
Alışveriş bağımlılığı genellikle 20’li yaşların başında ortaya çıkıyor!
Alışveriş yapmanın kısa süreli haz ve rahatlama sağlayabildiğini belirten uzmanlar, kontrolsüz hâle geldiğinde psikolojik, sosyal ve finansal sorunlara yol açabildiğini söylüyor.
İhtiyaç olmadığı hâlde tekrarlayan satın alma davranışının alışveriş bağımlılığına işaret edebileceğini kaydeden Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Araştırmalar, alışveriş bağımlılığının genellikle tek başına görülmediğini ve sıklıkla başka psikolojik bozukluklarla ilişkili olabileceğini gösteriyor.” dedi. Alışveriş bağımlılığının genellikle ergenlik sonu ile 20’li yaşların başında ortaya çıktığına dikkat çeken Aytop, alışveriş öncesindeki, sırasındaki ve sonrasındaki duygu ve düşünceleri kaydetmenin, davranışı tetikleyen etkenlerin fark edilmesine yardımcı olabildiğini ifade etti.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, alışveriş bağımlılığının belirtileri, ortaya çıkışı ve ilişkili olabileceği psikolojik sorunlar hakkında açıklamalarda bulundu.
İhtiyaç olmadığı hâlde satın alma davranışı alışveriş bağımlılığına dönüşebilir!
Bağımlılığın, belirli bir süreç içinde gelişen; biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları olan bir hastalık olduğunu hatırlatan Emine Akın Aytop, “Kişinin olumsuz sonuçlara rağmen bir nesneyi kullanmayı ya da bir davranışı (eylemi) gerçekleştirmeyi ısrarla sürdürerek kontrolünü kaybetmesi ve bu nesne ya da eylemden uzak kaldığında çeşitli yoksunluk belirtileri deneyimlemesiyle karakterizedir.” dedi.
Alışverişin, her ne kadar gündelik bir ihtiyaç ve zararsız bir etkinlik gibi görünse de anlık istekler ve haz duygusuyla, gereksinim olmadığı hâlde satın alma davranışının bir bağımlılık biçimi olarak değerlendirildiğini aktaran Aytop, “Alışveriş bağımlılığı, ilk olarak yüzyıllar önce tanımlanmış ve bu duruma ‘oniomani’ adı verilmiştir. Araştırmalar, alışveriş bağımlılığının genellikle tek başına görülmediğini ve sıklıkla başka psikolojik bozukluklarla ilişkili olabileceğini gösteriyor.” şeklinde konuştu.
Birçok psikolojik bozukluk, kontrolsüz alışveriş davranışıyla ilişkili olabilir!
Alışveriş bağımlılığı ile ilişkili olabilecek psikolojik bozukluklardan bahseden Aytop, şunları söyledi:
“Depresyon en sık ilişkilendirilen bozukluklardan biridir. Depresyon, alışveriş bağımlılığı gibi çeşitli bağımlılıkların ortaya çıkmasına ya da devam etmesine yol açabilir. Öte yandan, alışveriş bağımlılığı psikolojik, sosyal veya maddi zorluklar aracılığıyla depresyonla ilişkili riskleri artırabilir. Dürtü kontrol bozukluklarında görüldüğü gibi, alışveriş bağımlılığında da bireyler dürtülerini denetlemekte güçlük yaşar.
Anksiyete bozuklukları, kişilik bozuklukları, bipolar bozukluk, obsesif-kompulsif bozukluk, yeme bozuklukları, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile diğer bağımlılık türlerine yatkınlık da kontrolsüz alışveriş davranışını kolaylaştırabilir.”
Alışveriş bağımlılığı kısa süreli haz verirken pişmanlık ve suçluluğa yol açabiliyor!
Arada sırada alışveriş yapmaktan keyif almanın yaygın bir durum olduğunu ifade eden Aytop, “Normal alışveriş, bireylerin temel ihtiyaçlarını karşılamak veya planlı ve kontrollü harcamalar yapmak amacıyla gerçekleştirdikleri, genellikle olumlu veya nötr duygularla ilişkili bir etkinliktir. Bu tür alışverişlerde kişi bütçe ve harcama sıklığı üzerinde kontrol sahibidir ve satın alma sonrasında pişmanlık nadiren görülür.” dedi.
Buna karşılık, alışveriş bağımlılığının, ihtiyaçtan bağımsız olarak ve plansız bir şekilde ortaya çıktığına işaret eden Aytop, “Bu şekilde alışveriş yapan kişiler genellikle harcama alışkanlıklarını sevdiklerinden gizledikleri için başlangıçta fark edilmeyebilirler. Ayrıca, alışveriş yapmak uğruna borçlansalar bile kendilerini varlıklı gösterebilirler. Hem fiziksel hem de çevrimiçi platformlarda alışveriş yapmak, hobiler veya sosyal etkinlikler yerine öncelik kazanabilir. Genellikle endişeli ve gergindirler ve birisi alışverişleri hakkında sorguya çekerse savunmaya geçer ve huysuz olurlar. Alışveriş kısa süreli haz ya da rahatlama yaratsa da yol açtığı maddi manevi problemler sebebiyle pişmanlık ve suçluluk duygularına; benlik algısının, öz değerin ve öz saygının olumsuz etkilenmesine yol açabilir.” açıklamasını yaptı.
Alışveriş bağımlılığı genellikle 20’li yaşların başında ortaya çıkıyor!
