Politika

ÜMİT ÖZDAĞ: “S-400’LER BİZİM AÇIMIZDAN BİR MİLLİ EGEMENLİK MESELESİDİR”

“TERÖRİSTLERE TERÖRİST DEMEK SUÇ MU OLACAK?”
“BİZE ‘TERÖRSÜZ TÜRKİYE’ DİYE BİR HİKAYE ANLATILMAYA ÇALIŞILIYOR, BİZ BU HİKAYEYE İNANMIYORUZ”
“NASIL AÇILIM KONUSUNDA TÜRK MİLLETİNE DOĞRU SÖYLENMEDİYSE, SIĞINMACI MESELESİNDE DE TÜRK MİLLETİNE DOĞRUSU SÖYLENMEDİĞİ GAYET AÇIK BİR ŞEKİLDE ORTAYA ÇIKMIŞTIR”
“S-400’LER BİZİM AÇIMIZDAN BİR MİLLİ EGEMENLİK MESELESİDİR”
Zafer Partisi  Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, Trabzon Gazeteciler Cemiyeti’nde Türkiye gündemini değerlendirdi ve basın mensuplarının sorularını yanıtladı.
Prof. Dr. Ümit Özdağ: “Ordu, Giresun, Trabzon ve Rize illerini ve bu illerimizin ilçelerini kapsayan bir seyahat gerçekleştiriyoruz. Zafer Partisi Genel Merkez heyetiyle birlikte bu ziyareti gerçekleştiriyoruz. Bugün Trabzon’dayız ve yarın da Rize’de temaslarda bulunacağız. Bir panel sonrasında Karadeniz turumuzun son aşaması olan Samsun’a geçeceğiz ve bir hafta süren çalışmayı tamamlayacağız. Şu ana kadar ziyaret ettiğimiz bütün Doğu Karadeniz il ve ilçelerinde ekonomik buhranın ağır tahribatını çok boyutlu olarak gördük. Türkiye’nin her yanı bu ekonomik buhranın ağır etkisi altındaysa, Doğu Karadeniz’deki il ve ilçeler de aynı şekilde bu ekonomik buhranın ağır etkisini hissediyor. Büyük esnaf iflasları ve iş yeri kapatmaları, rakamların da gösterdiği gibi, söz konusu. Ayrıca Doğu Karadeniz’in en önemli ve milli değeri olan ürünü fındık konusunda da üreticinin ciddi sıkıntıları var.
Uluslararası rekabetin hızla arttığı ve dünya piyasalarının yüzde 80’ine hakimken bugün yüzde 50’sine doğru gerilediğimiz gerçeği göz önünde tutulursa, uluslararası rekabetin de bu konuda Türkiye’yi ve Türk üreticisini daha da zorladığını görüyoruz. Bu konuda acil bir eylem planı devlet tarafından başlatılmazsa, çok kısa süre içerisinde dünya piyasalarında fındıkta etkinliğimizin yüzde 50’nin de altına düşeceği anlaşılıyor. Keza çay konusunda da, Doğu Karadeniz’in bir diğer temel ürünü, ciddi sıkıntılar olduğunu gördük. Turizm de bütün Türkiye’de ne yazık ki bu sezonu çok kötü geçiriyor. Buraya gelmeden önce Doğu Karadeniz’e gelmeden Akdeniz ve Ege’de ziyaretler ve temaslar gerçekleştirdik. Orada da turizmin adeta ölü noktasında olduğunu üzülerek gördük. Evet, gerçekten ekonomik buhran, tünelin ucunda ışık olmadan devam ediyor.
İş dünyasıyla yapmış olduğumuz temaslarda, hukuk devleti olmadan bu buhrandan çıkmanın mümkün olmadığını haklı olarak bize ifade ediyorlar. Ama hukuk olmadığı için iş dünyası görüşlerini kamuoyu önünde etkin bir şekilde ve korkmadan ne yazık ki paylaşamıyor. Çünkü ortada ekonomik eleştiri yapan iş dünyası kurum temsilcilerinin başına gelen hukuki müdahaleler var. Bu hukuki müdahaleler ve idari baskılar, iş insanlarının ekonomik buhranın ağırlığı konusunda hissettiklerini ve çözüm önerilerini diledikleri gibi toplumla paylaşmasını engelliyor.
