
Mustafa TEMİZER
“Son günlerde siyasetin en çok konuşulan kavramla¬rından biri: “SİYASETTE ARINMA.”
Ne kadar güzel, ne kadar umut verici bir ifade: Arınma…
Ancak insanın aklına şu sorular geliyor. Arınma ihtiyacı neden doğdu? Temiz olanın arınmaya ihtiyacı olur mu?
Eğer arınmadan söz ediliyorsa, ortada kabul edilmiş bir kirlenme de var demektir.
O halde önce şu soruya dürüstçe cevap vermek gere¬kir. Siyaseti kim kirletti?
Kirlenen Siyaset Değil, Hırsın Teslim Aldığı İnsandır
Siyaset, özünde millete hizmet etme ve devlet yöneti¬mine katkı sunma sanatıdır. İnsan, doğruluk ve dürüstlük çizgisini koruduğu sü¬rece siyaset de temiz kalabilir. Ancak makam, mevki, şöhret ve güç tutkusu kontrolsüz, şeytani bir hırsa dö-nüştüğünde kirlenmenin kapısı aralanır.
Bir zamanlar ülkeye hizmet etmek için girilen siyaset, bugün bazıları için hayat boyu ayrıcalık ve ekonomik güvence sağlayan bir mesleğe dönüşmüş durumdadır. Özellikle bizim gibi demokrasi kültürünün yeterince kökleşmediği toplumlarda makam büyüdükçe tevazu küçülüyor.
Yetki arttıkça hesap verme duygusu zayıflıyor.
Millet adına görev üstlenenler, zamanla kendilerini milletin hizmetkârı değil, milletin üstünde bir sınıf olarak görmeye başlıyor.
İşte siyasetin kirlenmesi tam da burada başlıyor.
Çünkü kirlenmenin kaynağı siyaset değil; kurumsal olarak denetlenemeyen güç ve bireysel bazda dizginlenemeyen hırstır.
Siyaset Neden Bu Kadar Cazip Hale Geldi?
Siyasetteki bozulmanın en önemli sebeplerinden biri, siyasi makamların sunduğu ayrıcalıklardır. Çünkü siyaset artık fedakârlık üretmekten çok imti¬yaz üretmektedir.
Şu sorunun cevabı verilmelidir: Cumhuriyetin ilk yıllarında öğretmen maaşıyla neredeyse eşit seviyede olan milletvekili maaşları bugün nasıl oldu da öğret¬men maaşının dört-beş katına ulaştı?
Bir milletvekili ya da belediye başkanı; bir öğretmenden, doktordan, mühendisten, işçiden veya çiftçiden daha de¬ğerli hangi hizmeti vermekte ve fedakarlıkta bulunmak¬tadır ki bu kadar fazla ayrıcalığa sahip olmaktadır?
Milletin vergileriyle oluşan kaynaklar, milletin hiz¬metine harcanacağı yerde siyasi makamları cazip hale getiren araçlara dönüşmektedir. Sonra da toplum şaşkınlıkla sormaktadır: “Neden herkes siyasete girmek istiyor?” Çünkü Türkiye’de siyaset, hizmet kapısından çok fır¬sat ve imkân kapısı olarak görülüyor.
1995 yılında ABD’de bulunduğum sırada, üç dönem boyunca Arizona Senatörlüğü yapan Dennis De Concini’nin, mahalli gazetede çıkan bir mülakatını okumuştum. De Concini, senatörlüğün ömür boyu sürecek ga¬rantili bir makam olmadığını, ailesinin geleceğini de düşünmek zorunda olduğunu belirterek yeniden aday olmayacağını açıklamıştı.
Görev süresi sona erince de kurucuları arasında bu¬lunduğu hukuk bürosuna dönerek avukatlık yapmaya devam etti. Bizde ise siyasetin bırakılması değil, son nefese kadar bırakılmaması haber değeri taşıyor.
Paranın Konuştuğu Yerde Erdem Susar
Siyasetteki en büyük çarpıklıklardan biri aday belirle¬me süreçleridir. Birçok dürüst, ahlaklı, birikimli ve erdem sahibi in¬san daha yolun başında sistemin dışına itilmektedir. Çünkü aday olabilmenin ilk şartı çoğu zaman fikir de¬ğil, maddi güç olmaktadır.