Kompulsif satın alma veya alışveriş bağımlılığının genellikle ergenlik sonu ile 20’li yaşların başında ortaya çıktığına değinen Emine Akın Aytop, “Ancak bazı çalışmalarda başlangıç yaşının 30’lu yaşlara kadar uzayabildiği de görülüyor.” dedi.
Birçok araştırmanın, bağımlılığının cinsiyete göre farklılık gösterebileceğini ortaya koyduğunu dile getiren Aytop, “Davranışsal bağımlılıklara yönelik yapılan araştırmalar, kadınların sosyal medya, yemek ve alışveriş bağımlılığına daha yatkın olduğunu gösteriyor. Buna karşılık erkeklerin oyun, seks ve kumar bağımlılığına daha yatkın olduğu belirtiliyor. Toplumsal cinsiyet perspektifinden bakıldığında, bu alandaki araştırmalar hâlen sınırlıdır ve kadın ve erkeğe yüklenen sosyal rollerin alışveriş davranışı üzerindeki etkileri yeterince incelenmemiştir.” diye konuştu.
Alışveriş davranışını gözlemlemek, bağımlılığı tetikleyen faktörleri fark ettiriyor!
İnsanların alışveriş bağımlılığına karşı kendi kendilerini gözlemlemeleri önerisinde bulunan Aytop, “Alışverişi ‘öncesi’, ‘sırası’ ve ‘sonrası’ olarak ayırıp, her aşamadaki olay, duygu, düşünce ve davranışları kaydetmek, bireyin kendi davranışını objektif olarak gözlemlemesini sağlar. Bu sayede kompulsif alışverişi tetikleyen ve sürdüren faktörler ile bu davranışın yol açabileceği psikososyal ve ekonomik etkiler fark edilebilir.” dedi.
Psikoterapi, kişinin yaşamının kontrolünü yeniden eline almasını sağlıyor!
Alışveriş bağımlılığı tedavi edilmediğinde, tıpkı diğer psikolojik rahatsızlıklar gibi, kişinin yaşamını pek çok yönden olumsuz etkileyebileceğine vurgu yapan Emine Akın Aytop, “Zamanla fiziksel, psikolojik, sosyal ve finansal sorunlara yol açabilir. Bu nedenle, bu süreçte psikolojik ve gerekirse psikiyatrik destek almak iyileşmenin en önemli adımlarındandır.” dedi.
Psikoterapinin, bireyin alışveriş bağımlılığıyla ilişkili bilişsel, duygusal ve davranışsal süreçlerini fark etmesine ve bu alanları daha işlevsel bir biçimde yeniden yapılandırmasına yardımcı olacağını aktaran Aytop, sözlerini şöyle tamamladı:
“Bu süreçte kişi, zorlu yaşam olayları karşısında daha sağlıklı ve etkili başa çıkma becerileri geliştirir; güçlü yönlerini fark ederek bunları amaca yönelik ve bilinçli bir şekilde kullanma kapasitesini artırır. Bu da kişinin yaşamının kontrolünü yeniden eline almasına ve gelişim odaklı bir bakış açısı geliştirmesine olanak tanır.
Dolayısıyla, psikoterapiyle birlikte alışveriş bağımlılığı ve bu sürece etki eden etmenler bütüncül bir biçimde ele alınarak, bireyin yaşamında istendik ve kalıcı değişimlerin temelleri atılmış olur.”
Genç Kadınlarda Kalp Krizi Tehlikesi Büyüyor: “Erkeklere Göre Daha Ölümcül Olabilir!”
Son yıllarda genç kadınlarda kalp ve damar hastalıklarında ve bu hastalıklara bağlı ölümlerde ciddi bir artış yaşanıyor. Araştırmalara göre, şu an 20 ile 44 yaş arasında olan kadınların üçte birinin 2050 yılında ciddi bir kalp damar hastalığına yakalanacağı öngörülüyor. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin, özellikle 55 yaş altındaki kadınların, kendi yaş grubundaki erkeklere kıyasla daha ölümcül kalp krizleri geçirme riski taşıdığını belirterek uyarıyor.
Sigara ve Şeker Hastalığı Kadın Kalbini Daha Çok Vuruyor
Genç kadınlarda kalp hastalıklarının artmasındaki en büyük sebeplerin başında obezite, yüksek tansiyon ve şeker (diyabet) hastalığının artık daha sık görülmesi geliyor. Prof. Dr. Süha Çetin, bu risklerin kadınların kalp ve damar sistemine erkeklerden çok daha büyük zararlar verdiğini belirtiyor. Örneğin, aynı yaş grubundaki bir kadın ve erkeği kıyasladığımızda, sigara içmek veya şeker hastası olmak kadının kalbinde daha ağır hasarlar bırakıyor. Aynı şekilde, kadınların tansiyon değerleri erkeklere göre daha düşük görünse bile, bu seviyeler kadınlarda kalp damar hastalıklarına zemin hazırlayabiliyor.
Hamilelik ve Hormonlar Kalbi Doğrudan Etkiliyor
Kadınların kalbini tehdit eden riskler sadece kilo veya tansiyonla sınırlı değil. Araştırmalar, kadınlara özgü durumların kalp sağlığı üzerinde tartışılmaz bir etkisi olduğunu gösteriyor. Prof. Dr. Çetin, 40 yaşından önce girilen erken menopozun ve hormonal yumurtalık sendromlarının bu riskler arasında olduğunu belirtiyor. Ayrıca, hamilelik döneminde ortaya çıkan gebelik şekeri veya gebelik zehirlenmesi gibi sorunlar ile lupus ve romatoid artrit gibi bağışıklık sistemini etkileyen romatizmal hastalıklar da kalp damar sağlığına büyük ölçüde zarar veriyor. Sadece Kadın Doğum Uzmanına Değil, Kalp Kontrolüne de Gidin
Özellikle 20-40 yaş arası kadınlar genel sağlık kontrollerini ihmal ediyor veya sadece kadın doğum uzmanlarına muayene olmakla yetiniyor. Oysa kalp sağlığını korumak için bazı temel değerlerin rutin olarak ölçülmesi ve şu seviyelerde tutulması şart:
Tansiyon değerleri 120/80 mmHg’nin üzerine çıkmamalıdır.
