TARİHÎ İSTANBUL DEPREMİ VE AFET YÖNETİMİ VE (KÖŞE YAZISI)

Prof. Dr. Hilmi ÖZDEN

Bağımsız Cumhurbaşkanı Aday Adayı

AZİZ TÜRK MİLLETİ

22 Mart 2023 Çarşamba saat: 8.00’den 27 Mart 2023 Pazartesi saat 20.00’ye kadar (Cumartesi ve Pazar dâhil 6 gün) Bağımsız Cumhurbaşkanı Aday Adayları için 100.000 imza toplama sürecidir.  Yurt içinde bağlı olduğu “İlçe Seçim” kurullarında, yurt dışında ise temsilciliklerde her Türk vatandaşı Nüfus Cüzdanı ile başvurup desteleyeceği “Bağımsız Cumhurbaşkanı Aday Adayı”nı imza atarak “Aday” gösterebilir.Karşılıklı anlayış ve hoş görünün bulunacağı bir ortamda gelecek kuşaklara güzel bir Türkiye bırakmak umudu ile… Saygı ve Dostlukla.

***

TARİHÎ İSTANBUL DEPREMİ VE AFET YÖNETİMİ

 İstanbul Depremleri

İstanbul’un kuruluşundan Osmanlı dönemine gelinceye kadar geçen süre zarfında oluşan depremler hakkındaki bilgilerimiz çoğunlukla Bizans kaynaklarına dayanmaktadır. İstanbul mevkiinin uygunluğu ve yapılan imar ve inşaat faaliyetlerinin neticesinde kazanmış olduğu muhteşem güzelliğine karşılık, depremselliği yüksek bir coğrafyada yer almaktadır. Bu sebeple milattan önce (D. Ö) 500 ile milattan sonra (D. S) 1890 yılları arasında 2390 yıllık zaman zarfında 584 deprem faaliyeti ile karşılaşmıştır. 1509 depremi kaynakların kaydettiğine göre İstanbul’un tarihinde yaşadığı en büyük doğal felaketlerin başta gelenlerindendir.(1). Bu tarih Osmanlı dönemi depremlerinin afet yönetimi açısından önemli bir dönüm noktasıdır.

Böylece Türkiye’de afet yönetiminin uzun bir geçmişi olmakla beraber bu alanda yapılan ilk düzenlemeler 14 Eylül 1509 tarihinde meydana gelen 13 binden fazla insanın hayatını kaybettiği ve çok sayıda binanın yıkıldığı İstanbul depremi sonrasında, dönemin padişahı II. Beyazıt tarafından çıkarılan bir fermandır. Bu Ferman ile yıkılan evlerin yeniden yapılması amacıyla hane başına 20 altın verilmiştir. Ancak 1509 tarihli deprem hakkında arşiv kayıtları çok değildir. 1509 depremi, kaynaklardan anlaşıldığına göre, İstanbul’un tarihî süreçte geçirdiği en büyük tabiî afetlerdendir. Bu sebeple Osmanlı tarihçileri olayı, kıyamet-i suğra (küçük kıyamet) olarak ifadelendirmişlerdir. Bu depremin etkileri hakkındaki bilgiler, Osmanlı ve Batılı birçok kaynakta yer almaktadır(2) (3) (4). 1509 tarihli depremde 109 cami ile 1047 yapının yıkıldığı belirtilmiştir. Başkentin yeniden imarı için 50 bin usta görevlendirilmiş ve 14-60 yaşları arasındaki erkeklerin İnşaat işlerinde çalışmaları emredilmiştir. Bu fermanla deniz kenarındaki dolgu zeminler üzerinde ev yapmak yasaklanmış ve ahşap karkas ev yapımı teşvik edilmiştir. Fakat karkas evlerin büyük yangınlarda harap olduğu görüldükten sonra şehirleşme ve yapılaşmaların bazı kurallara bağlanma ihtiyacı ilk kez 1848 yılında duyulmuş ve çıkarılan ebniye nizamnamesi (-Yapılar Tüzüğü) – [1848]: Osmanlı döneminde imar konusunda yapılan ilk hukuksal düzenlemedir. Yalnızca İstanbul’un bir bölüm mahallelerinde imar uygulaması amacıyla çıkarılmıştır.)ile İstanbul içerisinde yapılaşmalar bazı esaslara bağlanmıştır. Daha sonra 1877 yılında çıkarılan bir nizamname ile uygulama imparatorluk sınırları içerisinde tüm belediyelere yaygınlaştırılmış- tır. 1882 yılında çıkarılan ebniye kanunu ile de belediye teşkilatı olan yerlerde alt yapılar ve yolların düzenlenmesi konusu da yapılarla birlikte esaslara bağlanmıştır (5).  Osmanlı döneminde İstanbul’u ziyadesiyle etkileyen dört büyük depremin 1509, 1719, 1766 ve 1894 yıllarında meydana geldiğini, bunların diğerlerine göre çok daha yıkıcı olduğunu ve şehri büyük oranda tahrip ettiğini, dönemin kaynaklarından öğrenmekteyiz. Fakat bu büyük depremlerin tamamı hakkında yeterli arşiv dokümanı olmadığını da belirtmek lazımdır (3). Yangınlar da topluma tehdit oluşturmuş ve bu dönemde Osmanlı yerleşimleri için önemli sorunlara neden olmuştur. Tulumbacı Ocağı, ateşle başa çıkmak için 1720 yılında kurulmuştur. 1766 yılındaki deprem ve denizin karaya taşması İstanbul’a büyük zararlar vermiştir. İstanbul ve komşu bölgelerin kıyı alanları ve limanlarındaki binalar büyük ölçüde hasar görmüştür. 1817’de gelişmiş yangın söndürme teşkilatı kurulmuş ve ilgililer görevine başlamıştır (6).

Ürekli, F.,  Gündoğdu, R., Önal, E F. (2018).Osmanlı Arşiv Belgelerinde İstanbul’da Afetler, T.C. İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, İstanbul.(7)

Afet Yönetim Dönemleri

Türkiye’de afet yönetiminin tarihsel gelişim süreci Türkiye’de afet konusunda çıkarılmış yasalar ve 1999 Marmara depremi gibi Türkiye’nin afet yönetimini etkileyen olaylar üzerinden ele alınabilir. 1999 yılından sonraki dönem ve 2009 yılında AFAD’ın kurulması bu gelişim sürecinde önemlidir.

Böylece afet yönetiminin tarihsel gelişim sürecini kronolojik olarak dört temel safhada incelemek ve özetlemek (Tablo 1) mümkün olabilecektir:

-1944 öncesi Dönem

-1944 – 1958 Dönemi

-1958 – 1999 Dönemi

-1999 – (2009) 2011 ve sonrası dönem(4) (6)

DönemAfet Politikası
1944 Öncesi

(1509 İstanbul Depremi ile

başlayan süreç)

Ağırlıkla afete müdahale faaliyetleri + yeniden yapımı da içeren çok sınırlı iyileştirme politika ve stratejileri:

İyileştirici Devlet anlayışının baskın rolü, Afetleri İlahi güce ve kadere bağlama eğilimi, parçacıl planlama ve afet sonrası yaklaşımları

1944 – 1958

(Yer Sarsıntılarından Evvel ve Sonra Alınacak Tedbirler Hakkında Kanun’un

yürürlüğe girmesi ile başlayan süreç)

Ağırlıkla afet sonrası politikaları (müdahale ve iyileştirme odaklı yaklaşımlar) + çok sınırlı ve başlangıç seviyesinde afet öncesi

çalışmalar: Geleneksel afet yönetim modelinin kurgulanması ve yerleşmesi,

Afetleri İlahi güce ve kadere bağlama eğilimi, İyileştirici Devlet anlayışının baskın rolü…

1958 – 1999

(İmar ve İskan Bakanlığı’nın kuruluşu ile

başlayan süreç)

Ağırlıkla afet sonrası politikaları (müdahale ve iyileştirme odaklı yaklaşımlar) + Gelişmekte olan ancak yetersiz ve bütünleştirilememiş afet öncesi çalışmaları: geleneksel afet yönetim modeli uygulaması, Afetleri doğal olaylara bağlama anlayışına doğru evrilme, iyileştirici Devlet anlayışının baskın rolünün devam etmesi ve koruyucu Devlet anlayışının başlaması…
1999 – (2009) 2011 ve sonrası

(Yıkıcı 1999 Doğu Marmara Depremleri ile

başlayan süreç)

Afet sonrası politikalarında dönüşüm (daha etkin ve sürdürülebilir müdahale, iyileştirme ve yeniden yapım yaklaşımları) + Afet

öncesi politikalarında dönüşüm (sakınım ve hazırlıklı olma yaklaşımlarının önem kazanması) + Afet öncesi ve sonrası strateji ve politikalarının birleştirilmesi çabaları:

Afet risk yönetimi anlayışına doğru bir dönüşümün başlangıcı, Afetlerin hem doğal hem de insan kaynaklı olduğu anlayışının gelişmesi, iyileştirici devlet anlayışından koruyucu devlet anlayışına evrilme (ancak geleneksel afet yönetim modelinin baskın karakteri bu değişim önünde güçlü bir engel oluşturmaya devam etmektedir).