Parası olmayanın projesi de vizyonu da heyecanı da çoğu zaman karşılık bulmamaktadır. Buna karşılık ekonomik güce sahip olanlar yarışa bir¬kaç adım önde başlamaktadır. Böylece siyaset hizmet alanı olmaktan çıkıp yatırım alanına dönüşmektedir.
Yatırım mantığıyla girilen yerde ise yatırımın geri dö¬nüşü aranır. İşte rant ilişkileri, kayırmacılık, ihale ağları ve çıkar düzeni tam da bu noktada filizlenir. Sonrası ise kamuoyunun hafızasında yer eden o meş¬hur görüntüler… Çikolata kutuları, ayakkabı kutuları ve içlerinden çı¬kan Dolarlar, Eurolar ve servetler…
Demokrasinin Önündeki Engel: Aday Belirlemede Lider Sultası
Siyasetin kirlenmesi sandıkta değil, aday listeleri ha¬zırlanırken başlamaktadır. Demokrasilerde esas olan milletin tercihidir.
Ancak milletvekilliği, belediye başkanlığı ve üst düzey kamu görevleri hizmet makamı olmaktan çıkıp imti¬yaz kapısına dönüştüğünde, bu görevlere talip olanla¬rın amacı da değişmektedir.
Bugün birçok partide adayların kaderi vatandaşın değil, birkaç kişinin veya parti genel başkanlarının iki dudağı arasındadır.
Bu anlayış demokrasiyi güçlendirmez; tam tersine za¬yıflatır.
Milletin tanımadığı, benimsemediği isimler listelere yerleştirilirken toplumun içinden çıkan birçok nitelik¬li, erdemli insan sistem dışında bırakılmaktadır. Sonra da siyasete duyulan güvenin neden azaldığı so¬rulmaktadır. Oysa güven, dayatmayla değil, temsi edilme hakkının adil inşa edilmesi ile sağlanır.
Kamu Malını Emanet Değil Ganimet Gibi Görenler
Siyasetin en tehlikeli hastalıklarından biri, kamu kay¬naklarının kişisel mülk gibi görülmesidir. Makamını kullanarak akrabasını koruyan, yakın çev¬resini, siyasi yandaşlarını kollayan ve çevresine ayrıca¬lık sağlayanlar yalnızca hukuku değil, milletin emane¬tini de çiğnemektedir.
Ne yazık ki toplumun en derin yaralarından biri budur.
Çünkü vatandaş vergisini hizmet üretilsin diye verir, birilerinin nüfuz alanı genişlesin diye değil. Kamu görevi kazanç kapısı değil, ağır ve kutsal bir emanettir. Bu emaneti kötüye kullananlar yalnızca seçim sandı¬ğında değil, hukuk önünde de hesap vermelidir.
Gerçek Arınma Bedel Ödemeden Olmaz
Bugün siyasette arınmadan söz ediliyor. Fakat gerçek arınma, birkaç sloganla veya süslü söy¬lemlerle gerçekleşmez.
Arınma; sistemi kirleten alışkanlıklarla yüzleşmeyi, ayrı¬calıklardan vazgeçmeyi ve bedel ödemeyi gerektirir.
Demokrasi kültürünün geliştiği toplumlarda seçme¬nin iradesi reklam bütçeleriyle değil; fikirlerle, proje¬lerle ve liyakatle şekillenir.
Bu nedenle siyasetin gerçekten arınabilmesi için:
* Seçmenin iradesini etkilemeye yönelik astronomik propaganda ve reklam harcamalarına son verilmelidir.
* Kamu adına yetki isteyen herkes, projelerini ve he¬deflerini, tüm adaylara eşit imkân sağlayan TRT aracı¬lığıyla halka anlatmalıdır.
* Fikren zayıf, mali olarak güçlü partileri ayakta tutan “hazine yardımları” kaldırılmalıdır.
