
DUR VURURUM
Davut Güleç
Uluslararası Basın Konfederasyonu (UBK) Kayseri il Temsilcisi)
Sahadan, masaya, Ajanstan serbest gazeteciliğe tam 52 yıl geçmiş.
Başlanğıçta spor sahası, sonra polis-adliye muhabirliği ile Emniyet, Jandarma, hastane, mahkeme salonlarında haber takibi.
Kan-barut-gözyaşının bol olduğu, suç ve suçluları tanımakla, spor adamlığı, amatör sanatçılıkla devam eden bir yaşam..
Kimi zaman dağda-tepede, kimi zaman madende-göçükte, kimi zaman ölümlü-yaralamalı kazalarda, kimi zaman spor alanlarında sahada ve tribünde, kimi zamanda yoksullar-çaresizlerin yanında, konserde-magazin dünyasında kar-kış, yağmur-çamur, sıcak-soğuk demeden hızlı bir yaşam..
Az uyuduk, çok çalıştık, belki az kazandık ama mesleğin avantajı ile çoğu insana nasip olmayanları gördük, yaşadık, yaşamayada devam ediyoruz.
Allah sağlıklı ömür verirse anılarımı, tecrübelerimi paylaşmaya devam edeceğim.
***
1974 yılında hem okuyan hem çalışarak amatör spor muhabirliği ile gazeteciliğe adım atan 1 Temmiz 1977’de ilk basın sigortasına kavuşan biriyim. İşte o günden bu güne tam yarım asırlık mücadele, meslek aşkı.
Hafta sonları Sümer stadındaki amatör maçlara sabah 09.00’dan-18.00’e kadar git, gazeteye gel, gazete kağıdına yaz, matbaaya in, kurşun harfleri kumpasa diz, klişeni koy, sayfa kalıbına yerleştir, , iki gazete kağıdını içiçe koyarak 8 sayfa oluştur., baskı sonrası fil dişi tarakla kırımını yap, 25’li -50’li paketler yap, sonrada çıkıp ‘yazıyor-yazıyor’ diyerek satarak hem aile bütçesine katkıda bulun hem de eğitimde ve sosyal yaşamında harca.
İşte 1978’de böylesi günlerde, Kayseri’nin Düvenönü semtinde bulunan, Mehmet-Atıf Uluyağmur kardeşlere ait olan Milli Ülkü ve Erciyes gazetecisinde çalışırken, Şemşettin Çetinsöz, Mehmet Aydoğan, Eflatun Aksoy, Necati Şaşmaz, Osman Duygulu, Kemal Nakipoğlu, Ali Yosunlukaya gibi bugün ismi bile anılmayan, bilinmeyen ustalarla, Mustafa Gümüşkaynak, Mehmet-Ahmet Mülayim, Emin Çeri, Hasan Sarıçiçek, Ayhan Çetinkaya, Ali Çadır, Remzi.., Şükrü.. Doğan Ümit Aksel, Abdulkadir Budak, Hüsamettin Urfalıer, Mehmet Kiracıoğlu, Alim Gerçel gibi değerli insanlarla tanıştım.
***
Benim gibi o dönem hem okuyan hem çalışanlardan biri olan ‘Yazıyor-yazıyor’ diyerek bizim gazeteleri satanlardan biride, Türk kültür-sanatına, müziğine pekçok eserini kazandıran, ‘Sen ayrı trende ben ayrı garda’ diyen Kayseri’nin saz-söz ustası ve aşıklarından ‘Kul Mustafa (Danacı).
Halen Kayseri’de yaşadığı için sık sık görüşürüz, eski anılarımızı tazeleriz.
Ben ondan 5 yaş daha büyük olduğum için ona çok gazete sattırıp, arada fazla ücret ödediğimi ‘senden çok ekmek yedim, unutmadım gardaş’ diyerek anlatır, vefa örneği gösterir.
Sonrada ‘O günler başkaydı, arkadaşlarımı, doğallığı, saygıyı, sevgiyi, dayanışmayı, öğretmenlerimi, komşularımızı, insanlığı özlüyorum’ diyerek özetler.
Yani sahadaki basın emekçilerinden biride o sayılır.
***
Şimdi yazının ‘dur vururum’ başlığına dönmek istiyorum.
Yıl 1978. Eğitim Enstitisü’nde sağ-sol olayları ve şiddeti giderek artıyor. Okulun batı tarafında Sümer stadı, yanında cingi taş dolu bir dere. Güney tarafında Sivas’a taşınan Askeri Dikimevi’nin araç giriş nizamiyesi. Okulun önünde o dönem siyasilerin ‘Tuborg’ dediği Toplum polisi, Sümer stadı tarafında komandolar olaylara karşı hazır bekliyor. Biz gazeteciler, ülkücü-devrimci-tarafsız grupların, askerinr polisin tarafında duramıyoruz. Ama, tekmeler, yumruklar, sopalar, cingi taşlar, bazen silah sesleri hiç eksik olmuyor.