Tablo.1. Türkiye’de Afet Yönetimi ve Afetlerle Mücadele Yaklaşım ve

Politikalarının Gelişimi (1509 – 2011 Dönemi). Kaynak: Özden, A. T. (2013: 33), Architecture and Disaster: A Holistic and Risk-Based

Building Inspection Professional Training Model for Practicing Architects in Turkey,

Yayımlanmamış Doktora Tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi.(6)

Sonuç

Yıkıcı 1999 Doğu Marmara Depremleri ile başlayan süreç (1999 – (2009) 2011 ve sonrası), 2023 Güney Doğu Anadolu depremi ile yeni bir süreci başlatmıştır. Bu süreç Aziz Türk Milletine çok büyük acılar yaşatmış ve yaralar ne kadar sarılırsa sarılsın acılar devam etmektedir. O halde Türk toplumunda afet öncesi yapılması gereken tedbirlerin her depremde yeni baştan gözden geçirilmesi teklif edilse de belirli bir süre sonra bunlar ya unutulmakta yahut ihmal edilmektedir. Gelecek nesillere yaşanır bir Türkiye bırakmak istiyorsak mutlaka her konuda olduğu gibi ilmin rehberliğinde bilimler arası eşgüdümlü çalışmalarla bir an evvel toparlanmaya başlanılmalıdır. Doğal ve diğer afetler tedbir alındığı takdirde büyük oranda atlatılabilecek ve başa çıkılabilecek olaylardır.  Mutlaka bilimin, aklın ve düşüncenin geniş ufuklarında olaylar değerlendirilmelidir. Yeryüzünde Türkiye coğrafyasına benzer Japonya başta olmak üzere birçok gelişmiş ülkenin deneyimlerinden faydalanmak da zaruridir.

Kaynaklar

1-Sakin, O. (2002). Tarihsel Kaynaklarıyla İstanbul Depremleri, Kitabevi Yayınları, İstanbul.

2-Yaman, M ve Düger, Y. (2017). Afet Yönetiminde Kavramsal Çerçeve ve Türkiye’de Afet Yönetiminin Genel Tarihsel Gelişimi, (Editörler: Önder Ö veYaman M), Afet Yönetimi, Ekin Basım Yayın Dağıtım, Bursa.

3-Ürekli F,( 2010) Osmanlı Döneminde İstanbul’da Meydana Gelen Âfetlere İlişkin Literatür, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 8, Sayı 16, 101-130.

4- Özden, G. (2021) Afet Yönetiminde Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik Ve Nükleer Tehditler: Kütahya Umke Örneği, Danışman: Doç. Dr. Murat Yaman (Yüksek Lisans Tezi),  Kütahya- T.C. Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalı.

5- Akdağ, S. M. (2002). Mali Yap ve Denetim Boyutlarıyla Afet Yönetimi, T.C. Sayıştay Başkanlığı, İnceleme Araştırma, Ankara.

6- Özden, A. T. (2013), Architecture and Disaster: A Holistic and Risk-Based Building Inspection Professional Training Model for Practicing Architects in Turkey, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi.

7- Ürekli, F.,  Gündoğdu, R., Önal, E F.(2018). Osmanlı Arşiv Belgelerinde İstanbul’da Afetler, T.C. İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, İstanbul.

***

TARİHİN IŞIĞINDA CENEVRE SÖZLEŞMESİ VE TÜRKİYE’NİN ÇEKİNCELERİ

 Cenevre Sözleşmesi 1951 yılında imzalanmıştır. 1954 yılında yürürlüğe girmiştir. Türkiye bunu 1961 yılında onaylamıştır. Üstelik Türkiye çekinceler koymuştur. “Türkiye 1951 sözleşmesini kabul ederken sözleşmeden doğan tercih hakkını kullanarak sözleşmeyi COĞRAFİ KISITLAMA ile 359 Sayılı Kanunla 1961 tarihinde kabul etmiştir. Türkiye, 1951 Sözleşmesi’ne Ek 1967 Protokolü’nü 5 Ağustos 1968 Tarihinde mevcut kısıtlamasını muhafaza ederek kabul etmiştir. Yalnızca Avrupa’dan ülkemize gelerek iltica etmek isteyen yabancıları sözleşme kapsamında mülteci olarak kabul edeceğini beyan etmiştir. Görüldüğü gibi bu topraklar her zaman için göçe açık bir konumdadır. Bunda ise hem bir köprü konumunda olması hem de tarihi dinsel ve etnik özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin Cenevre Sözleşmesine taraf olurken getirdiği ve daha sonraki yıllarda da sürdürdüğü mültecilerin tanımına ilişkin coğrafi sınırlama, büyük ölçüde Türkiye’nin içinde bulunduğu istikrarsız coğrafyadan ve güvenlik endişelerinden kaynaklanmaktadır. Ülkemizin, “COĞRAFİ ÇEKİNCE” den dolayı Avrupa dışından gelenleri mülteci olarak kabul etmemesi,1994 yılında yayımladığı iltica ve sığınma konularındaki ulusal mevzuatımızı düzenleyen Yönetmeliğine göre; yabancılara geçici sığınma hakkı tanıması nedeni ile sığınmacılara uluslararası korumanın verilmesi uluslararası hukuk ve uygulamalar açısından bir zorunluluk olarak görülmekte ve uygulamalar buna göre yapılmaktadır. 1994 tarihli İltica/sığınma Yönetmeliği ile Avrupa ülkeleri dışından ülkemize gelen ve mülteci kriteri taşıyan yabancıları da, sığınmacı statüsünde tanımıştır (Emniyet Genel Müdürlüğü Yabancılar Hudut İltica Dairesi Başkanlığı).

İster Suriyeliler isterse iç savaş nedeniyle Afrika’dan gelen kişiler Türkiye’nin uygulamakla yükümlü olduğu ilgili uluslararası mevzuat gereği mülteci sayılmamaktadırlar. Bunların hukuksal tam karşılığı “Geçici Koruma Statüsü altındaki insanlar”dır. Geçici Koruma Statüsü; Resmi olarak iltica başvurusunda bulunmayan misafir statüsündeki zorunlu göçe tabii olmuş insanlardır. Sığınmacı ise iltica başvurusunda bulunmuş ve yanıt bekleyenlere denilir.

İltica başvurusu kabul edilenler ise mültecidir.

Çünkü Türkiye Güneyden gelen Arap tehlikesini yüzyıllardır bilmektedir. Henüz 1916 yılında Mekke Şerifi Hüseyin’in İngilizlerle Kahire’de bir anlaşma yaparak Mersin, Adana Şanlıurfa, Gazi Antep yöreleri de dahil olmak üzere Arap İmparatorluğu’na katmak isteme düşüncesi hafızalardan silinmemiştir.

Fakat İngilizler Fransızlarla, Sayks-Pikot (1916) anlaşmasını yaparak Araplara bu kadar geniş bir sahayı vermemiş bu coğrafyayı kendileri işgal etmiştir.

Fransızlar ve İngilizler arasında pay edilen Türkiye coğrafyası Sevr Antlaşması (1920) ile Türk’ün elinden topyekün alınmak istemiştir.

Millî mücadele’den önce Antakya’da kurulmak istenen bir Arap Devleti ile İngilizlerin İskenderun limanını işgal etme girişimleri ve Mustafa Kemal Atatürk’ün gerekirse savaşma düşüncesi bilinmektedir. Atatürk’ün Hatay’ın bağımsızlığı ve anavatana katılması çalışmaları aynı kaygılardan kaynaklanmaktadır. Atatürk Hatay Türk halkına “kırk asırlık Türk yurdu düşman eline terk edilemez” demiş ve bu sözünü gerçekleştirmiştir. Ömrü boyunca Hatay’ın yeni baştan anavatana katılması için uğraşmış, bu benim “Şahsi Meselem” diyerek dünyaya ilan etmiştir.

Tayfur Sökmen’i görevlendirerek Hatay meselesinin Türk kamuoyunda daima canlı tutulmasını sağlamıştır. 1938’de hastalığının en ileri döneminde Mersin ve Adana’ya yapmış olduğu ziyaret ve askeri birlikleri teftiş etmesi ile bu konudaki düşüncesini ortaya koymuştur. Hatay’ın bağımsız devlet olması ve Atatürk’ün vefatından sonra anavatana katılması bu uğraşın sonucudur.

İNGİLTERE’NİN TÜRKİYE’YE BAKIŞI

İNGİLTERE 2022 YILINDA ÇOK AÇIK İFADE ETTİĞİ GİBİ RUANDA ve TÜRKİYE’Yİ BÜTÜN DÜNYANIN BİR GÖÇMEN SIĞINMA ÜLKESİ OLARAK GÖRMEKTEDİR. I. DÜNYA SAVAŞINDA VE TÜRK MİLLÎ MÜCADELESİNDE İNGİLİZ EMPERYALİZMİ PAYDAŞLARI İLE İSTİLA EDEMEDİĞİ TÜRKİYE’Yİ BU ŞEKİLDE ADIM ADIM İSTİLA PLANINA DÂHİL ETMİŞ BULUNMAKTADIR. Ruanda ya da diğer adıyla Tutsi Soykırımı; 7 Nisan 1994’te başlayan ve 100 gün süren katliam sonucu en az 800.000 insan vahşice hayatını kaybetmiştir.

ÇUKUROVA’NIN VE AKDENİZ’İN ÖNEMİ

Türkiye Selçukluları’nın hükümdarı olan I. Alaeddin Keykubad(1190-1237) Akdeniz sahillerine kadar vararak Alanya’yı Türk topraklarına katmıştır. Antik dönemde Panfilya veya Kilikya isimleri verilen bu bölge daha sonra Alanya ve Atatürk tarafından da Alanya olarak isimlendirilmiştir. Büyük devletlerin büyük stratejisi olur Anadolu Selçuklu Devleti bu konuda Doğu Anadolu’nun fethi ve Akdeniz’e kadar Türk yurdunun güçlendirilmesini sağlamış ve Türk’ün tapusunu Anadolu coğrafyasında son kez güçlendirmiştir. Fakat Rusların da sıcak denizlere inme stratejisi mevcuttur. Rusya vatandaşlarının akın akın Türkiye’ye gelmesi ve mülk yoluyla vatandaşlık edinmesi asla iyi niyetli kabul edilmemelidir. Özellikle Rus Ortadoks Kilisesinin Antalya, büyük dinî hedefleri arasındadır. Çar Petro’nun (1682-1725) sıcak denizlere inme hedefini Putin gerçekleştirmiştir.