* Yerel yönetim kaynaklarının siyasi faaliyetleri finan¬se etmesinin önü tamamen kapatılmalıdır.
* Samimiyet varsa önce siyasi makamlara tanınan ay¬rıcalıklar azaltılmalıdır.
* Aday belirleme süreçleri parti merkezlerinin değil, halkın denetimine açılmalıdır.
* Siyasi etik kuralları tavsiye niteliğinden çıkarılıp yap¬tırıma bağlanmalıdır.
* Mal varlığı beyanında şeffaflık istisna değil, kural ha¬line getirilmelidir.
* Siyaset bir zenginleşme aracı değil, millete hizmet sorumluluğu olarak görülmelidir.
* Devlet kadrolarında sadakat değil; ehliyet, liyakat ve adalet esas alınmalıdır.
* TBMM’nde vekil sayısı 600 yerine 400’e indirilmelidir.
Çünkü arınma; kirlenmiş düzeni koruyarak değil, onu değiştirme cesareti göstererek mümkündür.
Millet artık söz duymak değil, örnek görmek istiyor. Eğer siyasette arınma gerçekten isteniyorsa; önce ay¬naya bakılmalıdır.”
Son günlerde yaşanan olaylar göstermiştir ki parlamentoda yer alan ve şahsiyetli, ilkeli siyaseti rehber edinen tek bir parti dahi kalmamıştır. Parlamento içindeki siyasi partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olmaktan uzaklaşmıştır. Bugün parlamentoda bulunan partiler, otoriter sistemi meşrulaştırma yolunda kendilerine siyasi pay çıkarmaya çalışan ve görev bekleyen yarı resmî kuruluşlar görünümündedir. Bu noktada mevcut yapıdan, vazgeçilmez olan ilkeli ve demokratik bir tutum beklemek saflık ya da cehalet olur.
Millet Partililer, rahmetli Aykut Edibali’nin siyaset akademisinde siyaset yapmak için yetiştirilmiş, milli iktidar ve milli devlete kodlanmış farklı, inkılapçı, mücadeleci insanlardır. Bu kadro akleden, sorgulayan, topluma yön verip rehberlik yapan, yerli ve milli bir siyasi kadrodur. “ (Uyanış Dergisi. Sayı: 34)
Millet Partisi kadrolarının 60 yıldan beri yaptığı “Milletim uyan! Varlığın, birliğin geleceğin tehlikede! her alanda YENİDEN MİLLİ MÜCADELE. Her yerde ADALET, her zaman ADALET, herkes için ADALET. İnsan hak ve hürriyetlerine dayalı HUKUK DEVLETİ. Millî iradenin önündeki engellerin kalktığı DEMOKRASİ. Din düşmanlığı gibi din istismarının da bittiği LAİKLİK. Fakirlik ve çaresizliğin tarihe gömüldüğü herkesin sosyal adalet şemsiyesine alındığı KERİM DEVLET. Bilim, hikmet ve erdemle donatılan, sorun üretmeyen, çözüm üreten BİLGE DEVLET ve BİLİM TOPLUMU. Büyüyen, gelişen, zengin, mutlu, muktedir ve insanlığın yeni barış medeniyeti İSLAM RÖNESANSI’nı yöneten MUHTEŞEM TÜRKİYE’yi birlikte inşa edelim çağrısını duymak vatan, millet, bayrak, hak, hukuk, adalet diyen asker, sivil; siyasetçi, bürokrat, akademisyen, kanaat önderi, iş adamı, esnaf, memur, öğretmen, öğrenci, işçi, çiftçi….. tüm vatansever millet evlatlarının görevidir.
Unutmayalım “İştirak etmediğimiz, çilesini çekmediğimiz bir kurtuluş mümkün değildir.” Milletimizin uyanması, basiretle hareket etmesi (Yanılmadan gerçekleri görebilmesi, gelecekle ilgili sezgi, uyanıklık, anlayış, kavrayış ve vizyon sahibi olması) dilek temenni ve duasıyla…
📢 Haberle İlgili Bildirim
Haberle İlgili Düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni bir haber paylaşabilirsiniz.