Yine burada, bu bölgede yapmış olduğumuz temaslarda vatandaşlarımızın, bugünlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelecek olan, PKK’ya ve o narko terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan’a yeni hukuki statü sağlayacak düzenlemelerle ilgili ağır tepkileri olduğunu gördük. Biraz önce gazi arkadaşlarımız beni davet ettiler ve bir toplantı gerçekleştirdik. Şunu da söylediler: ‘Maalesef biz sizi derneğimize davet edemedik. Dernek dışında sizinle görüşmek zorunda kaldık. Çünkü derneğimizin kirası şurası tarafından, burası tarafından ödeniyor ve derneğimize davet etseydik bu konularda sıkıntı yaşayabilirdik.’ Bu doğrusu yüz kızartıcı bir durumdur. Bu ülke için bacağını vermiş, bu ülke için kolunu vermiş, bu ülke için sağlığından ve gençliğinden olmuş, bu ülkenin birliği ve bütünlüğü için savaşmış ve bugün de vücutlarında taşıdıkları terörle mücadelenin izleriyle yaşamaya devam eden, zihinlerinde ve yüreklerinde mücadeleyi sürdüren bu genç kardeşlerimizin içine düşürüldüğü bu durum kabul edilebilir değildir.
Evet, 20 ay önce terörle müzakere süreci, ‘Terörsüz Türkiye’ denilerek başlatıldı ve ‘PKK’ya hiçbir taviz yok. PKK sadece Türkiye’de değil, Orta Doğu’da bulunduğu bütün ülkelerde silahları terk edecek ve kendisini lağvedecek. Bu kayıtsız şartsız olacak.’ dendi. Ama bunun doğru olmadığı ortaya çıktı. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelecek olan yasa tasarısının, önce Abdullah Öcalan denilen terör örgütü elebaşının onayından geçtiğini görüyoruz. Tabii bu arada kendi kendime soruyorum: Daha iki hafta önce Şeyh Said’e hakaret ettiğim iddiasıyla mahkum oldum. Acaba önümüzdeki günlerde de Öcalan’a ‘terörist başı’ dediğimiz için hakkımızda davaların açılacağı bir süreci mi yaşayacağız? Teröristlere terörist demek suç mu olacak?
Ben bir gazimizin bana sorduğu soruyu sizler aracılığıyla Türk kamuoyuyla da paylaşmak isterim. ‘Bizim dağlarda vuruştuğumuz, arkadaşlarımızı şehit bırakan kurşunları sıkanlar şimdi gelip kamu görevlisi olarak karşımıza çıkarsa biz ne yaparız?’ dedi. Evet, ben de bu soruyu soruyorum. Yarın bu kişiler belediyelerde çalışmaya başlarlarsa ve belediye de bir kamu hizmetidir, siz gazilerimize ve şehit yakınlarımıza ne cevap vermeyi düşünüyorsunuz?
Üstelik PKK silah bırakmadı. PKK’nın faaliyetleri İran eksenli olarak devam ediyor. PKK, Suriye’de silah bırakmadı; Suriye devletinin ve Suriye ordusunun parçası hâline geldi. Üç tugayda örgütlendi, elindeki silahları meşrulaştırdı; vali yardımcısı oldu, savunma bakan yardımcısı oldu. Irak’ın kuzeyinde PKK’lı kadrolar ve terör örgütünün elebaşları fink atmaya devam ediyorlar. İşte böyle bir ortamda bize ‘Terörsüz Türkiye’ diye bir hikaye anlatılmaya çalışılıyor. Biz bu hikayeye inanmıyoruz ve ilk gün nasıl bu sürece karşı çıktıysak bugün de parti olarak karşı çıkmaya devam ediyoruz. Türk halkı da bizim doğruyu söylediğimizi görüyor, biliyor. Hangi partiye oy verirse versin.
Keza bir başka husus, Zafer Partisi’nin ne kadar doğru söylediğini ortaya koyan sığınmacılarla ilgili gelişmedir. Geçtiğimiz ay, 6 Haziran 2026’da Türkiye’nin Şam Büyükelçisi televizyonlara yaptığı bir açıklamada, son süreçte yani Aralık 2024 sonrasında Suriye’ye 700 bin Suriyelinin geri döndüğünü söyledi. ‘700 bin kişi iç savaş bittikten sonra döndü ama son bir senedir geri dönüş durdu. Çünkü İsrail’in Suriye’ye müdahalesi oldu.’ dedi. İsrail’in Suriye’ye müdahalesi Güney Suriye’ye, Dürzi bölgesine oldu. Aralarında yüzlerce kilometre var. Geri dönüşün durması için Şam Büyükelçimiz bahaneler üretiyor ve artık ‘Biz geri dönüşü konuşmayacağız, entegrasyonu konuşacağız. Suriyelilerin hepsi daha iyi Türkçe konuşuyorlar, başarılı iş insanları oldular, artık Türkiye’ye entegre olacaklar.’ dedi. Bu, resmi bir ağızdan, Türkiye’de İçişleri Bakanlığı tarafından kaldığı iddia edilen 2 milyon 300 bin Suriyelinin artık dönmeyeceğinin Türk kamuoyuna ilanıydı. Daha sonra İçişleri Bakanı da benzer bir açıklama yaparak Türkiye’deki Suriyelilerin artık ülkelerine dönmeyeceğini bir kez daha teyit etti.
