
Çalışma Hayatında Değişim Yorgunluğu Öne Çıkıyor
Çalışma hayatında teknolojik dönüşüm, yeni iş modelleri ve değişen yetkinlik ihtiyaçları çalışanların daha sık adapte olmasını gerektirirken, artan değişim temposu “change exhaustion” olarak tanımlanan değişim yorgunluğunu İK gündeminin yeni başlıklarından biri haline getiriyor. Deloitte’un 2026 Global Human Capital Trends araştırmasına göre çalışanların üçte biri yalnızca son bir yıl içinde 15 büyük değişim deneyimliyor. Müşteri beklentilerindeki değişimler, strateji veya iş modelindeki dönüşümler gibi gelişmelerin art arda yaşanması, çalışanların değişime uyum kapasitesini daha kritik hale getiriyor.
İş dünyasında dönüşümün hızı arttıkça çalışanların değişime uyum sağlama kapasitesi de İK’nın gündeminde daha fazla yer buluyor. Deloitte’un 2026 Global Human Capital Trends araştırması, çalışanların üçte birinin son bir yılda 15 büyük değişim deneyimlediğini ortaya koyuyor. Araştırmaya göre sürekli değişim temposu çalışanların yüzde 68’inde wellbeing seviyesinin düşmesine, yüzde 60’ında iş yükünün artmasına, yüzde 58’inde ise çalışma hayatında geride kalmışlık hissine yol açıyor. Birbiri ardına gelen dönüşümlerin çalışanlar üzerindeki etkisi, kurumların değişimi yalnızca operasyonel bir süreç olarak ele almasının yeterli olmadığını; çalışanların bu değişim sürecini nasıl deneyimlediğinin de dikkate alınması gerektiğini gösteriyor.
Değişim Hızlanırken Çalışan Deneyimi Yeniden Şekilleniyor
Deloitte, değişimin artık tek seferlik bir dönüşüm projesi olarak ele alınamayacağına dikkat çekerek “change exhaustion” yaklaşımından “changefulness” olarak tanımladığı daha adaptif bir çalışma kültürüne geçişi gündeme getiriyor. Değişimin çalışanlar için yarattığı yükün azaltılması ve çalışanların değişime uyum sağlama kapasitesinin sürekli olarak desteklenmesi, bu yeni yaklaşımın temel unsurları arasında yer alıyor. Araştırmaya göre liderlerin yüzde 85’i organizasyonun ve iş gücünün günümüzün değişim hızına uyum sağlayabilmesini kritik görürken, yalnızca yüzde 7’si çalışanların sürekli gelişimini ve adaptasyonunu destekleme konusunda lider konumda olduklarını düşünüyor. Bu tablo, kurumların değişim yönetiminde çalışanların adaptasyonunu ve wellbeing’ini daha merkezi bir konuma taşıması gerektiğine işaret ediyor.
Değişimin çalışma hayatının kalıcı bir parçası haline gelmesi, çalışanların her yeni dönüşümde yeniden adapte olmasını gerektiriyor. Bu durum, çalışanların değişim karşısındaki deneyiminin dönüşüm dönemlerinin ötesinde, çalışma kültürünün sürekli bir parçası olarak ele alınmasını gerekli kılıyor.
“İK’nın Odağında Değişime Uyum Sağlayabilen Çalışma Kültürü Var”
Meditopia Kurucu Ortağı ve CEO’su Fatih Mustafa Çelebi, “Çalışma hayatında değişim artık dönemsel bir süreç olmaktan çıkarak günlük iş deneyiminin bir parçası haline geliyor. Çalışanlardan sürekli olarak yeni koşullara uyum sağlamalarını beklemek, değişimin hızının arttığı çalışma ortamlarında tek başına yeterli bir yaklaşım değil. Bu noktada kurumların çalışanların değişim karşısındaki deneyimini anlaması ve kendilerini güvende, desteklenmiş ve gelişime açık hissettikleri bir çalışma ortamı oluşturması önem kazanıyor. Wellbeing yaklaşımının da bu dönüşümün tam merkezinde konumlanması gerektiğine inanıyoruz. Meditopia olarak çalışmalarımızı da değişen çalışma hayatında çalışanların iyi oluşunu destekleyecek ve kurumların çalışan deneyimini daha yakından anlayabilmesine katkı sunacak şekilde şekillendiriyoruz. Çünkü değişimin sürdürülebilir olabilmesi, kurumların dönüşüm kapasitesiyle birlikte çalışanların bu dönüşümün içinde kendilerini nasıl konumlandırdığına da bağlı.”