Kötü kolesterol olarak bilinen LDL değeri 100 mg/dL’nin altında olmalıdır.
Kilo kontrolü için vücut kitle indeksi 25’in altında tutulmalıdır.
Üç aylık ortalama kan şekeri (Hemoglobin A1c) 5,6 veya daha düşük olmalıdır.
Kadınların Şanslı Olduğu Bir Nokta Var
Bu değerleri normal seviyeye çekmek için doktor iş birliğiyle yaşam tarzını değiştirmek, kalp dostu beslenmek, zararlı alışkanlıklardan uzak durmak, kardiyo ve ağırlık egzersizleri yapmak gerekiyor. Prof. Dr. Çetin, bu noktada kadınlar için motive edici bir bilimsel gerçeği paylaşıyor: “Kalp krizi riskini belirgin şekilde düşürmek için, kadınların erkeklere önerilen fiziksel aktivitenin sadece yarısını yapması bile yeterli bir fayda sağlıyor”. Gizli Tehlikeleri Gösteren Gelişmiş Testleri İhmal Etmeyin
Prof. Dr. Çetin, kalp krizine yol açan damar tıkanıklıklarının yıllar içinde çok yavaş ve sessizce geliştiğini vurguluyor. Şikâyetler ortaya çıkmadan ve kriz kapıyı çalmadan önce riski belirleyebilmek için standart kan tahlillerinin ötesinde testler de bulunuyor. Bunlar arasında;
Damarlardaki kireçlenmeyi erkenden tespit eden bilgisayarlı tomografi
Özellikle menopozdan sonra tekrar ölçülmesi önerilen ve genetik bir kolesterol türü olan Lipoprotein (a) testi,
Vücuttaki gizli iltihabın ve dolayısıyla kalp hastalığı riskinin bir göstergesi olan CRP testi yer alıyor.
Prof. Dr. Çetin, genç kadınların vücutlarının verdiği sinyalleri ciddiye alması gerektiğini belirterek, bu ileri tetkiklerin hekim kontrolünde değerlendirilmesiyle hastalıkların kalıcı zarar vermeden durdurulabileceğini vurguluyor.
GÜÇLÜ KEMİKLER İÇİN 5 ÖNEMLİ ÖNERİ
Toplumda “sessiz hastalık” olarak adlandırılan osteoporoz (kemik erimesi), ilerleyen evrelere kadar belirti vermeden gelişebilen ve kırık riskini ciddi oranda artıran kronik bir iskelet hastalığıdır. Daviva Avcılar Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Prof. Dr. Demet Tekdöş Demircioğlu, 20 Ekim Dünya Osteoporoz Günü dolayısıyla kemik sağlığının korunması, risk faktörleri, erken tanı ve güncel tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.
Kemikler en küçük darbede kırılacak kadar hassaslaşır
Osteoporoz, kemik kütlesinin azalması ve kemik dokusunun yapısının bozulmasıyla seyreden ilerleyici bir hastalıktır. Canlı birer doku olan kemiklerde yapım ve yıkım hücreleri sürekli bir denge halinde çalışır. Ancak yaşlanma, hormonal değişimler ve yetersiz beslenme gibi etkenlerle bu denge bozulduğunda yıkım hızı yapımın önüne geçer ve kemikler en küçük darbelerde bile kırılacak kadar hassaslaşır. Araştırmalar, özellikle menopoz sonrası ilk 5 yılda kadınlarda kemik yoğunluğunun %20’ye kadar azalabildiğini göstermektedir.
Belirtiler ilerleyen evrelerde ortaya çıkıyor
Hastalık genellikle ilk aşamalarda hiçbir ağrı veya şikayet oluşturmaz. Bel ve sırt ağrısı, boy kısalması, kamburluk (kifoz) ve hafif düşmelerde meydana gelen kırıklar, hastalığın ilerlediği dönemlerde ortaya çıkan temel semptomlardır. Tanıda kullanılan standart yöntem ise Dual-Energy X-ray Absorptiometry (DXA) adı verilen kemik yoğunluğu ölçüm testidir. Ağrısız ve hızlı bir işlem olan DXA sayesinde kemik mineral yoğunluğu (T-skoru) belirlenerek osteopeni (ön evre) veya osteoporoz tanısı erken aşamada konulabilmektedir.
Sadece kadınları değil erkekleri de etkiliyor
Menopoz sonrası dönemde östrojen seviyesinin düşmesi nedeniyle osteoporoz 50 yaş üstü kadınlarda son derece sık görülür; Türkiye’de 50 yaş üstü kadınların yaklaşık üçte birinde bu tabloya rastlanmaktadır. Ancak sanılanın aksine osteoporoz yalnızca bir kadın hastalığı değildir. Testosteron düşüklüğü, sigara ve alkol kullanımı, hareketsizlik gibi etkenler nedeniyle 65 yaş üstü erkeklerde de ciddi oranda kemik erimesi riski bulunmaktadır. Aile öyküsünde kırık veya osteoporoz bulunan bireylerde ise risk %50’ye kadar artış göstermektedir.