Keza şunu da ifade etti İçişleri Bakanı: 2014 ile 2024 aralığı arasında 740 bin Suriyeli sığınmacı ülkelerine dönmüş. Yani Suriye’de iç savaş devam ederken dönmüşler. Biz 2021’den itibaren parti olarak sığınmacıların geri dönmesi gerektiğini söylerken bize belirli çevreler, ‘Siz Suriyelileri iç savaşın ateşi içine atmak istiyorsunuz.’ diye soruyorlardı. Şimdi aynı çevreler, iç savaşın devam ettiği yıllarda 740 bin Suriyelinin Suriye’ye döndüğünü söylüyorlar. Demek ki bize yapmış oldukları eleştiriler baştan aşağı haksız eleştirilermiş. Bizim de ilk günden beri söylediğimiz, ‘Bu iktidarın Suriyelileri geri yollama niyeti yok. Onları Türkiye’ye ithal edecekler, vatandaşlık verecekler.’ derken haklı olduğumuz bir kez daha ortaya çıktı. İç savaş bitti ve şimdi diyorlar ki Suriyeliler Türkiye’de kalacak. Türk milleti bunu da görüyor. Nasıl açılım konusunda Türk milletine doğru söylenmediyse, sığınmacı meselesinde de Türk milletine doğrusu söylenmediği gayet açık bir şekilde ortaya çıkmıştır, değerli arkadaşlar.
Tabii, ‘Suriyeliler Türkiye’ye entegre olacaklar.’ ne demek? Vatansız mı kalacaklar, yoksa vatandaşlık mı verilecek bunlara? Elbette şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da vatandaşlık vererek Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını sağlamaya yönelik çalışmaları sürdürecekler. Bu arada verdikleri rakam, Türkiye’de 2 milyon 300 bin civarında Suriyeli olduğu yönünde. Ancak biz bu rakamın doğru olduğuna inanmıyoruz, arkadaşlar. Doğru olduğuna inanmadığımızı somut bir örnekle ifade edeyim. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2025 verilerine göre Türkiye’de anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversitede öğrenim gören Suriyeli öğrenci sayısı 744 bin. 744 bin öğrencinin bir annesi ve bir babası olduğunu varsayarsanız, bu rakamı üçle çarparsınız. Yaklaşık 2 milyon 100 bin eder. Suriyelilerde ortalama 5-6 çocuk olduğunu da biliyoruz. O halde Türkiye’de kalan Suriyeli sayısı nasıl 2 milyon 300 bin civarında oluyor? Bu mümkün değil.
Geri dönüş sayılarına yıl yıl bakıyoruz. Farzımuhal, 2021 yılının başında Türkiye’de 3 milyon Suriyeli olduğunu varsayalım. 2021 yılında 50 bin kişi geri dönmüşse, sayının 2 milyon 950 bine düşmesi gerekir. Ancak bakıyoruz ki rakam 2,5 milyona düşmüş görünüyor. Aradaki 450 bin Suriyeli nereye gitti? Hangi ülkeye gitti? Bu son verdiğim rakam farazidir. Ancak geri döndüğü söylenen rakamlarla açıklanan diğer veriler arasında büyük bir fark var. Bu insanların nerede oldukları belli değil. Biz nerede olduklarını tahmin ediyoruz. Büyük ihtimalle vatandaşlık verilmiş şekilde aramızda dolaşıyorlar. Ya da hükümet çıksın ve desin ki, ‘Kardeşim, bu rakamlar bunlar. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün resmi verileri bunlardır.’ Geçen hafta basın toplantısında bunu sordum, ancak hiçbir cevap gelmedi.