Çalışma hayatındaki değişim temposunun artmasıyla İK ekipleri açısından değişimi yönetmenin yanı sıra, çalışanların değişime uyum sağlama kapasitesini güçlendirmek ve wellbeing’lerini desteklemek daha kritik hale geliyor. Değişim yorgunluğunun önüne geçebilmek için çalışan deneyiminin düzenli olarak takip edilmesi, değişimin çalışanlar üzerindeki etkilerinin anlaşılması ve kurum kültürünün adaptasyonu destekleyecek şekilde geliştirilmesi önem taşıyor. Böylece değişim, yalnızca yönetilmesi gereken dönemsel bir süreç olmaktan çıkarak çalışanların gelişimini ve iyi oluşunu destekleyen sürdürülebilir bir çalışma kültürünün parçası haline geliyor.” açıklamasında bulundu.
Ekran Başında Geçen Saatler “Karides Duruşunu” Tetikleyebilir!
Bilgisayar karşısında çalışırken farkında olmadan ekrana doğru yaklaşıyor, telefon kullanırken başınızı uzun süre öne eğiyor musunuz? Gün içerisinde tekrar tekrar benimsenen bu pozisyonlar zamanla boyun, omuz ve sırt bölgesindeki kas-iskelet sisteminin yüklenme biçimini değiştirebilir. Özellikle uzun süre aynı pozisyonda kalmak; boyun ve sırt bölgesinde ağrı, gerginlik ve hareket kısıtlılığı gibi yakınmalara eşlik edebiliyor.
Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Hakan Özer, günlük yaşamda duruşun yalnızca “dik oturmak” olarak değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çekerek çalışma ortamının düzenlenmesi, uzun süre aynı pozisyonda kalmaktan kaçınılması ve kas-iskelet sistemi yakınmalarının takip edilmesinin önemini anlatıyor.
“Karides Duruşu” Tıbbi Bir Hastalık Değil
Son dönemde özellikle masa başında çalışan kişilerde görülen öne kapanmış oturma biçimi için sosyal medyada ve bazı yayınlarda “karides duruşu” (shrimp posture) ifadesi kullanılabiliyor. Bu ifade tıbbi bir tanımlama olmamakla birlikte; başın öne uzandığı, omuzların öne doğru kapandığı ve sırtın yuvarlaklaştığı bir duruş biçimini anlatmak için kullanılıyor.
Op. Dr. Hakan Özer, “Masa başında birkaç dakika öne eğilmek tek başına bir hastalık anlamına gelmez. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, aynı pozisyonun gün içerisinde uzun süre ve sık biçimde tekrarlanmasıdır. Başın öne taşındığı ve omuzların kapandığı pozisyonlarda boyun, omuz ve sırt çevresindeki kasların çalışma biçimi değişebilir. Bu durum bazı kişilerde zamanla ağrı, gerginlik veya yorgunluk hissiyle kendini gösterebilir” diyor.
Telefon Kullanırken Boynunuzu Ne Kadar Öne Eğiyorsunuz?
Akıllı telefon ve tablet kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte “teknoloji boynu” veya “text neck” olarak adlandırılan bir başka kavram da günlük dile yerleşti. Bu ifade de ayrı bir hastalık tanısından çok, ekrana bakarken başın uzun süre öne ve aşağı doğru eğilmesi ile ilişkili duruş biçimini tanımlıyor.
Telefonu göğüs veya bel seviyesinde tutarak uzun süre aşağı bakmak, baş ve boynun nötr pozisyonundan uzaklaşmasına neden olabiliyor. Benzer şekilde bilgisayar ekranının çok aşağıda, uzakta veya yana dönük olması da kişinin farkında olmadan ekrana doğru eğilmesine yol açabiliyor.
Op. Dr. Hakan Özer, “Sorun yalnızca telefon veya bilgisayar kullanmak değildir. Cihazı hangi pozisyonda ve ne kadar süre kullandığımız da önemlidir.