Elimde 12 pozluk Lüpiter2 fotoğraf makinesi var. Olaylara karşı bizde 2-3 gazeteci okulun önündeki orta göbekte duruyoruz. Yolun sağından-solundan sürekli araçlar geçiyor. Olay oldukça fotoğraf çekmeye çalışıyoruz. Derken bir karışıklık oldu. Ama büyük bir karışıklık. Fotoğraf çekmek isterken gruptan bazıları ellerinde sopalar ile bizlerin üzerine saldırdı.
İki gazeteci Dikimevi’nin nizamiyesinden içeri girmek istedik. Arkamızda bizi linç etmek isteyenler, karşımızda bize tüfeğini doğrultup ‘Dur vururum’ diyen asker. O gün bizi linç edilmekten Dikimevi’ndeki nöbetçi subayın ‘Asker bırak gazeteciler girsin’ sözü ile kurtulduk. O dönemde akaryakıt sıkıntısı olduğundan haber takibinide yaya gidip-gelerek yapıyorduk.
Bu meslekteki ilk ‘can borçluyum’ dediğimiz bir kurtuluştu.
***
Aynı yıllarda Eğitim Enstitisü’nden dağılan ülkücüler şehir merkezine Erkilet demiryolu üst köprünün sağından, Devrimciler solundan, Toplum polisi ve asker ortada, araçlı önde-arkada giderdi.
Bir gün yine gruplar böyle giderken Toplum Polisinin dolmuşu köprünün ortasında bozuldu. Polislerle birlikte ülkücü-devrimciler dolmuşu itekleyerek köprünün üzerine çıkardı. Ben bu anı fotoğraflamayı başarmıştım. Yıllar sonra bu fotoğraftan ‘yılın fotoğraf’ dalında ilk ödülümü kazandım.
***
Olayların şiddetlendiği bir sonraki yılda ben Kent otelin hemen arkasında bulunan binanın son katındaki Günaydın’ın çıkardığı Kayseri Haber Gazetesi’nde çalışıyorum. Murat Taşkın trafik kazasında ölmüş Genel Yayın Müdürümüz Şemsettin Çetinsöz. Bugün yaşayan Üstün Tuncer, Salih Balcı, Ali Yosunlukaya gibi isimlerle çalışıyoruz.
O günlerde ciddi siyasi kavgalar, silahlı olaylar oluyor. Eğitim Enstitisü, Yenimahalle, Venedik, kiçikapu, Kartal kavşağı, Kayseri Lisesi, Battalgazi,. Fevziçakmak bunlardan bazıları.
Yenimahalle meydanında sağ-sol olayları sırasında bende fotoğraf çekiyordum. Kavga edenlerden bazıları üzerime saldırdı. Lüpiter2 fotoğraf makinesini elimden alarak kafamda ve yerde parçaladılar, dövdüler gittiler. Makinenin parçalarını toplayıp gazeteye kanlar içinde geldim. Müdürümüz Şemsettin Çetinsöz masanın üzerine kırık fotoğraf makinesi parçalarını koydu, benide sandalyeye oturtup fotoğrafımı çektirdi. Sonra ne düşündü ise gazetede yayınlatmadı.
Kayseri Emniyet müdürü Nuri Esirgen’di. Babacan bir adamdı. Müdürümüz Şemsettin Çetinsöz ile makamına gittik. Koltuğa oturduk. Emniyet Müdürü saldıranları sordu, bende bazılarını tanıdığımı söyledim. Çay ikram etti. Tam içerken bu kez içeri kafa-göz kanlar içinde, o dönem Cumhuriyet Gazetesi il temsilcisi olan Yavuz Okayben girdi. Zeynel Abidin türbesi yakınında dövülmüştü. Yarım saat sürmediki içeri, gazetenin kültür-sanat sayfasını yapan, Kayserili şair-yazar, matbaacı Doğan Ümit Aksel’de kanlar içinde girdi. O da Venedik yakınlarında dövülmüştü.
Emniyet Müdürü Nuri Esirgen ‘Sanırım bugün gazetecilerin dövülme günü. Biraz daha bekleyelim, işlemleri toptan yapalım’ esprisi ile gülüştük.
***
1991 yılında Saddam Hüseyin rejiminin baskı ve katliamlarından kaçarak Türkiye’ye gelen Iraklı peşmergeler için Türkiye’nin iç bölgelerinde ve Kayseri’nin Güneşli mahallesindeki eski Tarım Meslek Lisesi ve kamu araziside geçici barınma merkezi yapıldı Halkın ‘Peşmerge Kampı’ dediği çevresi tel örgülü bir arazi.