 Rusya, ABD ve paydaşları Büyük Ermenistan (Doğu Anadolu) ve Küçük (Adana-Mersin ve çevre iller) Ermenistan hayalini canlandırmak istemektedir. İsrail’in Güney Doğu Anadolu Projesi (GAP) alanından aldığı arazilerle yıllardır Arz-ı Mevud’a (Vaat edilmiş topraklar-Büyük İsrail’e) yol hazırlamaktadır.

Avrupa, Çin, Asya, Afrika ve ABD vatandaşlarına; vatandaşlık satışları ile Türkiye Cumhuriyetinde vatandaşlık kavramı gittikçe çökertilmektedir. Bu gerçek Türkiye’nin Bağımsızlığı’nı tehdit etmektedir.

Hâlbuki “Bağımsızlık, Türk Milletinin değişmez karakteridir. 15 Mayıs 1919’da Yunanistan’ın İzmir’i işgal etmesi, Millî Mücadelenin tetikleyicisi olmuştur. TOPRAK, DEVLETİ OLUŞTURAN UNSURLARDAN BİRİDİR. TOPRAKSIZ DEVLET OLMAZ. BU GERÇEK, “BAĞIMSIZLIK ANLAYIŞI DEĞİŞTİ” DENİLMEMELİDİR. TOPRAK, DEVLETİN VE BAĞIMSIZLIĞIN AYRILMAZ BİR PARÇASIDIR. TURGUT ÖZAL ZAMANINDA İKİ YASAL DÜZENLEME YAPILMIŞ, İKİSİ DE ANAYASA MAHKEMESİ  TARAFINDAN İPTAL EDİLMİŞTİR. Avrupa Birliği’nin isteği ile; 2644 Sayılı Tapu Kanununun 35 ve 36. maddeleri, 422 Sayılı Köy Kanununun 87. maddesi değiştirilmiştir. Madde 35 – (22/12/1934 tarihli ve 2644 sayılı Kanunun hükmüdür.) Tahdidi mutazammın kanuni hükümler yerinde kalmak ve karşılıklı olmak şartiyle yabancı hakiki şahıslar Türkiye’de gayrimenkul mallara temellük ve tevarüs edebilirler. (Ek fıkra: 21/6/1984 – 3029/1 md.; iptal: An. Mah. 13/6/1985 tarih ve E. 1984 /14, K. 1985/7 sayılı Kararı ile) (Ek fıkralar: 22/4/1986 – 3278/1 md.; iptal: An. Mah. 9/10/1986 tarih ve E. 1986/18, K. 1986/24 sayılı Kararı ile) Madde 36 – (22/12/1934 tarihli ve 2644 sayılı Kanunun hükmüdür.) Yabancı hakiki şahıslar bir köye bağlı olmayan müstakil çiftliklere ve köy sınırları dışında kalan arazinin otuz hektardan çoğuna ancak hükümetin izniyle sahip olabilirler. Kanuni miras bu hükümden dışarıdır. Adı geçen çiftliklere ve arazinin otuz hektardan ziyadesine vasiyet suretiyle veya mensup mirascı sıfatiyle yabancı hakiki şahısların sahip olabilmesi de hükümetin iznine bağlı olup izin verilmezse çiftlik ve bu fazla miktar tasfiye suretiyle bedele çevrilir. (https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/5.3.2644.pdf).

Madde 87 – (Mülga: 3/7/2003-4916/38 Md.) Madde 88 – Ecnebi tebaası köylerde ikamet etmek için Dahiliye Vekaletinden resmi tezkere alacaklardır. Bu tezkerelerin verilip verilmemesi ve ikamet müddetlerinin azaltılıp çoğaltılması Dahiliye Vekaletine aittir. ( https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.3.442.pdf)

 “ÜLKE, DEVLETİN ASLİ VE MADDİ UNSURLARINDAN BİRİDİR. TOPRAK İLE İLGİLİ KONUDA İNSAN HAKLARINA SAYGILI, ÖLÇÜLÜ ADİL BİR SINIRLAMA, DEVLET İÇİN ‘NEFSİ MÜDAFAA’ TEDBİRİ NİTELİĞİNDEDİR.  Toprak, devletin vazgeçilmesi imkânsız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesidir. Ülke ile millet arasında bağlantı vardır. Ülke, bu milletin bireylerine aittir.  Belli bölgelerde toprak alacak yabancılar, bu hükümlerden yararlanarak o bölgede çoğunluk sağlayıp etkinlik kazanabilecektir. Bu yöndeki bir gelişme ile satılan, yabancılar tarafından mülk edinilen ülke toprağı ülkeden kopmuş duruma gelebilecektir. Tarihte böyle olaylar yaşanmıştır. ARAP TOPRAKLARINDA YAHUDİLER BU YOLLA ETKİNLİK SAĞLAMIŞ VE BUNUN SONUCU OLARAK DA ORADA İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYI BAŞARMIŞLARDIR”

TÜRKİYE’NİN EN KOLAY İSTİLASI VE TÜRKSÜZLEŞTİRMENİN YOLU YABANCILARA MÜLK EDİNME İLE VATANDAŞLIK SATILMASI İLE AÇILMAKTADIR. Hatay’ı yıllardır tekrar almak isteyen Suriye’nin iştahı her geçen gün kabarmakta veya kabartılmaktadır. Sadece Hatay’a değil birçok ilimize göz koyabilecek Suriyeli Arap nüfus yoğunluğunu sınır illerimizde Türkiye aleyhine sağlamıştır. TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ KURAN İRADE 1927’DEN İTİBAREN KANUNLAR ÇERÇEVESİNDE SURİYELİLERE MÜLK SATIŞINI KARŞILIKLI OLARAK YASAKLAMIŞTIR.

 1939 HATAY’IN ANAVATAN TÜRKİYE’YE KATILMASI İLE BU DAHA DA GÜÇLENMİŞTİR. Yıllarca Türk Devleti “Hatay ili tapu hassasiyetini” yıllarca Suriye’nin tutum ve davranışına karşı yıllarca korumuştur. GÜNÜMÜZDE BU HASSASİYET HER İLİMİZDEN KÖY VE MEZRALARA KADAR GÖSTERİLMELİDİR. BU HASSASİYET TÜRKİYE’NİN KANUNÎ HAKKIDIR VE İSTİKBALİNİN GÜVENCESİ OLACAKTIR. TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ;  5901 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (TVK), TÜRK VATANDAŞLIĞI KANUNUNUN UYGULANMASINA İLİŞKİN YÖNETMELİK (TVKUY)’İN 20. MADDESİNDE “SAYILAN HALLERDE YABANCILARA İSTİSNAİ OLARAK TÜRK VATANDAŞLIĞI VERİLMESİ ile ilgili 12. MADDESİNİ” YENİ BAŞTAN GÖZDEN GEÇİRİLMELİ ve DEĞİŞTİRİLMELİDİR.

***

VATANDAŞLIK SATIŞININ TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ STRATEJİK SONUÇLARI

Kaynak: https://nvi.gov.tr/sss-vatandaslik-hizmetleri

            ULUSLARARASI HUKUK VE SİYASET TEORİSYENLERİ UZUN ZAMANDAN BERİ VATANDAŞLIĞIN METALAŞMASI VE PARALI VİZE PROGRAMLARIYLA GÖÇMEN KABULÜ KONUSUNDA KAFA YORMAKTADIR (Nazlı Töre, 2019: 93). METALAŞMA (ARAPÇA) KULLANIM EŞYASI, ALINIP SATILAN ANLAMLARINA GELMEKTEDİR. VATANDAŞLIK SATIŞI İLE BİR ÜLKENİN MANEVÎ DEĞERLERİNİ İFADE EDEN VATAN VE VATANDAŞLIK KAVRAMLARI TÜM ÖZELLİKLERİNİ KAYBETMEKTEDİR.