Gün boyunca aynı öne eğik pozisyonu sürdürmek yerine çalışma düzenini kişiye uygun hale getirmek ve pozisyonu belirli aralıklarla değiştirmek kas-iskelet sistemi açısından dikkate alınması gereken alışkanlıklardır” ifadelerini kullanıyor.Çalışma Masasının Düzeni Duruşu Etkileyebilir
Masa başında geçirilen sürede ekran, sandalye, klavye ve farenin konumu vücudun çalışma pozisyonunu doğrudan etkileyebiliyor. Ekranın çok aşağıda bulunması öne eğilmeye, çok yukarıda olması ise başın geriye doğru tutulmasına neden olabiliyor.
Çalışma sırasında ekranın doğrudan karşıda bulunması, ekranın üst kısmının yaklaşık göz hizasında veya biraz altında konumlandırılması, sırtın desteklenmesi ve ayakların zemine ya da uygun bir desteğe temas etmesi daha nötr bir çalışma pozisyonunun korunmasına yardımcı olabilir. Klavye ve farenin de vücuttan çok uzağa yerleştirilmemesi, omuzların sürekli öne uzanmasını önlemek açısından önem taşır.
Ancak ergonomik bir masa düzeni oluşturmak, saatler boyunca hiç hareket etmeden aynı pozisyonda kalınabileceği anlamına gelmez. Gün içerisinde oturma pozisyonunu değiştirmek, kısa sürelerle ayağa kalkmak ve hareket etmek de çalışma düzeninin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Duruş Yalnızca Boyun ve Omuzlardan İbaret Değil
Vücudun dik ve dengeli pozisyonunu koruyabilmesinde boyun ve sırt kaslarının yanı sıra gövdeyi destekleyen kas grupları da rol oynar. Karın, sırt ve kalça çevresindeki kasların yeterli kuvvet ve dayanıklılığa sahip olması, günlük hareketler sırasında gövdenin kontrolüne katkı sağlar.
Bununla birlikte herkese aynı egzersiz programının önerilmesi doğru değildir. Kişinin yaşı, fiziksel aktivite düzeyi, mevcut kas-iskelet sistemi sorunları ve ağrının nedeni uygulanabilecek egzersizlerin belirlenmesinde önemlidir.
Op. Dr. Hakan Özer, “Egzersizin amacı yalnızca kişiyi daha dik göstermeye çalışmak değildir. Hareketliliğin, kas kuvvetinin ve vücut kontrolünün kişinin ihtiyacına göre değerlendirilmesi gerekir. Özellikle mevcut boyun, omuz veya bel problemi bulunan kişilerin internetten gördükleri egzersizleri kontrolsüz şekilde uygulamaları yerine kendi durumlarına uygun hareket planı konusunda sağlık profesyonellerinden bilgi almaları daha doğru olur” şeklinde belirtiyor.
Tek Taraflı Yük Taşımaya da Dikkat
Duruşu etkileyen faktörler yalnızca ekran kullanımıyla sınırlı değil. Gün içerisinde ağır bir çantanın sürekli aynı omuzda taşınması gibi tek taraflı yüklenmeler de gövdenin yükü dengelemek için farklı bir pozisyon almasına neden olabilir.
Çantanın ağırlığının kişinin fiziksel özelliklerine uygun olması, gereksiz yüklerin taşınmaması ve mümkün olduğunca yükün dengeli dağıtılması kas-iskelet sistemi üzerindeki tek taraflı yüklenmenin azaltılmasına yardımcı olabilir.
Boyun ve Sırt Ağrısını Yalnızca Duruşa Bağlamamak Gerekir
Masa başında çalışan bir kişide ortaya çıkan her boyun, omuz veya sırt ağrısının nedeni duruş bozukluğu değildir. Kas zorlanmaları, omurga ve disk sorunları, sinirlerle ilişkili problemler, travmalar ve farklı kas-iskelet sistemi hastalıkları da benzer yakınmalara neden olabilir.
Bu nedenle, uzun süren veya giderek artan ağrıların yanı sıra kola ya da bacağa yayılan ağrı, uyuşma, karıncalanma, güç kaybı veya hareketlerde belirgin kısıtlılık gibi belirtilerin bulunması durumunda yakınmaların nedeninin değerlendirilmesi önem taşır.