Psikolojik boyutu ve yaşam kalitesine etkisi ihmal edilmemeli
Osteoporoz yalnızca fiziksel kısıtlılıklara yol açan bir kemik hastalığı olmayıp, hastaların psikolojik ve sosyal yaşamını da derinden etkileyebilmektedir. Sürekli ağrı korkusu, düşme endişesi ve kırık sonrası gelişen hareket kısıtlılığı; hastalarda bağımlılık hissi, sosyal izolasyon, özgüven kaybı, anksiyete ve depresyon riskini artırmaktadır. Araştırmalar osteoporoz tanısının yaşam kalitesinde %30’a varan düşüşlere yol açabildiğini göstermektedir. Bu nedenle tedavi sürecinde yalnızca kemik sağlığına odaklanılmamalı; destek grupları, psikolojik danışmanlık, mindfulness ve nefes egzersizleri gibi ruhsal dayanıklılığı artıran yaklaşımlarla hastaların bütüncül yaşam konforu da korunmalıdır.
Güçlü kemikler için günlük yaşamda alınabilecek önlemler:
Erken yaşlardan itibaren doğru yaşam alışkanlıklarını benimsemek, ileri yaşlarda oluşabilecek kırık riskine karşı en güçlü kalkandır.
Kalsiyum Alımına Özen Gösterin: Yetişkinlerin günlük 1000–1200 mg kalsiyum ihtiyacı bulunmaktadır. Süt, yoğurt, peynir ve yeşil yapraklı sebzeler kalsiyum bakımından zengindir.
D Vitamini Dengenizi Koruyun: Kalsiyumun emilimi için şart olan D vitamini için ise günde 15–20 dakika güneş ışığından faydalanmak büyük önem taşır.
Düzenli Egzersiz Yapın: Yürüyüş, hafif ağırlık antrenmanları ve merdiven çıkmak kemik yapımını doğrudan destekler. Haftada en az 150 dakika orta düzeyde egzersiz yapılması önerilmektedir.
Zararlı Alışkanlıklardan Uzak Durun: Sigara kemik yapıcı hücrelerin aktivitesini baskılarken, alkol kalsiyum emilimini düşürerek kemik erimesini hızlandırabilmektedir.
Kemik Ölçümlerinizi İhmal Etmeyin: Kemik sağlığını korumak için yaşa ve risk faktörleri değerlendirmesine göre kemik ölçümü yaptırmak çok önemlidir.
Tedavide hedef kemik kaybını durdurmak ve kırıkları önlemek
Osteoporoz tedavisinde amaç mevcut kemik yoğunluğunu korumak, yıkımı yavaşlatmak ve kırık riskini minimuma indirmektir. Tedavi sürecinde kemik yıkımını yavaşlatan ilaçların yanı sıra gerekli görülen durumlarda biyoteknolojik tedaviler uygulanabilmektedir. İlaç tedavisine ek olarak kalsiyum ve D vitamini takviyeleri, dengeli protein alımı, kas gücünü artıracak fizyoterapi ve denge egzersizleri hastaların yaşam kalitesini artırmada ve düşme riskini azaltmada kritik rol oynar.
Erken tanı ve doğru planlama sayesinde osteoporozun etkileri kontrol altına alınabilmekte; 50 yaş üzerindeki kadınların ve 65 yaş üzerindeki erkeklerin rutin kemik yoğunluğu taramalarını aksatmamaları gerekmektedir.
MEME ONARIMINDA DOĞRU SANILAN 6 YANLIŞ!
Meme kanserinde erken tanının önemine dikkat çekmek amacıyla her yıl Ekim ayında çeşitli farkındalık çalışmaları gerçekleştiriliyor. Acıbadem Sağlık Grubu da bu yıl “Seven fark eder” mesajıyla yeni bir farkındalık kampanyası başlatıyor. Kampanyada, sevmenin aynı zamanda fark etmek, önemsemek ve harekete geçmek anlamına geldiği vurgulanıyor. Acıbadem, Ekim ayı boyunca; toplumun dikkatini erken teşhise çekmenin yanı sıra meme kanserinin tanı ve tedavisi konusunda bilgilendirme çalışmaları da yapıyor. Bu kapsamda Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Bülent Saçak, meme onarımı ameliyatları hakkında bilgi veriyor.
Dünya genelinde kadınlarda görülme sıklığı artan meme kanserinde, meme onarımı, günümüzde bütüncül tedavinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Buna karşın; toplumda ve hastalar arasında dolaşan kulaktan dolma, eksik veya hatalı bilgiler pek çok kadının meme onarımı seçeneğinden haberdar olmamasına, bu imkana erişememesine veya gereksiz endişeler yaşamasına yol açabiliyor.
Acıbadem Ataşehir Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Bülent Saçak “Meme kanserinde cerrahi müdahaleler neticesinde yaşanan doku kaybı, tedavinin ardından derin bir eksiklik hissi yaratarak psikolojik iyileşme sürecini gölgelemektedir. Tam da bu noktada devreye giren meme onarımı, yalnızca fiziksel bir tamamlama işlemi değil; kadının özgüvenini, beden bütünlüğünü ve yaşam enerjisini yeniden kazanmasında hayati bir köprü görevi üstlenmektedir. Bu nedenle meme kanseriyle mücadelede bütüncül iyileşmenin anahtarı, kulaktan dolma önyargılardan arınmak ve doğru bilgiye ulaşmaktan geçmektedir” diyor.
Prof. Dr. Bülent Saçak, meme onarımında doğru sanılan 6 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.