            Vatandaşlık en basit tanımla, kişinin devlete aidiyetini gösteren hukuki ve siyasi bağı ifade eder. Vatandaşlık bağı nedeniyle kişi, vatandaşı olduğu devletin diplomatik korumasından yararlanır, seçme-seçilme ve kamu hizmetlerine girme gibi birtakım haklara sahip olur. Vatandaşlık aynı zamanda ülke savunmasına katılma, vergi verme, devletin koymuş olduğu kurallara uyma ve hepsinden önemli olarak sadakat yükümlülüğünü içerir. Bu bağlamda vatandaşlık aslında kişi ile devlet arasında karşılıklı hak, görev ve yükümlülük ilişkisi doğurur. Bununla birlikte, bu ilişki bir sözleşme ilişkisi değildir. Devlet vatandaşlık bağının nasıl kurulacağını ve kaybedileceğini belirleme konusunda mahfuz yetkiye sahiptir. Diğer bir anlatımla, devlet egemenlik hakkını kullanarak kime vatandaşlık verileceğine ya da kimin vatandaşlıktan çıkarılacağına kendisi karar verir. Vatandaşlık asli olarak doğum yoluyla kazanılır. Bu şekilde kazanılan vatandaşlıkta kişi ile devlet arasındaki bağlılığın mevcut olduğu kabul edilmektedir. Uluslararası uygulamada hemen hemen tüm devletler soy bağı (kan esası- ius sanguinis), doğum yeri (toprak esası-ius soli) veya bunların her ikisine bağlı olarak doğum yoluyla kişiye vatandaşlık hakkı tanımaktadır. Vatandaşlığın bu şekilde aslen kazanılması yoluna ilave olarak, devletler egemenlik haklarını kullanarak bazı kişilere sonradan vatandaşlık (ius nexi) hakkı tanıyabilir. Müktesep vatandaşlık olarak da anılan bu müessese ile devletler olağan veya olağanüstü yoldan bazı kişilere vatandaşlık verebilmektedir. Olağan usulde devletler kendi topraklarında yaşayan ve ülke bağları bulanan yabancılara belirli koşullar dâhilinde vatandaşlığa alınma imkânı tanıyabilmektedir. Bu bağlamda devletler evlenme ve evlat edinilme gibi kişinin vatandaşlığına geçmek istediği ülke ile irtibatını sağlayan hukukî olaylara sonuç bağlayabildikleri gibi, genel bir yol olarak ülkede belli bir süre ikamet eden yabancılara dil bilme, millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından tehlike oluşturmama gibi belli koşullar dâhilinde vatandaşlığa geçme imkânı sağlayabilmektedir. Vatandaşlığın olağanüstü yolla kazanılmasında ise, devletler istisnai bazı hallerde takdir yetkilerini kullanarak ekonomi, spor, kültür, bilim ve sanat gibi alanlarda özel niteliği haiz yabancıları, olağan vatandaşlığa alınma yoluna kıyasla kolaylaştırılmış bir usulle vatandaşlığa alabilmektedir (Talat Kaya, 2021: 116). Bilim, kültür, sanat ve spor gibi alanlardaki üstün vasıfları nedeniyle oturma izni ve/veya vatandaşlık alan kişi sayısının görece az olması ve uygulamaların kişiye özgü olması nedeniyle konu literatürde tartışmaya neden olmamıştır. Benzer şekilde, ekonomik yatırımın yanı sıra yatırımcının girişimcilik ve iş kurma becerisi gibi nitelikleri göz önüne alınarak yetkili makamın takdiriyle istisnai nitelikte verilen oturum izni ve vatandaşlık uygulamaları da eleştiri konusu yapılmamıştır. Esasen, diğer istisnai vatandaşlık kazanma hallerinde olduğu gibi ekonomik katkı sağlamaya dayalı olarak vatandaşlık kazanan kişi sayısı da sınırlı kalmıştır. Bununla birlikte, yatırımcının niteliğini önceleyen yatırım yoluyla vatandaşlık uygulamaları son 30 yılda boyut değiştirmiş ve pek çok ülke yatırımcının niteliğinden çok elde edilen mali kaynağı ön plana alan vatandaşlık programları kabul etmeye başlamıştır. Yatırımcı programları olarak da adlandırılan bu uygulamalar önceleri küçük ada devletlerinde başlamış, özellikle 2008 krizi sonrasında, Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere daha geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Türkiye de uluslararası gelişmelerden uzak kalmamış ve 2016 yılında yapmış olduğu mevzuat değişikliği ile ekonomik katkının ön planda tutulduğu yatırım yoluyla vatandaşlık kazanma uygulamasını hayata geçirmiştir. Yatırımcı programlarının temelinde ekonomik kaynak yaratma, özellikle de küresel ekonomik krizlerin yaratmış olduğu olumsuzlukların varlıklı kişilerin ülkeye getirecekleri ekonomik katkılar ile azaltılması hedefi bulunmaktadır. Bununla birlikte, yatırımcı programlarında, ekonomik katkının kişinin niteliğinin önüne geçmesi hatta tek koşul olarak aranması, uygulamaları uluslararası düzeyde tartışılır hale getirmiştir. Eleştiriler güvenlik, vergi, seçme ve seçilme hakkı, askerlik yükümlülüğü ve ekonomik fayda başlıkları altında toplanabilir. Söz konusu eleştirilerin temelinde ise vatandaşlığın metalaştırılması ve aidiyet bağı tesis edilmeden vatandaşlığın verilmesi hususları yatmaktadır(Talat Kaya, 2021: 116-117).

İlk Türk Devletleri’nden Cumhuriyet’in ilanına kadar olan dönemde de farklı eğitim kurumlarında vatandaşlık idealleri yeni nesillere kazandırılmıştır. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren yeni ideolojiyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, ulus-devlet anlayışını içselleştirmiş “TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞI” yetiştirmek arzulanmıştır (Selçuk Beşir Demir, Vatandaşlık Bilgisi, 2016:4). Bir devlete hukuki bağla bağlı olma anlamını taşıyan vatandaşlık, hukuksal eşitlik söylemi ile birey ve toplum bütünleşmesini sağlayan temel bir olgu olmasının yanında siyasal ve toplumsal bir içeriğe de sahiptir. Bireyin etkinlik alanı, bu çerçeve içinde vatandaşlık sıfatıyla çizilmektedir. Genel anlamıyla devlete yasal üyelikle tanımlanan kavram, belirtilen bağın gereği olarak bir yönüyle haklar demeti sunarken bir yönüyle de yükümlülükleri beraberinde getirmektedir. Çok boyutlu bir sürece işaret eden vatandaşlık, bu çalışmada Türk vatandaşlığının kazanılmasındaki usuller temelinde ele alınmaktadır. Türk vatandaşlık hukuku mevzuatı günümüze değin; Osmanlı İmparatorluğu döneminde çıkarılan ve çağının gereklerine uyularak hazırlanan ilk uyrukluk düzenlemesi sayılan “Tabiyet-i Osmaniye Kanunnamesi”(1869) başta olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti döneminde bu kanunnamenin yerini alan 1312 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (1928), 1934 tarihli İskân Kanunu, 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları, 403 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (11 Şubat 1964) ve ilgili yönetmelikler temelinde bir gelişim izlemiştir. Türk vatandaşlığının kazanılması, yitirilmesi gibi konuları düzenleyen 403 Sayılı Kanun, 5901 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 12.06.2009 tarihinde yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kalkmıştır. Anayasal kabulde, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir”.(1982 Anayasası m.66). 1982 Anayasası, 1924 ve 1961 Anayasalarında olduğu gibi vatandaşlığı devletle birey arasında kurulan hukuki bir bağ olarak tanımlamaktadır. 1924 Anayasası’nın, 1961 ve 1982 Anayasalarından farklı olarak, modernleşen bir siyasal toplum ve toplumla devlet arasındaki bağı kuracak, cumhuriyetçi vatandaşlık modelinin yasal düzeyde kimlik temelli değil vatandaşlık temelli bir anlayışa sahip olduğu iddia edilebilir. Bu iddianın dayanağı olarak “TÜRKİYE AHALİSİNE DİN VE IRK FARKI OLMAKSIZIN VATANDAŞLIK İTİBARİYLE TÜRK ITLAK OLUNUR” (1924 ANAYASASI MADDE:88) hükmü gösterilmektedir. Bununla birlikte Anayasalarımızda devletle birey arasında kurulan bağın kökene, asıla başka bir deyişle ırka atıf yapmadığı, bağı hukuksal bir alanda “vatandaşlık” ilişkisiyle ifade etme amacının taşındığı da söylenebilir. Türk ana ya da babanın çocuğu olmadaki mantık kurgusunun asılla ilişkilendirilmediği maddeden anlaşılmaktadır. Buna göre Türk vatandaşlığını kazanan bir yabancının Türk vatandaşlığını sonradan kazanması, onu asli yoldan Türk vatandaşı olanlarla eşitlemekte, anayasal ve kanuni hakların kullanılması noktasında bir ayrımcılık güdülmemektedir. 1964 tarihli ve 2009 tarihli Türk Vatandaşlığı Kanunlarına, vatandaşlığın kazanılması ve kaybedilmesine ilişkin durumları yasal çerçevede açıklığa kavuşturan birer pozitif hukuk formu olmanın ötesinde anlam yüklemek, belirtilen kanunlarda temel hak ve özgürlüklere ilişkin ayrıntılı düzenlemeler beklemek yanıltıcı olacaktır. Vatandaşlığı yalnızca hukuki bağ ile değil asıl ve köken gibi çağdaş sayılmayan bir takım unsurlarla açıklayan ve özellikle bazı yasal haklardan yalnızca köken itibariyle vatandaş olanların yararlanmasına imkân tanıyan ülkelerin varlığı düşünüldüğünde, 1982 Anayasasının uyrukluk konusundaki düzenlemelerinin mahiyeti algılanabilir. Örneğin ABD Anayasası’na göre (Vatandaşlık Hakları, madde:2) başkan seçilebilmek için, ABD vatandaşlığının doğumla kazanılması şartı aranılmaktadır. Yine Yunan hukukunda Türkiye’deki vatandaşlık kavramı yerine “asıllılık”, “köken” kavramı tercih edilmekte, dolayısıyla ırkçı bir anlayış benimsenmektedir. Yunan asıllılık hukukunda “asıllılık” ve “uyrukluk” farklı kavramlara ve anlamlara karşılık gelmektedir. Asyalılar ve siyahiler bu ülkede Yunan uyrukluğunu kazansalar da asıllılığını kazanamazlar. Yunanistan’ın sınır bölgelerinde taşınmaz mal edinme hakkına yalnızca Yunan asıllılar sahiptir. Almanya, soy ve kana dayalı vatandaşlık tanımından, ancak 2000 yılında kabul edilen Yeni Vatandaşlık Yasası ile vazgeçebilmiştir (Şeniz Anbarlı Bozatay, 2010:  171-172).