Op. Dr. Hakan Özer, “Günlük alışkanlıkların farkına varmak kas-iskelet sağlığının korunmasında önemli bir adımdır. Ancak uzun süren ağrıyı yalnızca ‘yanlış oturdum’ diyerek geçiştirmemek gerekir. Özellikle ağrıya uyuşma, güç kaybı veya hareket kısıtlılığı gibi belirtiler eşlik ediyorsa altta yatan nedenin belirlenmesi için tıbbi değerlendirme gerekebilir” diyerek sözlerini tamamlıyor.
SONBAHARA FİT VE ZİNDE GİRMENİN 7 ETKİLİ YOLU!
Yaz aylarının uzun, aydınlık günleri yavaş yavaş geride kalırken pek çoğumuzun aklında aynı soru beliriyor: Sonbahara nasıl daha enerjik, daha fit ve daha iyi hissederek girebiliriz? Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, bunun cevabının çok büyük değişikliklerde değil, günlük yaşamda yapılacak küçük ama sürdürülebilir dokunuşlarda saklı olduğunu belirterek “Tatiller, uzun sofralar, dondurmalar, tatlılar ve düzensizleşen rutinler derken yaz boyunca yaşam düzenimiz biraz esnedi. Ama yazı uğurlarken, sonbahara fit, enerjik ve iyi hissederek girmek için yaşam düzenimizi yeniden dengelemek yeterli. Çünkü sonbahara fit girmek, birkaç haftada mucizevi bir değişim yaratmak değil; kendimize yeniden iyi bakmaya başlamak demektir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, sonbahara girerken hem bedenimizi hem de günlük rutinimizi yeniden dengelemenin 7 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.
Beslenme düzeninizi toparlayın
Yaz boyunca değişen öğün saatlerinizi yeniden düzene koyun. Her öğünde protein, sebze ve kaliteli karbonhidratlara yer verin; aşırı kısıtlayıcı diyetler yerine sürdürülebilir bir beslenme düzeni oluşturun. Tabağın merkezine önce protein kaynağını (yumurta, tavuk, balık gibi) yerleştirerek, ardından sebze ve uygun miktarda kompleks karbonhidratı (bulgur, tahıllı ekmek, yulaf gibi) ekleyin. Böylece daha dengeli ve uzun süre tok tutan bir öğün oluşturabilirsiniz
Su tüketiminizi artırın
Kilo verme sürecinde yeterli su tüketimine mutlaka özen gösterin, her sabah güne bir bardak su içerek başlayın. Su, tokluk hissinin desteklenmesine ve gün içinde gereksiz atıştırmalıkların azaltılmasına yardımcı olabilir. Çünkü susuzluk bazen, açlık hissiyle karıştırılabildiğinden, öğün aralarında yaşanan her açlık hissinde doğrudan atıştırmalıklar tüketilebiliyor.
Hareketsiz yaşamdan kaçının
Her gün en azından yürüyüş için zaman ayırın. Her gün yürüyüş yapmak, merdiven kullanmak ve uzun süre oturmaya kısa hareket molaları vermek gibi küçük adımlarla hareketi günlük yaşamın doğal bir parçası haline getirin. Haftada birkaç gün kuvvet egzersizi eklemek ise kas kütlesini korumaya yardımcı olur.
Uyku düzeninizi yeniden oluşturun
Geç saatlere kayan yaz rutininden çıkıp düzenli uyku saatlerine dönün. Yeterli ve kaliteli uyku, hem enerji seviyemiz hem de kilo verme sürecinde iştah kontrolümüz için önem taşır. Uykusuz kalmak gün içinde daha fazla yeme isteğine ve özellikle yüksek kalorili yiyeceklere yönelmeye neden olabilir. Bu nedenle beslenme ve egzersizin yanı sıra uyku düzenine de dikkat edin.
Şeker ve işlenmiş gıdaları azaltın
Yazın vazgeçilmezi olan tatlı, dondurma ve atıştırmalıkları tamamen yasaklamak yerine tüketim sıklığını ve porsiyonları azaltın. Daha fazla sebze, meyve, kuruyemiş ve besin değeri yüksek, daha az işlenmiş seçeneklere yönelerek günlük enerji alımınızı dengelemeye çalışın. Ancak bu besinlerin tüketiminde de aşırıya kaçmayın.