Meme onarımı estetik bir tercihtir: YANLIŞ!
DOĞRUSU: Meme onarımı estetik amaçlı yapılan bir işlem değildir; meme kanseri tedavisinin ardından hastanın vücut bütünlüğünü yeniden sağlamayı amaçlayan rekonstrüktif cerrahinin önemli bir parçasıdır. Beden algısı, psikososyal iyilik hali ve yaşam kalitesi üzerinde önemli ve defalarca kanıtlanmış olumlu etkileri bulunmaktadır.
Meme onarımı sadece silikon implantlarla yapılır: YANLIŞ!
DOĞRUSU: Meme onarımında implantlar seçeneklerden sadece biridir. Uygun hastalarda karın, uyluk veya vücudun başka bölgelerinden alınan hastanın kendi dokuları kullanılarak, mikrocerrahi yöntemlerle yeni bir meme oluşturulabilir. ‘Öz doku ile meme onarımı’ olarak adlandırılan bu yöntemler, uygun hastalarda doğal ve dengeli bir görünüm ve his açısından çok başarılı sonuçlar sağlayabilir. Ayrıca öz doku hastayla birlikte yaşlanır, kilo değişikliklerine daha doğal uyum gösterebilir ve özellikle uzun dönem değerlendirildiğinde kalıcı ve doğal sonuçları nedeniyle önemli avantajlar sunar.
Meme onarımı kanser nüksünü gizler: YANLIŞ!
DOĞRUSU: Meme onarımı, meme kanserinin tekrar ortaya çıkmasını gizleyen veya hastanın onkolojik takibini engelleyen bir işlem değildir. Hastalar ameliyat sonrasında onkoloji ve meme cerrahisi ekiplerinin belirlediği takip programlarına devam eder. Rekonstrüksiyon planlanırken de hastanın kanser tedavisi ve gelecekteki takip gereksinimleri mutlaka göz önünde bulundurulur. Yapılan bilimsel araştırmalar, meme onarımının uygun hastalarda güvenle uygulanabileceğini ve kanser tedavisinin önemli bir tamamlayıcısı olduğunu desteklemelidir.
Meme onarımı mutlaka kanser ameliyatından sonraya ertelenmelidir: YANLIŞ!
DOĞRUSU: Meme onarımı birçok hastada mastektomi ile aynı ameliyatta, yani ‘eş zamanlı meme onarımı’ şeklinde gerçekleştirilebilir. Ancak her hasta için en doğru zamanlama aynı değildir. Tümörün özellikleri, uygulanacak onkolojik tedaviler, radyoterapi gereksinimi, hastanın genel sağlık durumu ve tercihleri birlikte değerlendirilmelidir. Bazı hastalarda eş zamanlı, bazı hastalarda ise aşamalı onarım en doğru seçenek olabilir.
Silikon meme implantları meme kanserini tetikler: YANLIŞ!
DOĞRUSU: Prof. Dr. Bülent Saçak “Silikon meme implantlarının meme kanserine neden olduğunu gösteren bilimsel bir kanıt bulunmamaktadır. Bununla birlikte implantların tamamen risksiz olduğu da düşünülmemelidir. Kapsül kontraktürü, enfeksiyon veya implantla ilişkili diğer komplikasyonlar görülebilir; ayrıca bazı implant türleriyle ilişkili çok nadir hastalıklar tanımlanmıştır. Bu nedenle implant seçimi, olası riskler ve uzun dönem takip süreci hasta ile ayrıntılı olarak değerlendirilmelidir” diyor.
Meme onarımından sonra iyileşme süreci çok ağırdır: YANLIŞ!
DOĞRUSU: İyileşme süresi uygulanan rekonstrüksiyon yöntemine ve hastanın özelliklerine göre değişir. Günümüzde gelişmiş cerrahi ve mikrocerrahi teknikler, etkin ağrı kontrolü ve ameliyat sonrası hızlandırılmış iyileşme protokolleri sayesinde hastalar daha erken hareket edebilmekte ve günlük yaşamlarına daha kontrollü ve hızlı bir biçimde dönebilmektedir.
Saç büyümesine yönelik bitkisel eksozom teknolojisine TÜRKPATENT En İyi Ulusal Buluş Ödülü
Yeditepe Üniversitesi’nde ananas, sarımsak ve nar kaynaklı bitkisel eksozomlar kullanılarak geliştirilen ve deri hücrelerinin canlılığı ile saç büyümesine ilişkin biyolojik süreçleri desteklemeyi amaçlayan teknoloji, Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) tarafından “En İyi Ulusal Buluş Ödülü”ne değer görüldü.
Hücreler arası biyolojik mesaj taşıyıcı doğal yapılar olan eksozomlardan yola çıkılarak gerçekleştirilen buluş, laboratuvardaki bilimsel aşamaların ardından patentli ve ticari bir ürüne dönüştü. Buluşa ilişkin açıklamada bulunan Prof. Dr. Fikrettin Şahin, “Bu ürün, dünyada bitkisel eksozomdan elde edilmiş kozmetik amaçlı ilk saç dökülmesini önleyen ve saç çıkmasını destekleyen üründür” dedi.
Yeditepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Genetik ve Biyomühendislik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Fikrettin Şahin ile öğretim üyesi Doç. Dr. Pakize Neslihan Candangelen tarafından geliştirilen “Deri Hücrelerinin Canlılığını ve Saç Çıkartma Kapasitelerini Arttırması için Bitkisel Eksozomların Kullanımı” başlıklı buluş, TÜRKPATENT En İyi Ulusal Buluş Ödülü’ne değer görüldü.