BUGÜNDE (2023) GEÇERLİ OLAN ANAYASAMIZIN 66. MADDESİ: TÜRK DEVLETİNE VATANDAŞLIK BAĞI İLE BAĞLI OLAN HERKES TÜRK’TÜR” DERKEN “VATANDAŞLIK VE TÜRKLÜK” BİR AİDİYET VE TERBİYE TEMELİNDE İNŞA EDİLDİĞİ VURGULAR. BU HALDE YAPANCILARA PARA İLE VATANDAŞLIK VERİLMESİ TÜRK TOPLUMUNA NE AİDİYET BAĞI NE EKONOMİK GELİŞMİŞLİK NE DE STRATEJİK AVANTAJ GETİREBİLİR. Ancak Türkiye’nin zayıf noktalarını artırır ve yıkılmasını hızlandırabilir. Herhangi bir ülkenin istilasında emperyalist bir düşüncenin askeri müdahalesi için yaptığı masraf mı yoksa hedef ülkeye kendi yahut başka ülkelerin vatandaşlarını yönlendirip o ülkeden para karşılığı vatandaşlık aldırılmasınıdır? Örneğin Rusya’ya giriş ve çıkışın ne kadar zor olduğu turistik ziyaretlerde bile bilinmektedir. Fakat Rusya vatandaşlarının özellikle Akdeniz bölgesinden arazi ve mülk edinim yoluyla vatandaşlık aldığı yıllardır izlenmektedir. Rusya-Ukrayna savaşında adeta Putin kapıları açmış Türkiye Ruslar için açık yerleşim alanı olmuştur. Antalya-Mersin hattı sıcak denizlere inmenin en o kolay yoludur. Mersin Akkuyu Nükleer Santrali bu projenin odak noktası olmaktadır. Diğer taraftan Çarlık Rusya döneminden beri Çukurova- Adana-Mersin- başta olmak üzere Klikya antik adı etrafında Klikya Ermenistan’ı(Küçük Ermenistan) kurdurma çabaları da devam etmektedir.

Türkiye’yi bekleyen bir diğer istila planı ise İsrail-Arap-Afgan(Peştun)-Fars-Afrika’lı vd. istila planıdır. Türkiye’de inanılmaz oranda emlak satışı ile birlikte Suriye başta olmak üzere geçici sığınmacılara vatandaşlık verilmesi söz konusu olamayacağı halde verilme girişimleri kanunlara aykırıdır. Bürokratlar, memurlar, bankacılar, iş takipçileri ve emlakçılar vatanın sosyal ve millî fay hatlarını kırmaları halinde kanunlar önünde sorumlu olacaktır!  1062 Kanun Numarası, 28/5/1927 tarihli: “Hudutları Dahilinde Tebaamızın Emlakine Vaziyet Eden Devletlerin Türkiye’deki Tebaaları Emlakine Karşı Mukabelei Bilmisil Tedabiri İttihazı Hakkında Kanun”da ifade edildiği üzere SURİYE VATANDAŞLARI GAYRİMENKUL EDİNİM YOLU İLE TÜRK VATANDAŞLIĞINA MÜRACAAT EDEMEZLER.

Bu kanunun 1. ve 2. Maddeleri şu şekilde düzenlemiştir;

Madde 1 – İdari mukarrerat veya fevkalade veya istisnai kanunlarla Türkiye tebaasının hukuku mülkiyetini kısmen veya tamamen tahdit eden devletlerin Türkiye’deki tebaasının hukuku mülkiyeti dahi icra Vekilleri Heyeti karariyle Hükümet tarafından mukabelei bilmisil olmak üzere kısmen veya tamamen tahdit ve menkulat ve gayrimenkulatına vaziyet olunabilir. Vaziyed edilen emvalin varidatı ve ledelicap tasfiyelerinden mütevelit hasılatı, vesaika istinaden isbat edecekleri zarar nispetinde, zarar gören Türk tebasına tevzi olunur.

Madde 2 – Zarar gören vatadaşların istinat edecekleri vesikaların şekil ve suret ve merci tanzimi İcra Vekilleri Heyetince bir talimatname ile tayin ve tespit olunur.

YUKARIDA VERİLEN MADDELERİN HÜKÜMLERİNE DİKKAT EDİLİRSE İLE İDARİ KARARLAR VE OLAĞANÜSTÜ VEYA İSTİSNAİ KANUNLARLA TÜRK VATANDAŞLARININ MÜLKİYET HAKKINI KISMEN VEYA TAMAMEN SINIRLAYAN DEVLETLERİN TÜRKİYE’DEKİ VATANDAŞLARININ MÜLKİYET HAKKINI, MİSİLLEME OLARAK KISMEN VE TAMAMEN SINIRLAMA VEYA EL KOYMAYA BAKANLAR KURULU(7. TEMMUZ .2018 TARİH 700 SAYILI KHK 4. MADDE İLE CUMHURBAŞKANINCA) YETKİLİ KILINMIŞTIR (Sinan Şığva, 2016: 186).

Üstelik bu gerçek “Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü” web (https://nvi.gov.tr/sss-vatandaslik-hizmetleri) (Erişim Tarihi: 26. 2. 2023)sayfasında sıkça sorulan sorularda 31. sırada şu şekilde belirtilmektedir:

31-Yabancıların Yatırım yolu ile vatandaşlığa müracaatlarında kanuni sınırlamalar var mıdır? “Herhangi bir sınırlama olamayıp diğer taraftan gayrimenkul edinimi ile Türk Vatandaşlığına müracaatta 6302 sayılı Kanun ile değişik 35. maddesi uyarınca Türkiye 183 ülkenin vatandaşlarına karşılıklılık şartı aranmaksızın taşınmaz alma imkânı sağlamıştır. Ancak, 1062 sayılı Mukabele-i Bilmisil Kanunu uyarınca Türkiye’de bulunan taşınmaz mallarına hazinece el konulduğundan Suriye vatandaşları Gayrimenkul edinim yolu ile Türk Vatandaşlığına müracaat edemezler”.

            01.10.1966 Tarih ve 6/7104 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı Suriye ile Ülkemiz arasında bu konuda sürdürülen görüşmeler ve tasfiyeyi hedef tutan teklifler, müspet sonuca varmamış, Suriye Hükümeti, son zamanlarda Türklere ait taşınmaz mallara çeşitli vesilelerle ve özellikle 1958 yılında yürürlüğe konulan “Zirai reform” kanununun uygulanması bahanesiyle müdahale ve eritme politikasını sürdürmüş ve Türkler’’in mülkiyet haklarını ileri derecede kısıtlamıştır. Ülkemizde, Suriyelilere ait gayrimenkuller üzerindeki temliki tasarruflar, Bakanlar Kurulunun 13.1.1939 gün, 2/10250; 14.2.1942 gün, 2/17317 ve 18.1.1958 gün, 4/9697 sayılı Kararları ile kısıtlamış bulunmaktadır. Suriye Hükümeti’nin, vatandaşlarımızı mülkiyet haklarından mahrum eden tutumları karşısında, Hükümetimiz de 1062 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayanarak misilleme tedbiri almak zorunluluğunu duymuş ve Suriye uyrukluların Türkiye’deki gayrimenkullerine tasfiye maksadıyla el koyma kararı alınmıştır. El konulan Suriye uyruklulara ait mallar hakkında yapılacak işlemler, kararname ekinde yer alan 17.10.1966 tarih ve 12428 sayılı “Suriye Uyrukluların Mallarının Tespiti ve Bu Mallara Konulması Hakkında Yönetmelikte” belirtilmiştir.( Sinan Şığva, 2016: 188)

TÜRKİYE–SURİYE ARASINDAKİ EMLAK SORUNLARINA BAŞLANGICINDA SURİYE HÜKÜMETİNCE SURİYE’DE TAŞINMAZ MALI BULUNAN VATANDAŞLARIMIZIN TASARRUFLARINA YÖNELİK BİR TAKIM KISITLAMALAR UYGULANMIŞTIR. TÜRKİYE HÜKÜMETLERİ DE UYGULANAN BU KISITLAMALARA KARŞI 1062 SAYILI MUKABELE-İ BİLMİSİL KANUNU UYARINCA SURİYE UYRUKLULARININ TÜRKİYE’DE MEVCUT BÜTÜN TAŞINMAZLARINA EL KONULMUŞTUR. SURİYE UYRUKLULARININ YENİ TAŞINMAZ EDİNİMİ DE YASAKLANMIŞTIR. El konulan bu taşınmaz mallar maliye kuruluşları tarafından idare edilmektedir. Yani Suriye uyrukluların malları Türk devletinin denetimi altına alınmıştır. Türk yargısı Hazineye kalan bir yerin olağanüstü zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla edinilmesinin mümkün olmayacağına karar vermiştir( Sinan Şığva, 2016: 193).

DİĞER TARAFTAN MUTLAKA DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKEN TÜRK VATANDAŞLIĞIN SONRADAN EDİNİMİ BAŞLIĞI ALTINDA EKONOMİK SAİKLERLE VATANDAŞLIK VERİLMESİDİR.  Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik (TVKUY)’in 20. maddesi son değişikliklerden sonra aşağıdaki gibidir:

Türk vatandaşlığının istisnai olarak kazanılması, başvuru için gerekli belgeler ve yapılacak işlemler

MADDE 20 – (1) Kanunun 12 nci maddesinde sayılan hallerde yabancı, istisnai olarak Türk vatandaşlığını kazanabilir.