Ve arkadaşlar, Türkiye’nin en önemli sorunlarından bir tanesini Doğu Karadeniz’de üzülerek tekrar görmek durumunda olduk. Türkiye’nin genelinde olduğu gibi Doğu Karadeniz’de de çok yaygın bir uyuşturucu ve sanal kumar meselesi var. Artık ilçelerde bu konu, muhtarların da ağır şekilde şikâyet ettikleri bir hususa dönüşmüş durumda. Değerli muhtar arkadaşlarla yaptığımız toplantılarda bu konu tekrar tekrar gündeme getirildi. Şurası kesin ve açık bir gerçektir ki mevcut yasalarla, jandarmanın, polisin ve narkotik teşkilatlarının sahip olduğu imkan ve kaynaklarla Türkiye, kendisine yönelik bu uyuşturucu ve sanal kumar saldırısıyla başa çıkamaz. Onun için mevcut yasanın değiştirilmesini, organize suçla, uyuşturucuyla ve sanal kumarla mücadele için yeni yasal düzenlemeler yapılmasını gerekli görüyoruz. Zorunlu tedavinin şart olduğuna inanıyoruz. Hiç kimse, ‘Ben uyuşturucu kullanıyorum, bu benim özel meselem.’ deyip tedavi olmayı reddedemez. Anne, baba veya aile fertlerinden sadece birinin talebiyle mahkeme kararı doğrultusunda zorunlu tedavi uygulanmasını sağlayacak yasal düzenlemeyi Zafer Partisi hayata geçirmeyi hedeflemektedir. Keza organize suç örgütlerine, uyuşturucu ve sanal kumar çetelerine Terörle Mücadele Kanunu’nun uygulanması gerektiğini, infaz yasasının da bu çerçevede uygulanması gerektiğini düşünüyoruz. Başka türlü Türkiye’nin bu saldırıyı göğüslemesi ne yazık ki mümkün değildir.
Halihazırda dört milyon uyuşturucu bağımlısı, iki milyon da sanal kumar bağımlısının aramızda yaşadığını üzüntüyle görüyoruz. Bu, anne ve babalarıyla birlikte 18 milyon insan ediyor. Arkadaşlar, geçtiğimiz günlerde bir hanımefendi benden randevu rica etti. Ben de kendisine, ‘Buyurun gelin.’ dedim. Geldi. Eşi içki ve kumar bağımlısıymış. Eşinden ayrılmak istemiş. Mahkemede eşi hakime ‘Eğer beni bu kadından ayırırsanız hem kadını hem de çocukları öldürürüm.’ demiş ve iki çocuğunu öldürmüş. Sonra intihar etmiş. Arkadaşlar, nasıl büyük bir felaket? Evet, bu uyuşturucunun veya kumar bağımlılığının sadece bir tane örneği. Adana’da emekli bir polis arkadaşımızın, uyuşturucu kullanan ve kendisini bıçakla tehdit eden oğlunu nasıl vurduğunu hepiniz gördünüz. Ben uyuşturucu kullanan çocukların anneleriyle toplantılar yapıyorum ve dinlediklerime kulaklarım inanmıyor. Trajedinin çok büyüğünü yaşıyorlar ve bu anneler, bu babalar yalnız bırakılmış durumdalar. Mevcut hukuki yapı bununla mücadele etmeye ve sonuç almaya uygun değil. Onun için bu konuyu da milli bir mesele olarak görüyor ve hızlı bir eylem planının geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Biz bu eylem planını hazırladık. Nasıl Anadolu Kalesi Projesi’yle ülkemizi bu sığınmacı ve kaçak işgaline karşı savunma konusunda kararlıysak, aynı şekilde Tertemiz Türkiye Projesi’yle de ülkemizi uyuşturucu ve sanal kumar baronlarına karşı koruma konusunda kararlıyız.”
Özdağ’ın “Özellikle muhalif seçmenin size sormak istediği bir soru var. Ümit Özdağ ve Zafer Partisi önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sandıklara gidilen güne kadar bir muhalif parti olarak kalacak mı? Yoksa önceki seçimde olduğu gibi aday gösterilen Cumhurbaşkanı adayının iktidar tarafına geçtiği, veya sizin bakanlık talebinde bulunabileceğiniz bir senaryo yine beklenebilir mi?” sorusuna verdiği yanıt:
“Bu soru bize seçmen tarafından sorulmuyor ama soruyu sorma tarzınızdan sizin yandaş bir basın mensubu olduğunuz gözüküyor. Ama olsun tabii, Türkiye’de demokratik bir basın olması gerekiyor. Yandaşlık da demokratikliğin bir çerçevesidir doğrusu. Zafer Partisi Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kimi destekledi? Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekledi. Kemal Kılıçdaroğlu muhalefetin adayı değil miydi? Evet. Sorunuz cevaplandırılmıştır, teşekkür ederim.”