‘Bitkisel Eksozomlardan Yeni Formüller Geliştirdik’
Araştırmanın çıkış noktasını anlatan Prof. Dr. Fikrettin Şahin, eksozomların hücreler arasında iletişim kurulmasını sağlayan, biyolojik mesajları taşıyan nanoveziküller (kesecikler) olduğunu söyledi. Bitkilerden elde edilen bu yapıların farklı alanlarda kullanılabileceğini değerlendirdiklerini belirten Şahin, “Biz rejeneratif tıp, yani hücre ve dokuların yenilenmesi üzerine çalışıyoruz. Bitkilerden elde edilen eksozomları ayrıştırıp saflaştırarak yeni formülasyonlar geliştirebileceğimizi düşündük” dedi.
Bu amaçla ananas, sarımsak ve nar başta olmak üzere farklı bitkilerden eksozomlar elde ettiklerini aktaran Şahin, “Bu yapıların, farklı kombinasyonlarla inceleyerek saç kökü hücrelerini canlandırma ve saçın yeniden oluşumuyla ilişkili süreçleri destekleme potansiyeli olup olmadığını araştırdık. Laboratuvar çalışmalarında elde ettiğimiz sonuçların ardından özel bir formülasyon geliştirdik, iyileştirdik ve patent sürecini tamamladık. Bugün artık ticari ürün haline geldi. Çok mutluyuz. Bu ürün de dünyada kendi alanında içerik olarak bitkisel eksozomdan elde edilmiş ilk kozmetik amaçlı saç dökülmesini önleyen ve saç çıkmasını destekleyen bir üründür” dedi.
‘Bilimsel Bir Fikrin Ürüne Dönüşmesi Önemli’
Bir buluşun ortaya çıkması için ekip çalışması, güçlü laboratuvar altyapısı ve finansal kaynakların birlikte bulunması gerektiğini vurgulayan Şahin, araştırma sürecinin laboratuvarla sınırlı kalmadığını belirtti. Şahin, “Ar-Ge tamamlandıktan sonra ürün geliştirmek, üretim kapasitesini artırmak ve seri üretime geçmek gerekiyor. Bunun için pilot üretim altyapıları ve güçlü üniversite-sanayi iş birlikleri önemli. Patent ve gerekli ruhsatlandırma süreçlerinin ardından ürünün pazara sunulması mümkün oluyor” ifadelerini kullandı.
Şahin, bitkisel eksozomların gelecekte kozmetik ürünlerin yanı sıra farklı biyoteknolojik uygulamalarda da değerlendirilebileceğini belirtti.
‘Gıda Sektöründe Kullanılabilir’
Nanoveziküllerin gelecekte farklı teknolojilerde de kullanılabileceğini düşündüğünü belirten Prof. Dr. Şahin, “Aynı zamanda medikal cihaz ürünleri ve yeni nesil rejeneratif tıp ilaçlarının üretilmesinde başarıyla kullanılacağını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
Gıda sektöründe de kullanım potansiyeli bulunduğunu belirten Prof. Dr. Şahin, “Özellikle yeni nesil takviye edici ürünlerin geliştirilmesinde kullanılabilir. Bunlar sadece gıdaya yönelik değil, fonksiyonel gıdalar olarak veya ‘drug food’ olarak isimlendirilen, yani gıdayı kullanarak çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasını engellemeye yönelik, koruyucu tıp dediğimiz alanda da kullanılabilir” diye konuştu.
“Onlarca Bitki Arasından Seçim Yapıldı”
Araştırmanın özel bir formülasyon geliştirilmesiyle sonuçlandığını belirten Doç. Dr. Pakize Neslihan Candangelen ise onlarca bitki arasından yapılan seçimlerin, farklı kombinasyonların ve özel dozların bilimsel çalışmalarla değerlendirildiğini söyledi.
Eksozomları “hücrelerin sosyal medyası” olarak tanımlayan Candangelen, bu yapıların hücreler arasındaki iletişimde rol oynayan doğal yapılar olduğunu söyledi. Araştırmada önce saç hücreleri üzerinde laboratuvar çalışmaları yürüttüklerini belirten Candangelen, “Laboratuvarda saç hücreleri üzerinde sonuçlarımızı aldık ve bu sonuçlardan yola çıkarak etki çalışmalarını yaptık. Bu çalışmalar neticesinde patent süreçlerine devam ettik” diye konuştu.
Çalışmanın bir hipotezle başladığını ve bilimsel araştırmalar sonucunda somut bir ürüne dönüştüğünü vurgulayan Candangelen, “Laboratuvarda ortaya çıkan bir fikrin geliştirilerek insanların ulaşabileceği bir ürüne dönüşmesi önemli. Bu süreci Yeditepe Üniversitesi laboratuvarlarında gerçekleştirdik” dedi.
DEĞİŞEN YAŞAM KOŞULLARI KADINLARIN BESLENME İHTİYAÇLARINI DA DEĞİŞTİRİYOR
Değişen beslenme alışkanlıkları ve yoğun yaşam temposu, günlük beslenmede vitamin ve mineral alımını önemli hale getiriyor. Kadınların yaşamın farklı dönemlerinde değişebilen beslenme ihtiyaçları da bu noktada öne çıkıyor. Bu ihtiyaçlar doğrultusunda geliştirilen Ultra Woman’ın formülünde vitamin, mineral ve bitkisel bileşenler yer alıyor. Talya Bitkisel, erkeklere yönelik geliştirdiği Ultra Man’ın ardından kadınlara yönelik geliştirdiği Ultra Woman ile takviye edici gıda ürün portföyünü genişletiyor.