(2)  Aşağıdaki şartlardan herhangi birini sağlayan yabancı, Kanunun 12 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında Cumhurbaşkanı kararı ile Türk vatandaşlığını kazanabilir:

  1. a)  En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarında sabit sermaye yatırımı gerçekleştirdiği Sanayi ve Teknoloji Bakanlığınca tespit edilen.
  2. b)  En az 400.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarındaki taşınmazı tapu kayıtlarına üç yıl satılmaması şerhi koyulmak şartıyla satın aldığı veya kat mülkiyeti ya da kat irtifakı kurulmuş, en az 400.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarı peşin olarak yatırılan ve tapu siciline üç yıl süreyle devir ve terkini yapılmayacağı taahhüdü şerh edilmek şartıyla noterde düzenlenmiş sözleşme ile taşınmazın satışının vaat edildiği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca tespit edilen.
  3. c)  En az 50 kişilik istihdam oluşturduğu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca tespit edilen.

ç)  En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarında mevduatı üç yıl tutma şartıyla Türkiye’de faaliyet gösteren bankalara yatırdığı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunca tespit edilen.

  1. d)  En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarında Devlet borçlanma araçlarını üç yıl tutmak şartıyla satın aldığı Hazine ve Maliye Bakanlığınca tespit edilen.
  2. e)  En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarında gayrimenkul yatırım fonu katılma payı veya girişim sermayesi yatırım fonu katılma payını en az üç yıl elinde tutma şartıyla satın aldığı Sermaye Piyasası Kurulunca tespit edilen.
  3. f)  En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarında katkı payını, kapsamı Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından belirlenen fonlarda tutma ve üç yıl sistemde kalma şartıyla bireysel emeklilik sistemine yatırdığı Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumunca tespit edilen.

https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=2010139&MevzuatTur=21&MevzuatTertip=5) (Erişim Tarihi: 26. 2. 2023)

Görüldüğü üzere Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik (TVKUY)’de yabancının kısa dönem ikamet izni (maksimum beş yıl) aldıktan sonra hangi andan itibaren vatandaşlığa başvurabileceği konusunda açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Bununla birlikte, TVKUY m. 20(2)’nin yatırım yapılmasının akabinde vatandaşlığa başvurmaya imkân verecek şekilde kaleme alındığını değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, TVKUY m. 20(2)’nin (a) ve (c) bentleri kapsamında “sabit sermaye yatırımı” veya “istihdama yönelik yatırım” yapan yatırımcılar, söz konusu yatırımlarını ilgili Bakanlık marifetiyle belgelediklerinde; (b), (ç), (d) ve (e) bentleri kapsamındaki yatırımcılar ise, öngörülen meblağları üç yıl süreyle tutmak şartıyla belirtilen yatırım araçlarına yatırdıklarını ilgili kurumca tespit ettirdikten sonra, önce kısa dönem ikamet iznine, akabinde de vatandaşlığa başvurabileceklerdir. Şüphesiz ikamet izninin alınması sonrasında vatandaşlığa alınma için ilgilinin kamu düzeni ve milli güvenlik bakımından engel halinin olup olmadığı araştırılacak ve ancak durumu uygun bulunanlar, bu konuda takdir yetkisine sahip Cumhurbaşkanı kararı ile vatandaşlığa alınacaktır. Bu halde vatandaşlığa başvurmak için ikamet iznine sahip olmak ön şart olmakla birlikte, başvuru için yatırımın elde tutulması için öngörülen üç yıllık sürenin dolması beklenmeyecektir. Bu anlamda ülkemiz uygulamasının ikamet şartlı yatırımcı programı olmakla birlikte, fiili olarak ikamet şartsız yatırımcı programları gibi tatbik edildiği değerlendirilmektedir. Kişinin öngörülen yatırım süresi içinde yatırım konusundaki şartları gerçekleştirmemesi halinde ise vatandaşlığın geri alınması mümkün olabilecektir (Talat Kaya, 2021: 124-125)

Diğer ülkelerle kıyaslandığında konunun daha net anlaşılması bakımından olağan yoldan vatandaşlığın kazanılmasının en zor olduğu ülkelerden biri olan Avusturya uygulamasına yakından bakılmasında fayda bulunmaktadır. Avusturya ülkeye en az 3 milyon Euro tutarında yatırım yapan kişileri, olağan yoldan vatandaşlık kazanılması için aranan iyi derecede Almanca bilme, ülkede kesintisiz 10 yıl ikamet etme ve eski vatandaşlığı terk etme şartlarına tabi tutmaksızın doğrudan vatandaşlığa alabilmektedir. Bununla birlikte, yatırımın ortak girişim yoluyla veya doğrudan istihdam veya yeni ihracat alanları yaratan bir işletmeye getirilmesi şart koşulmaktadır. Getirilen yatırımdan ziyade kişinin niteliğinin ön planda tutulduğu uygulama kapsamında AVUSTURYA DEVLETİNİN KİŞİ HAKKINDAKİ İNCELEMESİ GENEL OLARAK 24 İLÂ 36 AY SÜRMEKTE VE ÇOK SINIRLI SAYIDA İNSANA VATANDAŞLIK VERİLMEKTEDİR. GERÇEKTEN DE 2014-2018 YILLARI ARASINDA EKONOMİ DE DÂHİL OLMAK ÜZERE BİLİM, TEKNOLOJİ, SANAT VE KÜLTÜR ALANLARINDA OLAĞANÜSTÜ HİZMETİ NEDENİYLE SADECE 139 YABANCI AVUSTURYA VATANDAŞLIĞINI KAZANABİLMİŞTİR (Talat Kaya: 2021: 118) Aynı şekilde Yabancı yatırımcıya vatandaşlık verilmesi Türkiye’nin aksine;  İngiltere, İtalya ve ABD gibi ülkelerde yatırımcıya uzun bir süre sonrasında vatandaşlık verilmesidir:

Birleşik Krallık 1994 yılından itibaren, 2 milyon Sterlini sermaye veya kredi sermayesi şeklinde Birleşik Krallık’ta kayıtlı ve aktif olarak faaliyette bulanan bir şirkete yatırım olarak getiren kişilere Tier-1 yatırımcı vizesi (İngiltere Çalışma Vizesi olarak adlandırılan Tier 1 Vizesi, Tier 1 Genel Vize, Tier 1 Girişimci Vizesi, Tier 1 Yatırımcı Vizesi, Tier 1 Olağanüstü Yetenekliler Vizesi ve Tier 1 Üniversite Mezunu Girişimci Vizesi isimleri altında 5 farklı vize başvuru kategorilerisini içerir.)( https://www.ingilterekonsoloslugu.net/ingiltere-tier-1-vize-hususu) (Erişim Tarihi: 26.2. 2023) programı ile üç yıllık bir ikamet izni vermektedir. İkamet izni müteakiben iki yıl daha uzatılabilmektedir. Kişinin getirmiş olduğu sermayeyi toplamda beş yıl süre ile ülkede tutması sonrasında ise, kendisi ve kendisine bağımlı aile üyeleri daimî ikamet iznine sahip olmaktadır. Öte yandan, Birleşik Krallık’ta 2011 yılında kabul edilen bir düzenleme ile 10 milyon Sterlin tutarında yatırım yapan kişilerin iki yılın sonunda, 5 milyon Sterlin tutarında yatırım yapan kişilerin ise üç yılın sonunda daimî ikamet izni almalarına olanak sağlanmıştır57. Yatırımcı ve bağımlı aile üyeleri daimî ikamet iznini aldıktan bir yıl sonra ise Birleşik Krallık vatandaşlığına başvurma imkânı elde etmektedirler. Bu kapsamda diğer vatandaşlığa alınma şartlarını taşımak koşuluyla yatırım tutarına göre kişi en erken üçüncü yılın sonunda, en geç ise altıncı yılın sonunda Birleşik Krallık vatandaşı olabilmektedir. Belirtilen süreler zarfında yatırımcının yılın 185 gününü Birleşik Krallık’ta geçirmesi gereklidir(Talat Kaya: 2021: 121).

Benzer bir uygulama ABD’de de bulunmaktadır. ABD 1990’lı yıllardan itibaren bu ülkede en az 1 milyon Dolarlık yatırım yapan ve en az 10 kişilik istihdam oluşturan yabancılara EB-5 yatırımcı vizesi (Amerika EB-5 Yatırımcı vizesi başvuru şartları: Başvuru sahibinin temiz bir ekonomik ve adli sicil sahip olması. Başvuru sahibinin yıllık en az $200,000 gelire sahip olması. Başvuru sahibi ve eşi olarak birlikte değerlendirildiğinde bu tutar €300,000’a çıkmaktadır. Aile olarak en az $1,000,000 tutarında varlığa sahip olunması. Gayrimenkul, nakit, şirket hisseleri ve taşıt araçları varlık içinde sayılmaktadır. Amerika’ya yapılacak olan $800,000 tutarındaki yatırımın kaynağının resmi kayıtlarla açıklanabilmesi. Amerika Göçmenlik Birimi olan USCIS tarafından onaylı bir projeye €800,000 tutarında bir yatırım yapılması. Yapılan yatırım ortalama 5-7 yıl sonunda geri alınmaktadır)(