O dönem Milliyet haberler Ajansı (‘Mil-Ha) Kayseri Orta Anadolu Bürosu’nda çalışıyorum. Genel Müdürümüz Taner Atilla, büro şefimiz Şemsettin Çetinsöz. Merkezden ‘Kamptan haber yapın’ haberi gelince gazetenin anlaşmalı ticari taksisi ile beni gönderdiler. Bu kez kullandığım fotoğraf makinesi Canon EOS400. Kampın girişinde tanıdığım polisler var ama ‘yasak’ diyerek içeri almıyorlar. Çabalarım sonuç vermiyor. Üstelik biz normal siyah-beyaz ya da renkli değil, slayt (dia) film ile fotoğraf çekiyorduk.
Ben de kampın dikenli tellerinden ekilip-biçilen araziden içeri girdim. Binanın yaklaşık 200-300 metre uzağı. Kampın girişleri dışında pek güvenlik önlemi gözükmüyor. Tam bu sırada Narkotik şubede çalışan tanıdığım polis memuru ‘Davut yasak, dön’ diye bağırdı. Ben ‘birkaç fotoğraf çekip çıkayım’ dedim. ‘Yasak’ dedi, ben zorlatıyorum. Polis memuru uzun namlulu silahını doğrulttu ‘Davut dön, yoksa kesin talimat var vururum. Dön ateş eder, vururum’ diyerek beni ikna etti.
Bu olayı duyan dönemin Valisi Yüksel Çavuşoğlu, bir hafta sonu benimde aralarında olduğum birkaç gazeteciyi bu peşmerge kampına götürdü. Şartı, Yanından ayrılmamak şartıyla fotoğraf çekebileceğimizdi. Kampa girdik, gezerken ben çadırlar arasında çamaşır, çocuk yıkayan, yıkanmış çamaşırları çadırlar arasındaki iplere asan kadınlar, çadır önünde oturan ilginç tiplerdeki adamlar ve aileleri çekerken Vali Çavuşoğlu’nun yanından uzaklaştım. Sonra yanına geldim ama ‘Davut yine yaptın yapacağını’ diyerek tatlı-sert tepkisini dile getirdi. Ama o fotoğraflar Milliyet’te geniş yer aldı.
***
Yıl 1992. Sanırım Vali Rıdvan Yenişen, il Jandarma Komutanı Albay Tekin Ümit, Kayseri Kapalı Cezaevi’nden TKP-ML/TİKKO üyesi 11 tutuklu, 200 metre uzunluğunda, giriş kapısının karşısından tünel kazarak firar ettikleri ortaya çıkmıştı. Yaklaşık 15 saat önce gerçekleşen firardan hemen sonra ben cezaevine gittim. Tabi tüm üst düzey bürokratlar cezaevine geliyordu. Nöbetçi asker ikide bir ben ve benim durumumda olanlara silahını doğrultup ‘uzaklaşın, vururum’ diyordu.
Kapıda İl Jandarma Komutanı Albay Tekin Ümit ile karşılaştık. Makam arabasına aldı. Önce cezaevi bahçesine sonra Vali, Emniyet Müdürü, Alay Komutanı ile cezaevi içine. O gün şanslı günümdü. Hem içeriden hem dışarıdan tünelin giriş-çıkışlarını çektim. Mil-Ha Genel Müdürümüz Taner Atilla ‘tecrübeli’ diye Ankara’dan Tolga Şardan’ı Kayseri’ye göndermişti. Ama ben Tolga gelene kadar İstanbul’a ulaşması için çektiğim filmleri uçağa kargoya vermiştim. Tolga ‘Davut işi bitirmiş’ diyerek Ankara’ya geri döndü. Tabi bu tünellerin ilk fotoğrafları yine Milliyet ve bağlı gazetelerde geniş yer buldu, bende yine gazetecilik ödülü kazandım, ajanstan bu haberler için özel primler aldım.
***
Risk almadan, bedel ödemeden, sahada, halkın içinde olmadan, ikili ilişkilerde bulunmadan iyi gazeteci olunmayacağına göre, yapay zekanın zirve yaptığı, çakma basın tarihlerinin yazıldığı, duayenlerin yaratıldığı bu günlerde daha bizler böylesi anılarımızı çok yazacağız, okutacağız.
‘Üç maymun’u oynayan, ‘görmedim-duymadım-bilmiyorum’ diyenlere inat, 52 yıllık mirasla kendi tarihimizi buradan kitaplaşma yolunda bugün ki gibi ‘dur vururum’ diyerek yazmaya devam edeceğiz..
Beni ve kendi tarihini yazan bizleri izlemeye, okumaya devam edin..
Kalın sağlıcakla..
📢 Haberle İlgili Bildirim & Paylaşım
Haberi WhatsApp'ta paylaşabilir, düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni haber paylaşabilirsiniz.