Genel Başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Trabzon söylemlerinizin en çok vücut bulacağı şehirken yeterince teşkilatlanma yapılamadı. Sık sık il başkanları değişiyor. İl Başkanlarının değişmesinin sebebi nedir? Bu değişiklikler devam edecek mi?” sorusuna verdiği yanıt:
“Hayır, değişiklikler devam etmeyecek. Daha önce bazı değişiklikler oldu ve biz de bundan mustariptik doğrusu. Ama artık teşkilatımız oturdu ve gayet iyi bir performansla çalışmaya başladı. Zaten Doğu Karadeniz ziyaretimiz sırasında sadece Trabzon’da değil, bütün Doğu Karadeniz illerinde de Zafer Partisi’nin sahadaki ciddi karşılığını gördük.”
Özdağ’ın “Ülkemizde bir NATO toplantısı yapıldı. Genel hatlarıyla bu toplantıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Evet, ülkemizde bir NATO toplantısı yapıldı ve NATO toplantılarının o ülkeye maliyeti açısından en pahalı NATO toplantısı ne yazık ki Türkiye’de gerçekleştirildi. Aynı zamanda bir diplomatik olay olmanın ötesinde, iktidarın bir halkla ilişkiler operasyonu şeklinde takdim ettiği bir toplantı oldu. Bu toplantının hemen sonrasında, Türkiye’nin S-400 yüksek irtifa hava savunma sistemlerini Birleşik Arap Emirlikleri’ne satacağıyla ilgili haberler duyulmaya başlandı. 15 Temmuz’un onuncu yılındayız. 15 Temmuz FETÖ’cü darbesinin arkasındaki en büyük finansal destek Birleşik Arap Emirlikleri değil miydi? Bugün İsrail’in Orta Doğu politikalarının arkasındaki en güçlü Arap desteği Birleşik Arap Emirlikleri’nden kaynaklanmıyor mu? Yine Libya’da bir Türk askeri üssüne hava kuvvetleriyle yapılan saldırıda iki Birleşik Arap Emirlikleri savaş uçağı saldırı gerçekleştirmemiş miydi? Yanlış mı hatırlıyorum yoksa?
Değerli arkadaşlar, Türkiye’nin yüksek irtifa hava savunma sistemine ihtiyacı yok mu? Kendi yüksek irtifa hava savunma sistemimizi oluşturduk mu? Ne yazık ki henüz oluşturmadık. Orta irtifa hava savunma sisteminde Hisar’da ilerleme kaydedebiliyoruz. Ama yüksek irtifa hava savunma sistemimiz yok. Onun için S-400’ler bizim açımızdan bir milli egemenlik meselesidir. Ben, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde S-400’ler satın alındığı zaman Türkiye’ye yönelik ağır eleştiriler yapıldığında, Meclis kürsüsünden şöyle söyledim: AK Parti hükümetine bu silahın alınıp alınmaması konusunda bizim siyasi muhalefet olarak eleştirme hakkımız vardır. Ama hiçbir yabancı ülkenin, Amerika Birleşik Devletleri dahil, Türkiye’ye ‘Sen bu silah sistemini neden aldın?’ diye sorgulama ve karşı çıkma hakkı yoktur. S-400’ler Türkiye’nin milli egemenliğinin bir parçasıdır. Bu konudaki kararları ancak Türk hükümeti alabilir. Bugün bu hükümet AK Parti hükümeti olur, yarın Zafer hükümeti olur. Ama bu konuda aramızda iktidar-muhalefet farklılığı olamaz.
Bugün de aynı noktadayız. S-400’leri satmamaları gerektiğini düşünüyoruz. S-400’lerin, Amerika, İran ve İsrail arasındaki savaş sırasında Rusya-İran iş birliğiyle nasıl etkili sonuç aldığına dair uluslararası literatürde çıkan haberleri de ilgiyle izliyoruz. Bu konuda Türk kamuoyunun akademik çevreler tarafından da bilgilendirildiğinin farkındayız. Onun için bu kararı hükümet tekrar düşünmeli diye düşünüyoruz.”