https://www.yenibirhayat.com.tr/) (Erişim Tarihi: 26. 2. 2023)vermektedir. Yatırımcının ABD yönetimi tarafından belirlenen hedef bölgelerde yatırım yapması halinde ise yatırım tutarı 500.000 Dolar olarak saptanmıştır. 2019 yılında, yatırım miktarları sırasıyla 1,8 milyon ve 900.000 Dolara çıkarılmış, 10 kişiye istihdam oluşturma şartı ise korunmuştur. Öngörülen meblağları yatırımcı kendi kuracağı bir işletme suretiyle ABD’ye getirileceği gibi, ticari şirket, adi şirket ve ortak girişim gibi var olan ticari işletmeden hisse satın almak suretiyle de getirebilir. Yatırımcı ayrıca ABD Vatandaşlık ve Göç Hizmetleri idaresi tarafından onaylanan ve bölgesel merkez (regional center) olarak adlandırılan ticari girişimlere yatırım yaparak da program gereksinimlerini sağlayabilir. Bölgesel merkezler yoluyla yapılan yatırımda yatırımcı pasif konumunda kalmakta, 10 kişiye istihdam yaratma konusundaki yük merkezler tarafından yerine getirilmektedir. ABD’de istenilen yere yerleşme ve istenilen işte çalışma olanağını sağlaması nedeniyle, bölgesel merkez yolu yatırımcılarca daha çok tercih edilmektedir. EB-5 yatırımcı vizesi ile yatırımcı, eşi ve 21 yaşından küçük evlenmemiş çocukları ile birlikte ilk iki yılı şartlı olmak üzere ABD’de daimî ikamete olanak sağlayan yeşil kart (green card) alabilmektedir. Daimî ikamet iznine sahip yeşil kart sahibi ise başvuru tarihinden önceki son 30 ayda ABD’de fiili olarak ikamet etmek ve 5 yıllık ikamet süresinin kesintisiz olması şartıyla (bir yıldan fazla bir süre ABD dışında bulunmamak) vatandaşlığa başvurma olanağını elde etmektedir. GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE, İKAMET ŞARTLI VATANDAŞLIK UYGULAMALARI BİRLEŞİK KRALLIK VE ABD GİBİ ÜLKELERDE FİİLİ İKAMET VE SÜRE ŞARTLARINA BAĞLANARAK DAHA KISITLAYICI BİR ŞEKİLDE UYGULANMAKTADIR. BU YOLLA BİR YANDAN YABANCININ DİL ÖĞRENME VE ÇALIŞMA GİBİ VASITALARLA TOPLUMLA ENTEGRASYONUNU SAĞLAYACAK BAĞLARIN TESİSİ, DİĞER YANDAN İSE YATIRIMCININ ÜLKEYE YERLEŞMESİ NETİCESİNDE ÖDEYECEĞİ VERGİLER VE YAPACAĞI HARCAMALAR YOLUYLA YATIRIMIN ÇARPAN ETKİSİNDEN YARARLANILMASI AMAÇLANMIŞTIR( Talat Kaya: 2021: 122).

Sonuç:

Türkiye’de 5901 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (TVK), Yabancıların Türk vatandaşlığına alınmada, önceki kanunda belirtilen genel şartları tekrarlamakla birlikte, “Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamak” gibi bir hassasiyete yer vermektedir. Bu noktada Millî İstihbarat Teşkilatı, Emniyet İstihbaratı gibi güvenlik birimlerimiz devreye girecektir. Fakat bu kadar yoğun vatandaşlık verilmesi halinde yeterli istihbaratın yapılabilmesi matematiksel olarak mümkün görünmemektedir.

YATIRIM YOLUYLA VATANDAŞLIK VERİLMESİNDE ABD VE AVRUPA ÜLKELERİ GİBİ PEK ÇOK ÜLKEYE GÖÇMENLERİN GİRİŞİNE İZİN VERİLMEMEKTEDİR. VATANDAŞLIK VERİLECEKLERE İSE ÜLKENİN DİLİNİ BİLME, UZUN DÖNEM İKAMET İZNİ SAHİBİ OLMA, HATTA SAHİP OLDUĞU ÖNCEKİ VATANDAŞLIKTAN ÇIKMA GİBİ ŞARTLARLA ZORLAŞTIRILMAKTADIR. Devletler yabancılara sonradan vatandaşlık verirken özellikle kendi toplumlarıyla sıkı ilişkiler tesis etmelerini şart koşmaktadır. DİL BİLME VE KÜLTÜREL UYUM BU GİBİ ŞARTLARIN BAŞINDA GELMEKTEDİR. MİLLÎ GÜVENLİK VE KAMU DÜZENİ BAKIMINDAN ENGEL TEŞKİL ETMEMEK DIŞINDA EKONOMİK KATKI TEK KRİTER OLARAK ARANDIĞINDA ÜLKE İLE BÜTÜNLEŞMEK MÜMKÜN OLMAMAKTADIR. Devletler sadece ekonomik katkıyı düşündükleri takdirde vatandaşlık bağına zarar verecekleri kaçınılmazdır. Herhangi bir yabancının bilim, teknoloji, ekonomi, sosyal, Spor, kültür ve sanat alanlarında üstün vasıfları ile ülkeye katkıları aranmaktadır. VATANDAŞLIK ÖZÜ İTİBARİYLE ÜLKEDE YAŞAYAN KİŞİLERİN KARŞILIKLILIK, EŞİTLİK VE DAYANIŞMA İLKELERİ TEMELİNDE YAŞADIKLARI TOPLUMLA KURMUŞ OLDUKLARI SİYASİ VE SOSYAL BAĞDIR. VATANDAŞLIK BAĞI İYİ VE KÖTÜ ZAMANLARDA TOPLULUĞU OLUŞTURAN BİREYLERİN BİR ARADA BULUNMA BİLİNÇ VE İSTEĞİNE İŞARET EDER. BU BİLİNÇ VE İSTEĞİN TEMELİNDE İSE KARŞILIKLI GÜVEN DUYGUSU YATMAKTADIR. Vatandaşlığın meblağına ne olursa olsun mali bir bedel karşılığında o toplumla aidiyet bağı tesis etmemiş kişilere sağlanması temsil ettiği bu bağı zayıflatacak niteliktedir. Bu noktada Kanada gibi bazı ülkelerin yatırımcı programlarını sonlandırdıklarını unutmamak icap eder (Talat Kaya, 2021: 126). 5. ŞUBAT 2023’TEN İTİBAREN TÜRKİYE’NİN YAŞAMIŞ OLDUĞU DEPREM FELAKETİNDE İNSANLARIN KARŞILIKLI DAYANIŞMA İLKELERİ ÇERÇEVESİNDE GÜÇLÜ BİR SİYASÎ VE SOSYAL BAĞA İHTİYAÇ OLDUĞUNU İYİ VE KÖTÜ ZAMANLARDA TOPLUMUN BİR ARADA BULUNMASI VE BİRBİRİNE GÜVEN DUYMASININ NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞU GÖRÜLMÜŞTÜR.

            Salt ekonomik katkı temelinde uygulanan tüm yatırımcı programların vatandaşlığı metalaştırdığı bilinmektedir. Çünkü bu manada yatırım yoluyla elde edilen vatandaşlık yatırımcılar açısından satın alınan bir meta görünümündedir. Avrupa Birliği üyesi ülkeler tarafından verilen vatandaşlığın diğer AB ülkelerine yerleşme ve serbest dolaşım imkânı vermesi dünyadaki pek çok ülkeye vizesiz seyahat fırsatı sunması, bu ülkeler tarafından verilen vatandaşlığın değerini artırmaktadır (Talat Kaya, 2021: 127)  O halde Avrupa Birliği ülkelerinin kendilerine kabul etmedikleri geçici sığınmacı Suriyeliler yahut Afganistan, İran ve Afrika ülkeleri gibi coğrafyaların vatandaşlarını Türkiye’nin vatandaşlığa kabul etmesini zorlamaları tam bir ikiyüzlülük örneğini taşımaktadır. Çünkü Türkiye AB’ne sözde alınma sürecini yaşadığına göre bu demek oluyor ki Türkiye asla  Avrupa Birliğine kabul edilmeyeceği anlamını göstermektedir. Dünya ülkelerinden gelen geçici sığınmacıların vatandaşlık verilmesi halinde eğer Türkiye Avrupa Birliği üyesi olacaksa serbest dolaşım hakkı onlara da çıkacaktır. Fakat İNGİLTERE’NİN 2022 YILINDA ÇOK AÇIK İFADE ETTİĞİ GİBİ TÜRKİYE BÜTÜN DÜNYANIN BİR GÖÇMEN SIĞINMA ÜLKESİ OLARAK GÖRÜLMEKTEDİR. İNGİLİZ EMPERYALİZMİ MİLLÎ MÜCADELE PAYDAŞLARI İLE İSTİLA EDEMEDİĞİ TÜRKİYE’Yİ BU ŞEKİLDE ADIM ADIM İSTİLA PLANINA DÂHİL ETMİŞ BULUNMAKTADIR.