Günlük beslenme düzeninin yeterli ve dengeli olması vücudun normal fonksiyonlarının sürdürülmesinde önemli bir rol oynarken, günlük yaşam koşulları beslenme alışkanlıklarının değişmesine neden olabiliyor. Kadınların yaş ve yaşam dönemlerine bağlı olarak farklılaşabilen besin öğesi ihtiyaçları da bu alandaki ürün çeşitliliğini gündeme getiriyor. Ultra Woman, 11 yaş ve üzeri kadınların günlük kullanımına yönelik olarak bu çerçevede sunuluyor.
VİTAMİN VE MİNERALLER FARKLI VÜCUT FONKSİYONLARINA KATKI SAĞLIYOR
Ultra Woman’ın formülünde B6, B12 ve D vitaminleri, folik asit ile çinko bulunuyor. B6 ve B12 vitaminleri ile folik asit yorgunluk ve bitkinliğin azalmasına katkıda bulunurken, B6 ve B12 vitaminleri normal enerji oluşum metabolizmasına da katkı sağlıyor. B6 vitamini ayrıca sinir sisteminin normal işleyişine katkıda bulunuyor.
Formülde yer alan B12 vitamini normal kırmızı kan hücresi oluşumuna, folik asit ise normal kan oluşumuna katkı sağlıyor. Çinko ile B6, B12 ve D vitaminleri bağışıklık sisteminin normal fonksiyonuna katkıda bulunurken, D vitamini normal kemiklerin ve dişlerin korunmasına katkı sağlıyor.
BİTKİSEL BİLEŞENLERİ DE İÇERİYOR
60 tabletlik ambalajıyla sunulan Ultra Woman’ın formülünde vitamin ve minerallerin yanı sıra hayıt ekstresi, üzüm çekirdeği ekstresi, inositol ve hyalüronik asit yer alıyor. Böylece ürün, vitamin ve mineral içeriğini farklı bitkisel bileşenlerle bir arada sunuyor.
PANKREAS KANSERİNİ İŞARET EDEN BU 6 BELİRTİYİ ÖNEMSEYİN!
Erken dönemde belirti vermeden ilerleyebilen pankreas kanseri çoğunlukla başka bir hastalık için doktora gidildiğinde ortaya çıkıyor. Genetik faktörler, ileri yaş ve sigara kullanımı kişide risk faktörünü artırabiliyor. En önemli belirtileri arasında sarılık, açıklanamayan kilo kaybı, karın ve sırt ağrısı bulunan pankreas tümörlerinde erken tanı tedavide önemli katkı sağlıyor. Tümörün evresine ve hastanın sağlık durumuna göre planlanan tedavilerde günümüzde uygulanmaya başlanan robotik cerrahi yöntemler erken iyileşme sağlayarak hastanın konforunu önemli ölçüde artırıyor. Memorial Şişli Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Emin Köse, pankreas tümörlerinin türleri, belirtileri, risk faktörleri ve güncel tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.
Pankreas hem sindirim hem de kan şekeri kontrolünde görev alıyor
Midenin arkasında, karın boşluğunun üst bölümünde yer alan pankreas, sindirim sisteminin ve hormon dengesinin önemli organlarından biridir. Pankreasın dış salgı işleviyle üretilen enzimler, besinlerin özellikle yağ, protein ve karbonhidratların sindirilmesine yardımcı olmaktadır. İç salgı işleviyle üretilen insülin ve glukagon gibi hormonlar ise kan şekeri düzeyinin düzenlenmesinde rol oynamaktadır. Pankreasta gelişen tümörler, hücrelerin kökenine ve özelliklerine göre farklı gruplara ayrılmaktadır. Ekzokrin tümörler, pankreasın sindirim enzimlerini üreten hücrelerinden veya kanallarından kaynaklanmaktadır ve pankreas kanserlerinin büyük bölümünü oluşturmaktadır.
Pankreas tümörleri çoğu zaman başka hastalık için doktora gidildiğinde ortaya çıkıyor
Pankreasın karın boşluğunun derininde yer alması ve erken evrede belirgin şikâyetlere yol açmaması, hastalığın tanısını güçleştirebilmektedir. Belirtiler tümörün pankreasın baş, gövde veya kuyruk bölümünde yerleşmesine, büyüklüğüne ve çevre dokularla ilişkisine göre değişmektedir. Pankreas tümörlerinde dikkat edilmesi gereken başlıca belirtiler şunlardır:
- Sarılık: Ciltte ve göz aklarında sararma, idrar renginde koyulaşma, dışkı renginde açılma ve kaşıntı görülebilmektedir. Özellikle pankreasın baş kısmındaki tümörler safra kanalına baskı yaparak sarılığa neden olabilmektedir.
- Karın ve sırt ağrısı: Üst karın bölgesinde başlayan ve sırta yayılabilen, devamlılık gösteren veya giderek artan ağrılar ortaya çıkabilmektedir.
- İstem dışı kilo kaybı: Beslenme düzeninde belirgin bir değişiklik olmaksızın kilo kaybı ve iştahsızlık gelişebilmektedir.
- Sindirim sorunları: Şişkinlik, bulantı, hazımsızlık ve dışkılama alışkanlıklarında değişiklik görülebilmektedir.
- Halsizlik ve yorgunluk: Hastalığa eşlik eden metabolik değişiklikler ve beslenme sorunları kişinin günlük yaşamını etkileyebilmektedir.