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Zafer Partisi Trabzon’a ne vaat ediyor?” sorusuna verdiği yanıt:
“Değerli arkadaşlar, Trabzon’da mı daha fazla Trabzonlu var, İstanbul’da mı? İstanbul’da. Halbuki Trabzon inanılmaz güzel bir şehir. Hani sıcağı ve nemi bir tarafa bırakırsanız, doğası olağanüstü güzel. Peki insanlar, doğanın bu kadar güzel olduğu, cennet gibi bir yerden, 21 milyon insanın tıka basa yaşadığı, yaşam tarzı bile değil, bir ölüm tarzının olduğu bir yere niye giderler? Trabzon’un içerisinde, şehrin bir ucundan öbür ucuna en fazla ne kadar zamanda gideriz? Bir saat. İstanbul’da bir saatte Beylikdüzü’nden üzerinden çıkıp başka bir ilçeye gidemezsiniz, doğru mu?
Şimdi Marmara Bölgesi’nde 28 milyon insan yaşıyor. Türkiye’nin sanayisi burada toplanmış, insan burada toplanmış, finans burada toplanmış, ithalat ve ihracat burada toplanmış. Üstelik bu şehir, yani İstanbul, büyük bir depreme doğru da gidiyor. Hal böyleyken Türkiye’nin yeni Marmara bölgelerine ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Dört tane Marmara Bölgesi öngörüyoruz. Yani dört tane yeni sanayi ve ticaret koridoru. Bunlardan bir tanesi, Zonguldak liman olmak üzere Ankara-Bursa hattına uzanan ve Türkiye’de ağır sanayinin konuşlanacağı bölge. İkincisi; Samsun, Trabzon ve Rize liman olmak üzere, Erzurum Havalimanı’nın hub havaalanı olduğu, Van’ı içine alan, Hakkâri’ye kadar uzanan bölge. Türkiye’nin orta ölçekli sanayi ve hayvancılık bölgesi olarak görüyoruz. Aynı zamanda Orta Asya’ya, Kafkasya’ya açılan kapı olarak görüyoruz bu bölgeyi. Bu bölgede tekstil olmalı, bu bölgede orta ölçekli sanayilerin hepsi olmalı ve bu bölge aynı zamanda bahsettiğim limanlara demiryollarıyla da bağlanmalı diyoruz. Üçüncü bölge; Konya ve Kayseri’yi içine alan, GAP Bölgesi’ni kapsayan, İskenderun ve Mersin limanlarından Akdeniz’e açılan bölge. Dördüncü bölge de İzmir’in liman olduğu ve Afyon’a kadar uzanan bölge.
Tabii, bahsettiğim Samsun’u, Trabzon’u ve Rize’yi liman olarak alan ve arkasındaki geniş alanın büyük potansiyelini Rusya-Ukrayna pazarlarına bir, Türkistan pazarına iki, Kafkasya pazarına üç ve doğal olarak İran pazarına aktaran bir bölge, hızlı bir zenginleşme içerisine girer. Biz bu bölgelerde yapılacak yatırımların vergilerinin düşürülmesinden yanayız. Yani İstanbul’da yüzde 30 vergi ödüyorsa, aynı fabrika sahibi eğer Trabzon’da ya da Erzurum’da bu yatırımı yaptığı zaman yüzde 20 vergi ödeyecek ki buraya gelişi teşvik edeceğiz. Türkiye’nin su kaynakları doğuda, insanları batıda. Bu da hayatın olağan akışına aykırı bir şey. Nüfusun daha doğru dengelenmesi gerekiyor özetle.
Tabii biraz önce fındıktan bahsetmiştim. Fındıkta 450 bin üreticiden bahsediyoruz. Ama rekabet gücünü Türkiye kaybediyor. Çünkü topraklar bölünüyor. Topraklar bölünürken aynı zamanda fındık ağaçlarının yaşlanması söz konusu. Rekabet ettiğimiz ülkeler bizden daha bilimsel üretim yapıyor. Burada Ordulu, Trabzonlu, Rizeli fındık üreticisine ‘Sen de kendi hâline bak işine kardeşim, biz de sana zaman zaman maddi destek veririz.’ diyerek destek olmak mümkün değil. Rahmetli Atatürk haşhaş için diyor ki: ‘Türk milletinin esmer altınıdır.’ Fındık da Türk milletinin esmer altınıdır arkadaşlar. Çok değerlidir yani. Bir milli değerdir. Şimdi 2 milyar dolar ihracatımız var fındıktan. Doğru mu arkadaşlar? Peki, iki milyar dolar ihracat yapmak karşılığında ne kadar ithal ediyoruz? Hiç ithal etmiyoruz. Net kar. Halbuki beyaz eşyada iki milyar dolarlık kazanç için bizim belki 1 milyar 800 milyon dolar ithalat yapmamız gerekiyor. Onun için bu iki milyar doları asla küçümsemeyelim arkadaşlar.