KİŞİLER BAKIMINDAN YATIRIM YOLUYLA VATANDAŞLIK KAZANMA İSTEĞİNİN MEŞRU SEBEPLERİ OLABİLECEĞİ GİBİ KARA PARA AKLAMA, RÜŞVET, VERGİ KAÇAKÇILIĞI, UYUŞTURUCU VE İNSAN TİCARETİ GİBİ PEK ÇOK SUÇUN İŞLENMESİNİ KOLAYLAŞTIRMA VEYA BU SUÇLAR NEDENİYLE VERİLMİŞ CEZALARDAN KURTULMA NİYETİ BULUNABİLİR. Bu bakımdan vatandaşlığa alınacak kişinin Millî Güvenlik ve kamu düzeni bakımından tehlike arz etmemesi şartı aranmaktadır. Ne var ki vatandaşlığa alınacak kişinin toplumun güvenliği bakımından tehlike oluşturup oluşturmadığı emniyet teşkilatının incelemelerini aşabilecek nitelik ve nicelikte olabilir. Nitekim Avrupa parlamentosunun 2014 yılı başında Malta tarafından uygulanan yatırımcı programına karşı satılık vatandaşlık başlığı ile almış olduğu karar sonrasında pek çok Avrupa ülkesinin yatırımcı programını rüşvet, kara para aklama, ekonomik güvenlik, casusluk, ekonomik yaptırım kararlarını delme gibi olası ihlallere karşı gözden geçirmiş ve güvenlik tedbirlerini sıkılaştırmış olmasına rağmen müteaddit ihlalin yaşanmış olduğu not edilmelidir. Malta, Güney Kıbrıs Rum yönetimi(GKRY), Portekiz, Bulgaristan ve hatta Birleşik Krallık gibi yatırımcı programı uygulayan ülkelerde parlamento kayıtlarına veya basına yansıyan suistimaller tespit edilmiştir. Örneğin Güney Kıbrıs Rum yönetiminde İnterpol tarafından aranan kişilere vatandaşlık verildiği bulunmuştur(Talat Kaya, 2021: 127)

Ülkelerin vergilendirme konusundaki farklılıklar yatırım yoluyla vatandaşlık verilmede bir takım adaletsizliklere de neden olmaktadır. Örneğin İtalya’da yatırımcılar yurt dışından elde ettikleri gelir ve kazançlar için maktu bir vergi ödeyerek vergisel yükümlülüklerinden kurtulabilmekte iken yerleşikler %43’e varan vergi ödeyebilmektedir. Oysa demokratik toplumlarda vergi oran ve miktarları vatandaşlık veya mukümlik statüsünün kazanılması zamanına göre değil hakkaniyet ve ödeme gücüne göre belirlenir (Talat Kaya, 2021: 128).

Vatandaşlığın kazanılmasının en önemli sonuçlarından biri de şüphesiz seçme ve seçilme hakkıdır. Sosyolojik açıdan ülke ile gerçek bir bağ tesis etmemiş kişilere  yatırım yoluyla vatandaşlık verilmesi ÜLKENİN SİYASİ YAPISI VE SİSTEMİNE YATIRIM YOLUYLA MÜDAHALENİN ÖNÜNÜ AÇMAKTIR (Talat Kaya, 2021: 129). Rusya vatandaşlarının akın akın Türkiye’ye gelmesi ve mülk yoluyla vatandaşlık edinmesi asla iyi niyetli kabul edilmemelidir. Özellikle Rus Ortadoks Kilisesinin Antalya büyük dinî hedefleri arasındadır. Çar Petro’nun (1682-1725) sıcak denizlere inme hedefini Putin gerçekleştirmiştir. Rusya, ABD ve paydaşları Büyük Ermenistan (Doğu Anadolu) ve Küçük (Adana-Mersin ve çevre iller) Ermenistan hayalini canlandırmak istemektedir. İsrail’in Güney Doğu Anadolu Projesi (GAP) alanından aldığı arazilerle yıllardır Arz-ı Mevud’a (Büyük İsrail’e) yol hazırlamaktadır. Avrupa, Çin, Asya, Afrika ve ABD vatandaşlarına; vatandaşlık satışları ile Türkiye Cumhuriyetinde vatandaşlık kavramı gittikçe çökertilmektedir. SURİYELİ VATANDAŞLARA KANUNLAR IŞIĞINDA MÜLK EDİNME YOLUYLA VATANDAŞLIK VERİLEMEYECEĞİ SABİT İKEN BUNUN SİYASİLER, BÜROKRATLAR VE HALK TARAFINDAN YETERİNCE BİLİNMEDİĞİ ANLAŞILMAKTADIR. Suriyeli geçici sığınmacılar kanunlara göre asla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olamazlar. Seçme ve seçilme hakları da söz konusu değildir. SURİYE’DEN TÜRKİYE’YE GEÇİCİ SIĞINMACI OLARAK GELMİŞ İNSANLARA HER KİM OLURSA OLSUN ONLARA MÜLK SATARAK VATANDAŞ OLACAĞINI SÖYLEYEN İŞ TAKİPÇİSİ VEYA EMLAKÇİLER SUÇ İŞLEMEKTEDİR. AYNI ZAMANDA BÜROKRAT VE MEMURLARIN BU KONUDA KANUNLARI DİKKATLE OKUMALARI VE HATA YAPMAMALARI İCAP EDER. AKSİ HALDE HER HANGİ BİR SEÇİMDE İSTER GENEL İSTER MAHALLİ OLSUN SEÇİMLERİN MEŞRUİYETİ OLMAYACAK VE İPTAL EDİLME DURUMU ORTAYA ÇIKACAKTIR.

Yatırım yoluyla vatandaşlık uygulamalarının devletler bakımından temel motivasyonu ekonomik kaynak yaratmak düşüncesidir. Hâlbuki yapılan araştırmalar göstermiştir ki vatandaşlık uygulamalarının katkısının beklenenin çok altında olduğudur. Hatta yatırımcılar belirli bir süre sonra yatırımlarını nakde çevirip yurt dışına aktarmaktadır. İSTİSNAİ NİTELİKLİ YATIRIMLARLA VATANDAŞLIK VERİLMESİNİN HARİCİNDE HER YATIRIMA ÖZELLİKLE DE TÜRK YATIRIMCILARININ YAPABİLECEĞİ ALANLARDA DA VATANDAŞLIK VERİLMESİ UYGUNDUR (Talat Kaya, 2021: 131). AKSİ HALDE TÜRKİYE’NİN SADECE EKONOMİSİNİN YIKILMASINA DEĞİL AYNI ZAMANDA TÜRKİYE’NİN TOP YEKUN İMHASINA NEDEN OLUNACAKTIR. Kanada gibi bir ülkenin bu yöntemden vazgeçtiğini Avusturya’nın 2014-2018 yılları arsında toplam sadece 139 yabancıya vatandaşlık verdiğini tekrar hatırlamak gerekmektedir. TÜRKİYE’NİN EN KOLAY İSTİLASI VE TÜRKSÜZLEŞTİRMENİN YOLU YABANCILARA VATANDAŞLIK SATILMASI İLE AÇILMAKTADIR. BU HATADAN BİR AN EVVEL DÖNÜLMESİ GEREKMEKTEDİR. HER TÜRK VATANDAŞINI DERİNDEN YARALAYAN DEPREM BÖLGESİNİN YAŞADIĞI VE GELECEĞİ HAKKINDA DÜŞÜNÜLEN KAYGILAR HER UZAK GÖRÜŞLÜ İNSANA HER ŞEYİ ANLATACAK NİTELİKTEDİR. Hatay’ı yıllardır tekrar almak isteyen Suriye’nin iştahı her geçen gün kabarmakta veya kabartılmaktadır. Sadece Hatay’a değil birçok ilimize göz koyabilecek Suriyeli Arap nüfus yoğunluğunu sınır illerimizde Türkiye aleyhine sağlamıştır. TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ KURAN İRADE 1927’DEN İTİBAREN KANUNLAR ÇERÇEVESİNDE SURİYELİLERE MÜLK SATIŞINI KARŞILIKLI OLARAK YASAKLAMIŞTIR. 1939 HATAY’IN ANAVATAN TÜRKİYE’YE KATILMASI İLE BU DAHA DA GÜÇLENMİŞTİR. Yıllarca Türk Devleti “Hatay ili tapu hassasiyetini” yıllarca Suriye’nin tutum ve davranışına karşı yıllarca korumuştur. GÜNÜMÜZDE BU HASSASİYET HER İLİMİZDEN KÖY VE MEZRALARA KADAR GÖSTERİLMELİDİR. BU HASSASİYET TÜRKİYE’NİN KANUNÎ HAKKIDIR VE İSTİKBALİNİN GÜVENCESİ OLACAKTIR.

Kaynaklar:

1-Nazlı Töre,( 2019) Yatırım Yoluyla İkamet ve Vatandaşlık, TAAD, Yıl: 11, Sayı: 39.

2-Sinan, Şığva / İdari Yargı Kararları Işığında 1062 Sayılı Mukabele-i Bilmisil Kanununun Uygulanışı,  Hacettepe HFD, 6(2) 2016, 181–196

3-Selçuk Beşir Demir(Editör)( 2016,), Vatandaşlık Bilgisi, Anı Yayıncılık, Ankara.

4-Şeniz Anbarlı Bozatay (2010) 5901 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’na Göre Türk Vatandaşlığının Kazanılması, Yönetim Bilimleri Dergisi (8: 2),  167-182.

5-Talat Kaya, (2021) Dünyadaki Örnekler Işığında Yatırım Yoluyla Vatandaşlık Uygulamasına Eleştirel Bir Bakış, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi – İnÜHFD 12(1): 115-132

Yazar - Davut Güleç

Gazeteci, televizyoncu, Uzman polis-adliye muhabiri, Spor yazarı, TEMA’cı, Kızılay’cı, Dağcı, Trekkingci, Alp disiplini kayak milli hakemi, Herkes İçin Spor Federasyonu Kayseri il temsilcisi, Erciyes Kar Kaplanları Spor Kulübü Basın sözcüsü, Kayseri Spor Adamları Derneği yönetim kurulu üyesi, Kent Güvenlik konseyi üyesi, Halkla İlişkiler Tanıtım, Adalet, Kamu Yönetimi mezunu -----Davut Güleç Kimdir ? -----

İlginizi Çekebilir

Yapay Zekâ Fırsat mı Tehdit mi? Yararlı mı Zararlı mı?

İbrahim Ortaş iortas@cu.edu.tr İlk defa duyduğum Uzaktan Kısa Kısa Akademik topluluğunun 7 Şubat 2024 akşamı …