- Kan şekeri değişiklikleri: Daha önce diyabet tanısı bulunmayan kişilerde yeni başlayan diyabet veya mevcut diyabette kan şekeri kontrolünün bozulması, özellikle başka belirtilerle birlikte ortaya çıktığında değerlendirilmesi gereken bir durumdur.
Sigara kullanımı ve ileri yaş pankreas kanseri riskini artırıyor
Genetik faktörler, ileri yaş, yaşam tarzı ve sigara kullanımı kişide pankreas tümörü riskini artırmaktadır. Ayrıca kronik pankreatit, obezite ve diyabet de riski artırmaktadır. Pankreas tümörlerinin tanı ve tedavi planlaması, hastanın şikâyetlerine ve tıbbi öyküsüne göre planlanmaktadır. Fizik muayene ve kan testlerinin ardından, klinik gereklilik doğrultusunda bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme (MR) ve endoskopik ultrasonografi gibi yöntemlerden yararlanılabilmektedir. Kan testleri, karaciğer ve safra yollarının durumunu değerlendirmeye yardımcı olurken bazı hastalarda CA 19-9 gibi tümör belirteçleri de incelenmelidir. Ancak bu belirteçler tek başına kanser tanısı koymak için yeterli değildir. Gerekli görülen durumlarda endoskopik ultrasonografi eşliğinde biyopsi yapılarak dokudan örnek alınabilmektedir. Tanı aşamasında yalnızca tümörün varlığının belirlenmesi değil, türünün, büyüklüğünün, çevre damarlarla ilişkisinin ve uzak organlara yayılımının değerlendirilmesi de önem taşımaktadır.
Tümörün yerine göre farklı cerrahi yöntemler uygulanıyor
Pankreas cerrahisinde uygulanacak ameliyatın tipi, tümörün pankreasın hangi bölümünde yer aldığına ve çevre dokularla ilişkisine göre belirlenmektedir. Pankreasın baş bölümündeki tümörlerde Whipple ameliyatı uygulanmaktadır. Bu işlemde pankreasın başı ile birlikte safra yolunun bir bölümü, onikiparmak bağırsağı ve gerekli görülen diğer komşu dokular çıkarılmaktadır. Pankreasın gövde veya kuyruk bölümündeki tümörlerde ise distal pankreatektomi adı verilen, pankreasın ilgili bölümünün çıkarılmasını içeren cerrahi yöntem tercih edilebilmektedir. Hastalığın özelliklerine göre dalağın alınması da gerekebilmektedir. Bazı özel durumlarda pankreasın tamamının çıkarılması, yani total pankreatektomi gündeme gelebilmektedir. Bu ameliyatın ardından insülin üretimi ve sindirim enzimi işlevleri için ömür boyu tıbbi destek gerekmektedir. Dolayısıyla cerrahi yöntemin belirlenmesinde tümörün tamamen çıkarılabilmesi kadar, ameliyat sonrasında hastanın yaşamını nasıl sürdüreceği de dikkate alınmaktadır. Pankreas cerrahisi, önemli damarlarla yakın komşuluk ve sindirim sisteminin yeniden yapılandırılması gerekliliği nedeniyle ileri uzmanlık ve deneyim gerektiren ameliyatlar arasında yer almaktadır. Bazı hastalarda tümörün çevre damarlarla ilişkisi nedeniyle doğrudan ameliyat mümkün olmayabilmektedir. Bu hastaların bir bölümünde, onkolojik ilaç tedavileri uygulandıktan sonra yeniden değerlendirme yapılarak cerrahi seçeneği tekrar ele alınabilmektedir. Ancak bu yaklaşım her hasta için uygun değildir; karar, hastalığın yaygınlığı ve tedaviye verdiği yanıt doğrultusunda verilmelidir.
Hastaya özel uygulanan robotik cerrahi tedavi konforunu artırıyor
Cerrahi teknolojilerdeki gelişmeler, pankreas ameliyatlarında da farklı uygulamaların değerlendirilmesine olanak sağlamaktadır. Geleneksel açık cerrahinin yanı sıra uygun hastalarda laparoskopik veya robotik cerrahi yöntemler kullanılabilmektedir. Robotik cerrahinin uygun hastalarda daha küçük kesilerle uygulanabilmesi; ameliyat sonrası ağrının azalmasına, iyileşme sürecinin kolaylaşmasına ve erken taburcu olma imkanı sunmaktadır. Bununla birlikte, bu avantajlar hastanın durumuna ve uygulanan ameliyatın kapsamına göre değişmektedir. Robotik yöntem her pankreas tümöründe ve her merkezde uygulanamamakta; ameliyatın güvenliği, tümörün tamamen çıkarılabilmesi ve cerrahi ekibin deneyimi yöntem seçiminde belirleyici olmaktadır. Pankreas tümörlerinde cerrahi tedavinin temel hedefi, uygun hastalarda tümörün güvenli biçimde tamamen çıkarılması ve hastalığın kontrol altına alınmasına katkı sağlanmasıdır. Bu nedenle cerrahi yöntem seçilirken yalnızca teknolojik olanaklar değil, hastalığın biyolojik özellikleri, tedavinin olası yararları ve riskleri ile hastanın genel durumu birlikte değerlendirilmektedir. Dünyada sadece seçkin merkezlerde uygulanabilen robotik pankreas ameliyatları ülkemizde de uygulanabilmekte ve tecrübeli ekipler ile yüz güldürücü sonuçlara ulaşılmaktadır.
📢 Haberle İlgili Bildirim & Paylaşım
Haberi WhatsApp'ta paylaşabilir, düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni haber paylaşabilirsiniz.