Karadeniz Bölgesi’nde ilginç zenginlikler var. Ve bu zenginlikler güzel de değerlendirilebiliyor. Mesela kedi besliyor musunuz evde? Kedi kumunuz var değil mi? Evet. Nereden geliyor kedi kumu? Fatsa’dan geliyor, biliyor musunuz? Ve bütün dünyaya Fatsa’dan gidiyor, yılda da 200 milyon dolar para kazanıyor. Yani bu coğrafya çok zengin bir coğrafya. Ama insanları da çok yetenekli. Peki bu coğrafya devletten gereken desteği görüyor mu? Hayır. Yine unutmayalım. Bakın, bu coğrafya silah üretmiş bir coğrafya. Kendi imkânlarıyla. Şimdi biz, Türk savunma sanayinin Karadeniz’in dağlarının altına nakledilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bunu açıkladık. Neden? Çünkü dağların altında kurulan tesisleri korumak çok daha kolay. Nasıl koruyacaksınız ovanın ortasında? Arkadaşlar, Türkiye ilk demir çelik fabrikasını nereye yaptı? Karabük’e yaptı. Ne zaman? 1935, 1936, 1937, 1938. Rahmetli Atatürk ölüm döşeğinde yatarken şu soruyu soruyordu: ‘Yüksek izabe fırını çalışmaya başladı mı? Yani çelik üretimine başladı mı?’ Neden? Çünkü dağların arasındaydı. O günün teknolojisiyle orayı bombalamak zordu. Onun için seçilmişti. Amerikalılar ve İsrailliler bu kadar saldırmalarına rağmen neden İran’da İHA-SİHA sistemlerini, füze fabrikalarını yok edemediler? Çünkü dağların altında. Yani Karadeniz, Türkiye’nin savunması açısından da büyük bir öneme sahip. Balıkçılıkta da büyük bir öneme sahip. Özetle bizim ekonomik perspektifimiz; sürdürülebilir, planlı kalkınma, Devlet Planlama Teşkilatı’nın tekrar kurulması ve Türkiye’nin kaynaklarının daha iyi değerlendirilmesi üzerine kurulu.”
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “İYİ Parti ve Anahtar Parti ile Zafer Partisi’nin olası bir seçim sürecinde ittifakı olabilir mi?” sorusuna verdiği yanıt:
“Şöyle söyleyeyim; hem Sayın Dervişoğlu hem Sayın Yavuz Ağıralioğlu, aynı partide bulunduğum değerli siyasetçiler ve arkadaşlarım. Ben buraya gelirken Yavuz Bey beni aradı. ‘Hocam, Trabzon’a gidiyormuşsunuz. Yapabileceğimiz bir şey var mı?’ dedi. Ben de teşekkür ettim. Sağ olsun. Buradan tekrar teşekkür ediyorum. Fatsa’ya giderken de ben Müsavat Bey’i aradım. ‘Sayın Genel Başkanım, Fatsa’ya, sizin memleketinize gidiyorum.’ dedim. O da sağ olsun, çok güzel bir jest yaptı bize. Özetle ilişkilerimiz güzel. Ama bu bir siyasi ittifak anlamına gelmiyor. Bunları konuşmak için çok erken. Bakın, çok erken. Çünkü Türk siyaseti çok hızlı değişimlerden geçiyor. Biz Atatürk’te birleşmeyi savunuyoruz. İlkeler üzerinde bir birleşmeden bahsediyoruz. Atatürk’ün ilkelerinde birleşebileceğimiz herkesle el sıkışıyoruz. Atatürk’ün ilkelerinde birleşemeyeceklerimizle de yan yana gelmiyoruz.”
Ümit Özdağ’ın “21 Mayıs tarihinden bu yana Cumhuriyet Halk Partisi’nde mutlak butlan kararıyla birlikte gelişen bazı süreçler var. Son gelinen noktada belki de Türk siyasi tarihi yeni bir partiyle buluşacak. Bu süreci, son durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Üç gün bekleyelim, 21 Temmuz’u görelim, Yargıtay kararını görelim. Ondan sonra yeni partiyle ilgili gelişmeleri de görelim. Ama bu, tabii siyasete ağır hukuki müdahalelerin gerçekleşmesini doğru bulmuyoruz. Onun için mutlak butlan kararının çıktığı gün Antalya’daki ziyaretimi kesip hemen Ankara’ya döndüm ve sabaha karşı Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi’ni ziyaret ederek devletin ve demokrasinin yanında olduğumu ifade ettim. Bundan sonra da aynı ilke çerçevesinde, Cumhuriyet Halk Partisi’nin içindeki gelişmelere müdahil olmadan, devlet ve demokrasi noktasındaki duruşumuzu sürdürme konusunda kararlıyız.”
