
Şükran borcu, kendi ülkeni inkâr değildir. Tabii ki madalyonun diğer yüzü de vardır.
İki kökten oluşmuş bir hayat: Köklerden güç ve imkânlardan ufuk doğar.
Kendi ülkem beni ayakta tuttu, Hollanda beni ileri taşıdı.
Her göçmenin aidiyet ve şükran borcu ödeme içgüdüsü farklı olabilir.
Bir yanda Anadolu’nun sıcak ve sert toprağı, diğer yanda Hollanda’nın düzenli ve emekle şekillenmiş manzarası. İki farklı coğrafya, iki farklı ruh hali ama tek bir hayat yolculuğu. Köklerden gelen dayanıklılıkla, imkânların açtığı ufkun buluştuğu bir denge.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Yukarıdaki başlıklarda anlatılanlar, bu satırları okuyan pek çok göçmenin hayatına yabancı değildir. Çünkü bu hikâye, tek bir kişinin yaşadıklarından ibaret değildir. İçinde yolculuk, arayış, uyum, kırılganlık ve direnç vardır. Göçmen okur, bu yazıyı okurken kendini yalnızca bir “ben” olarak değil, ortak bir hafızanın parçası olan bir “biz” olarak da görebilir. Kimi satırlarda kendi geçmişini, kimi satırlarda hâlâ içinde taşıdığı soruları ve duyguları bulabilir. Bu nedenle bu yazı, bireysel bir anlatıdan çok, paylaşılan bir hayat tecrübesinin sesi olarak okunmalıdır.
Bazı hayatlar tek bir coğrafyada başlamaz.
Bazı kimlikler tek bir toprağın diliyle anlatılamaz.
İnsan bazen bir ülkenin çocuğu olarak doğar ama başka bir ülkede insan olmayı öğrenir.
Kökler, nereden geldiğimizi fısıldar; imkânlar ise nereye gidebileceğimizi öğretir.
Bu yazı, tam da bu iki gerçeğin kesiştiği yerde duran bir hayatın hikâyesidir. Aynı zamanda göçün, kimliğin ve aidiyetin çağımızdaki anlamına dair sessiz ama derin bir tanıklıktır.
SABIRLA YOĞRULMUŞ BİR KİMLİK
Köklerim Asya’da, Türkiye’nin güneşiyle sertleşmiş, yoksunlukla olgunlaşmış topraklarda atıldı. Gücün kolay kazanılmadığı, sabrın ve direncin, hayatın doğal bir parçası olduğu bir coğrafyada başladı benim hikâyem.
Orası bana eğilmeyi ama kırılmamayı öğretti. Hayatın her zaman adil olmadığını, gücün çoğu zaman sessizce biriktirildiğini orada öğrendim.
Kimliğimin omurgası ve hafızamın en derin katmanları o topraklarda şekillendi.
DÜZENİN VE İMKÂNLARIN ÖĞRETTİKLERİ
Ama bu hikâye orada kalmadı. Çünkü arada Hollanda vardı. Bana sadece bir ülke değil, bir imkânlar dünyası açan bir ülke. Büyümek için alan tanıyan, öğrenmeyi bir lütuf değil hak sayan, düşmeyi ayıp değil hayatın parçası olarak gören bir düzen.
Burada fırsatlar, soyut vaatler olarak havada asılı durmadı. Cesaret eden, emek veren ve sorumluluk alan herkes için somut ve dokunulabilir hale geldi.
Hollanda bana eğitim verdi, çalışma hakkı verdi ve hukukla korunmanın ne demek olduğunu öğretti. Daha da önemlisi, bireyin değerli olduğu bir toplumsal düzenle tanıştırdı. Farklılıkların bastırılmadığı, tartışılabildiği ve eleştirinin düşmanlık sayılmadığı bir iklimde düşünmeyi öğrendim. Bu ülke bana özgüven kazandırdı ama aynı zamanda ağır bir sorumluluk da yükledi. Çünkü burada özgürlük, başkasının özgürlüğüyle birlikte var oluyordu.
Köklerim bana dayanıklılığı verdi.
Hollanda bana imkânları sundu.
Biri beni ayakta tuttu, diğeri beni ileriye taşıdı.
