişim potansiyelini güçlü biçimde ortaya koydu.”
Dijital Uyum, Sektörün Rekabet Gücünde Belirleyici Oluyor
İlaç üretiminde dijital sistemlerin yaygınlaşmasıyla birlikte ERP, bulut altyapıları, otomasyon sistemleri, yapay zekâ uygulamaları ve elektronik veri yönetimi süreçlerinin dönüşümünü, güncel regülasyonlara uyumunun merkezine yerleşiyor. Bu dönüşüm, bilgisayarlı sistem validasyonu ve veri bütünlüğünü yalnızca teknik bir gereklilik olmaktan çıkararak, şirketlerin uluslararası pazarlardaki rekabet gücü açısından stratejik bir başlık haline getiriyor.
Vinder ve PPS iş birliğiyle gerçekleştirilen eğitim programı, bu alanda uluslararası bilgi birikimini Türkiye’ye taşıyan önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Eğitim programı, katılımcılara uluslararası geçerliliğe sahip sertifikalarının takdim edilmesiyle sona erdi.
Roche, yapay zekâ destekli tanı çözümleri alanında PathAI ile satın alım anlaşması imzaladı
Yapay zekâ destekli tanı teknolojilerinde yeni bir dönemin kapısını aralamayı hedefleyen anlaşma kapsamında, Roche, PathAI’ın gelişmiş yapay zekâ analiziyle desteklenen Görüntü Yönetim Sistemini (IMS) kendi dijital patoloji portföyüyle birleştirerek laboratuvar verimliliğini ve klinik tedavi geliştirme süreçlerini köklü bir biçimde dönüştürmeyi hedefliyor. Bu iş birliğiyle yeni biyobelirteçlerin keşfinin ve yenilikçi tanı çözümlerinin geliştirilmesinin hızlandırılması ve sağlıkta kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarına geçişin desteklenmesi amaçlanıyor.
Roche, dijital patoloji ile patoloji laboratuvarları ve biyofarma endüstrisine yönelik yapay zekâ destekli teknolojiler alanında faaliyet gösteren ABD merkezli PathAI’ı satın almak üzere anlaşma imzaladığını duyurdu. Bu satın alım, Roche ve PathAI arasında 2021 yılında başlayan ve 2024 yılında yapay zekâ destekli eşlenikçi tanı algoritmalarının geliştirilmesini de kapsayacak şekilde genişletilen başarılı iş birliğinin devamı niteliğini taşıyor. Satın alımın yılın ikinci yarısında tamamlanmasının ardından, PathAI’ın Roche Diagnostik organizasyonu bünyesinde faaliyet göstermesi planlanıyor.
Bu birleşmenin, manuel süreçlerin yapay zekâ destekli, tam entegre dijital iş akışlarına dönüşümünü mümkün kılan dijital patoloji alanında Roche’un konumunu daha da güçlendirmesi hedefleniyor. Dijital patoloji, doku örneklerinin yüksek çözünürlüklü dijital görüntülere dönüştürülmesini sağlayarak patologların yapay zekâ araçlarından faydalanmasına, tanı süreçlerinin desteklenmesine ve hastalara daha hızlı sonuç sunulmasına olanak tanıyor.
Yapay zekâ ve biyofarma uzmanlığı aynı platformda buluşuyor
PathAI’ın yazılım arayüzü; gelişmiş analiz ve iş akışı yetkinliklerini dijital patoloji laboratuvarlarına entegre eden, kullanıcı dostu ve verimli bir çözüm olarak öne çıkıyor. Hızla büyüyen patoloji pazarında Roche’un bu çözümü küresel ölçekte yaygınlaştırması hedefleniyor.
PathAI’ın klinik araştırma desteği ve yapay zekâ tabanlı çözümleri, Roche’un eşlenikçi tanı alanındaki güçlü uzmanlığını tamamlayacak. Bu iki yapının bir araya gelmesiyle yeni biyobelirteçlerin, potansiyel ilaç hedeflerinin ve yenilikçi tanı araçlarının geliştirilmesinin hızlandırılması amaçlanıyor.
“Yapay zekâ ve dijital patoloji entegrasyonu, hasta odaklı yaklaşımı güçlendiriyor”
Roche Diagnostik CEO’su Matt Sause konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Dijital patoloji, kanserin hassas şekilde tanı almasını güçlendirme ve hekimlerin hastalar için daha kişiselleştirilmiş tedavi planları oluşturmasını destekleme potansiyeline sahip. PathAI’ın Roche Diagnostik bünyesine katılmasıyla birlikte, onların sektör lideri dijital patoloji araçlarını, onkoloji tanısındaki güçlü çözümlerimizle bir araya getirerek sağlık profesyonellerine daha kapsamlı içgörüler sunmayı ve dünya genelindeki hastalar için daha iyi sonuçlar elde edilmesine katkı sağlamayı hedefliyoruz” dedi.
“Bu iş birliğiyle dijital tanı teknolojilerimizi daha fazla hastaya ulaştıracağız”
PathAI CEO’su ve Kurucu Ortağı Andy Beck ise açıklamasında şunları söyledi: “Roche ile güçlerimizi birleştirmek, PathAI için yeni bir dönemin başlangıcını temsil ediyor. Bu iş birliği sayesinde yapay zekâ destekli patoloji çözümleriyle hasta sonuçlarını iyileştirme misyonumuzu çok daha geniş ölçekte ve hızlı şekilde hayata geçirme fırsatı bulacağız. Roche’un küresel altyapısı ve uzmanlığı, dijital tanı teknolojilerimizi dünya çapında daha fazla hastaya ulaştıracak.”
📢 Haberle İlgili Bildirim
Haberle İlgili Düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni bir haber paylaşabilirsiniz.