Özdağ’ın “İstanbul depremi gerçekleşirse Türkiye’nin durumu ne olur? Sizin parti olarak buna bakış açınız nedir? Nasıl bir yol ve yöntem izlenmeli?” sorularına verdiği yanıt:
“Evet, çok doğru ve meşru bir soru sordunuz. 660 bin bağımsız konutun yıkılacağı hesaplanmış bir İstanbul depreminden bahsediyoruz. Korkunç bir rakam. Arkadaşlar, ben deprem gecesi Hatay’da Rönesans Rezidans’ın kalıntıları içerisinde çalışan ekiple sohbet ettim. Bana, İstanbul depreminde kurtarma çalışmalarında görev yapması gereken insan sayısının 740 bin civarında olduğunu söylediler. Türkiye’de böyle bir ordu yok. Millî güvenlik meselelerinde en kötü durum senaryosundan hareket edilerek karar alınır. Eski bir atasözümüz vardır ya; ‘Eğer barış istiyorsan savaşa hazırlıklı olacaksın.’ Çok doğru. Savaş çıkmayabilir, hiç savaş çıkmayabilir. Ama eğer sen savaşa hazır olmazsan savaş çıkar. Deprem de gerçekleşmeyebilir. Ama biz deprem gerçekleşecekmiş gibi hazır olmalıyız. Depremin gerçekleşeceğine dair güçlü bilimsel iddialar var ortada.
Naci Hocayla arkadaşlarımızın birkaç toplantıda yaptığı uyarıları değerli buluyoruz. Öte yandan Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un da farklı tespitleri var. Biz her iki değerlendirmeyi de önemli buluyoruz. Ancak devlet yönetiminde en kötü durum senaryosundan hareket etmenin en makul yaklaşım olduğu inancındayız. Bu nedenle bugün yapılan çalışmaları çok yetersiz buluyoruz. İstanbul depreme hazırlıklı değil. Kentsel dönüşüm ciddi bir ilerleme kaydetmiş durumda değil. Birçok sokak, at arabası geçişi için açılmış eski sokaklar. Bu sokaklara deprem sonrasında girmek mümkün bile olmayacak. Onun için bu sokakların şimdiden boşaltılarak çevresindeki konutların yıkılması gerekiyor. Bir deprem öncesinde siz bir binayı yıkarsanız maliyeti bir liradır; depremden sonra toparlarsanız yedi liradır. Çünkü siz bu binayı yıkmaya karar verdiğinizde camları söküyorsunuz, içini boşaltıyorsunuz. Hiçbir şey heba edilmiyor. Kabloları bile sökülüyor. Ama depremde yıkılınca, içindeki insanlarla birlikte her şey yok olmuş oluyor. Yani depreme hazırlık anlamında bu binaların yıkılması ekonomik bir kayıp değil, aksine ekonomik bir kazançtır. Fakat bu doğrultuda ciddi bir çalışma görmediğimiz için üzgünüz.”

📢 Haberle İlgili Bildirim

Haberle İlgili Düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni bir haber paylaşabilirsiniz.

Davut Güleç

Gazeteci, televizyoncu, Uzman polis-adliye muhabiri, Spor yazarı, Kayseri ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Küresel Gazeteciler Konseyi, TSYD, TİMEF, AVKON, ADD üyesi, TEMA’cı, Kızılay’cı, Dağcı, Trekkingci, Alp disiplini kayak milli hakemi, Herkes İçin Spor Federasyonu Kayseri il temsilcisi, Erciyes Kar Kaplanları Spor Kulübü Basın sözcüsü, Kayseri Spor Adamları Derneği, Tüm Mücadele Sporları Derneği, Kayseri Spor Adamları Derneği, Kent Güvenlik konseyi üyesi, Halkla İlişkiler Tanıtım, Adalet, Kamu Yönetimi mezunu ----- Davut Güleç Kimdir ? -----

İlgili Haberler

PWA Kurulum Popup
Logo

📲 Davut Güleç Haberler

Uygulamayı ana ekranınıza ekleyin, internet bağlantısı olmadan da haberlere ulaşın!

iPhone / iPad için:
1. Alttaki Paylaş butonuna ( ⬆️ ) dokunun
2. "Ana Ekrana Ekle" seçeneğini seçin
3. Sağ üstten "Ekle" butonuna basın
Modern GDPR Çerez Popup
Davut Güleç