İki dünya arasında duruyorum. Ama bu bir arada kalmışlık değil. Bir tercih yapma zorunluluğu hiç olmadı benim için. Aksine, bağ kurma iradesi oldu. Kültürler arasında, kuşaklar arasında ve geçmişle gelecek arasında köprü olma çabası. Nereden geldiğimi inkâr etmeden, nereye yürüdüğümün bilinciyle yol almaktır bu.
Saygıyı geçmişime, sorumluluğu geleceğime borç bilerek yaşamaktır.
Bu dengeyi kurabilmek, kendiliğinden olan bir şey değildir. Zaman, sabır ve bilinç ister. Göçmen için asıl sınav, ne geçmişine sığınıp bugünü reddetmek ne de bugüne tutunup geçmişini inkâr etmektir. Ayakta kalmanın yolu, kökleriyle barışık ama geleceğe açık bir duruş geliştirebilmektir. Bu da ancak kendini sürekli yeniden tanımlamaya cesaret edenlerle mümkündür.
AİDİYET VE ŞÜKRAN ARASINDA BİR YOLCULUK
Bu noktada Hollanda’yı sadece imkânların ülkesi olarak anlatmak eksik kalır. Çünkü her güçlü sistemin görünmeyen yüzleri vardır. Işığın güçlü olduğu yerde gölge de derindir. Hollanda düzenin, refahın ve güvenin ülkesi olarak haklı bir üne sahiptir. Kuralları işler, kurumları güçlüdür ve bireyi koruyan bir sistem üzerine kuruludur. Ancak bu düzen, zamanla insan üzerinde farklı bedeller de yaratır.
Hayat son derece planlıdır. Bu planlılık güven verir ama aynı zamanda insanı sıkıştırır. Her şey saatle, randevuyla ve takvimle ilerler. Spontane olmak zorlaşır. Hayat akar ama çoğu zaman soğuk ve mesafeli bir nehir gibi. Toplumsal ilişkiler naziktir, saygılıdır ama derin bağlar zaman ister. Göçmen kökenli biri için bu durum, kalabalıklar içinde yalnız hissetmeye yol açabilir. İnsan kendini güvende hisseder ama her zaman ait hissedemeyebilir.
Eşitlik iddiası güçlüdür ama pratikte her zaman aynı hızda işlemez. Fırsatlar vardır fakat herkesin o fırsatlara aynı kapıdan girdiğini söylemek zordur. İsimler, aksanlar ve kökenler bazen görünmez bir duvar örer. Açık bir ayrımcılık yaşanmaz belki ama sürekli kendini ispat etme ihtiyacı hissedilir. Bu, insanı yavaş yavaş yoran bir yüktür.
Refah sistemi güçlüdür ama bireyi yalnızlaştırma riski de taşır. Devlet vardır, kurumlar vardır ve sistem sizi korur. Ancak bu koruyucu yapı, toplumsal dayanışmayı zaman zaman zayıflatır. İnsanlar birbirine değil, sisteme yaslanır. Yardımlaşma kurumsallaşırken insani temas geri planda kalabilir. Her şey doğrudur ama her şey sıcak değildir.
Bir de duygularla kurulan mesafe vardır. Ölçülülük ve kontrol önemlidir. Coşku, yüksek ses ve duygusal taşkınlık, çoğu zaman garipsenir. Duygularını daha açık yaşayan insanlar için bu durum içsel bir baskıya dönüşebilir. İnsan kendini ifade ederken bile ölçmek zorunda kalır.
Kısacası Hollanda insana çok şey verir ama karşılığında uyum ister. Düzen sunar ama esnekliği sınırlıdır. Özgürlük vadeder ama bu özgürlüğün dili sessizdir. Burada yaşamak, güçlü bir zihinsel denge gerektirir. Kendi kimliğini koruyarak bu sistemin içinde var olmak, zamanla öğrenilen bir sanattır.
Belki de Hollanda’nın en büyük çelişkisi şudur.
İnsana ayakta durmayı öğretir ama sarılmayı öğretmez.
Güçlü olmayı destekler ama bazen kırılganlığa alan açmaz.
İşte bu yüzden bu hikâye sadece bir bireyin anlatısı değildir.
İki kökten doğan ama tek bir yola yürüyen bir hayatın sesi olarak okunmalıdır.
Köklerinden aldığı güçle ayakta duran, Hollanda’nın sunduğu özgürlük ve adalet duygusuyla ilerleyen bir yolculuk.
Kendisi için değil, kendisinden daha büyük bir bütün için üretmeye, inşa etmeye ve katkı sunmaya yönelen bir hayat.
İki farklı dünyanın bir araya geldiğinde nasıl bir güç üretebildiğinin sessiz ama derin bir ifadesi.
Köken ve aidiyetle, şükran borcu arasında kurulan bir denge.
MADALYONUN TERS YÜZÜ: AYRIMCILIK ÇOĞU ZAMAN YÜKSEK SESLE YAPILMAZ. GÖZLE GÖRÜLÜR DEĞİLDİR. KAPIYI YÜZÜNÜZE ÇARPMAZ AMA KAPININ BİRAZ DAHA GEÇ AÇILDIĞINI HİSSEDERSİNİZ.
Düzenli görünen bir ülkede, geride kalan sessiz izler. Bozulmuş mekânlar, boş alanlar ve görünmeyen yaralar. Refahın, güvenin ve sistemin gölgesinde kalan insan hikâyeleri.
Her madalyonun bir de ters yüzü vardır.
Hollanda’nın sunduğu düzen, refah ve güven duygusu ne kadar gerçekse, bu düzenin içinde insanın zaman zaman hissettiği eksiklik de o kadar gerçektir.
Bu ülkede ayrımcılık çoğu zaman yüksek sesle yapılmaz.
Gözle görülür değildir.
Kapıyı yüzünüze çarpmaz ama kapının biraz daha geç açıldığını hissedersiniz.
İsimler, aksanlar ve kökenler açıkça söylenmez ama satır aralarında varlığını hissettirir.
İnsan, kendisini sürekli ispat etme ihtiyacıyla yaşar.
Yeterince iyi olmak yetmez, biraz daha iyi olmak zorundaymışsınız gibi.
Göçmen için bu görünmez baskı, yıllar geçse de tam olarak kaybolmaz.
Ne kadar entegre olursanız olun, ne kadar katkı sunarsanız sunun, bir yerlerde hâlâ “acaba” sorusu dolaşır. Bu soru yüksek sesle sorulmaz ama insanın omzuna sessizce yüklenir.
Kurumlar güçlüdür ama her zaman dinleyici değildir. Sistem doğru işler ama insanın hikâyesine her zaman kulak vermez. Kurallar vardır ve çoğu zaman esneklik göstermez. Haklı olsanız bile, kendinizi anlatamadığınız anlar olur. İşte o anlarda, düzenin içinde insanın ne kadar yalnız kalabildiğini fark edersiniz.
Refah ise başka bir sınavdır. Maddi güven duygusu vardır ama bu güven, zamanla yalnızlığa dönüşebilir. İnsanlar birbirine değil, sisteme yaslanır. Dayanışma kurumsallaşırken, insani temas zayıflar. Her şey yerli yerindedir ama sıcaklık eksiktir. Kalabalıklar içinde yalnız hissetmek, Hollanda’ya özgü sessiz bir duygudur.
SÖYLEMLERİN NORMALLEŞTİĞİ YERDE YARALAR DERİNLEŞİR
Ve elbette siyasetin dili…
Bu düzenin içinde, Geert Wilders gibi ırkçı ve dışlayıcı siyasetçilerin yükselmesi tesadüf değildir. Açıkça söylenen sözler kadar, normalleştirilen söylemler de yaralar. Bu tür politik figürler, yıllardır sessizce hissedilen o “tam ait olamama” duygusunu görünür kılar.
Söyledikleri, sadece hedef aldıkları insanları değil, birlikte yaşama fikrini de yorar.
Belki de Hollanda’nın en çarpıcı çelişkisi burada saklıdır:
Her şey doğrudur ama insan bazen eksiktir.
Sistem çalışır ama ruhu her zaman taşımaz.
Güçlü bir yapı vardır ama kırılganlığa her zaman alan açılmaz.
ELEŞTİRMEK İNKÂR DEĞİL, SAHİPLENMEKTİR
Bu gerçeği dile getirmek, Hollanda’yı inkâr etmek değildir. Aksine, onu ciddiye almaktır. Çünkü ancak değer verilen bir düzen sorgulanır. Ancak yaşanan bir ülke eleştirilir.
Amaç yıkmak değil, dengeyi hatırlatmak ve insanı yeniden merkeze almaktır.
Ait olmak, alkışlamak değil; gerektiğinde konuşabilmektir.
📢 Haberle İlgili Bildirim
Haberle İlgili Düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni bir haber paylaşabilirsiniz.