Küçük hedefler belirleyin
Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz küçük hedeflerin kilo vermede büyük önem taşıdığını belirterek şöyle diyor: “Bir ayda çok kilo vereceğim” yerine “Her gün hareket edeceğim”, “Akşamları daha hafif besleneceğim” gibi ulaşılabilir hedefler koyun. Küçük ve uygulanabilir adımlar, kalıcı sonuçların temelidir. Beslenme ve hareket alışkanlıklarının kalıcı hale gelmesini kolaylaştırarak kilo verme sürecinin sürdürülebilir olmasına yardımcı olur.”
Tartıdan çok iyi hissetmeye odaklanın
Kilo verme sürecinde sadece tartıdaki rakama odaklanmayın. Fit olmak yalnızca kilo vermek değildir. Düzenli beslenme ve hareketle birlikte yağ oranındaki değişim, vücut kompozisyonundaki iyileşme ve fiziksel kapasitenin artması da sağlıklı ilerlemenin göstergeleridir. Bu nedenle hedefinizi yalnızca hızlı kilo vermek değil, verdiğiniz kiloyu koruyabileceğiniz sürdürülebilir alışkanlıklar kazanmak üzerine kurun. Daha enerjik, daha güçlü, daha hareketli ve bedenimizle daha barışık hissetmek asıl hedefimiz olsun.
Göz Seğirmesi Her Zaman Masum Olmayabilir: Blefarospazm Nedir?
Göz kapağında zaman zaman ortaya çıkan seğirmeler; yorgunluk, stres, uykusuzluk veya yoğun ekran kullanımı gibi günlük etkenlerle ilişkili olabilir. Ancak göz kapaklarının istemsiz biçimde tekrar tekrar kasılması, gözleri açık tutmayı güçleştirmesi ve günlük yaşamı etkilemesi durumunda tablo basit bir göz seğirmesinden farklı olabilir. Blefarospazm olarak adlandırılan bu durum, göz çevresindeki kasları etkileyen istemsiz kasılmalarla karakterizedir.
İzmir Batıgöz Sağlık Grubu Çankaya Şubesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Aziz Serkan Topaloğlu, göz çevresindeki her istemsiz hareketin aynı şekilde değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çekerek, uzun süren veya kişinin günlük yaşamını etkileyen kasılmalarda altta yatan nedenin araştırılmasının önem taşıdığını belirtiyor.
Basit Göz Seğirmesi ile Blefarospazm Aynı Şey Değil
Halk arasında “göz seğirmesi” olarak bilinen miyokimi çoğunlukla göz kapağında hafif, kısa süreli ve kendiliğinden geçen kas hareketleri şeklinde görülür. Blefarospazmda ise kasılmalar daha belirgin ve tekrarlayıcı olabilir. Genellikle iki göz çevresini etkileyen istemsiz kasılmalar, bazı kişilerde göz kapaklarını açık tutmayı güçleştirecek düzeye ulaşabilir.
Op. Dr. Aziz Serkan Topaloğlu, “Ara sıra meydana gelen hafif göz kapağı seğirmeleri ile blefarospazmı birbirinden ayırmak gerekir. Blefarospazmda istemsiz kasılmalar daha belirgin ve tekrarlayıcıdır. Kasılmalar kişinin görsel işlevlerini ve günlük aktivitelerini etkiliyorsa göz hastalıkları değerlendirmesi önem taşır.” diyor.
Işık Hassasiyeti ve Sık Göz Kırpma Eşlik Edebilir
Blefarospazmın başlangıcında göz kırpma sıklığında artış görülebilir. Zaman içerisinde göz çevresindeki kasılmalar daha belirgin hale gelebilir. Parlak ışığa karşı hassasiyet, gözleri açık tutmakta zorlanma, göz çevresinde istemsiz kasılmalar ve göz yüzeyinde batma ya da kuruluk hissi tabloya eşlik edebilir.
Stres, yorgunluk ve parlak ışık gibi bazı çevresel koşullar belirtilerin daha belirgin hissedilmesine neden olabilir. Bununla birlikte belirtilerin şiddeti ve seyri kişiden kişiye değişebilir.
Göz Kuruluğu ile Birlikte Görülebilir
Blefarospazmın nedeni her kişide net olarak ortaya konamayabilir. Hareketlerin kontrolünde rol oynayan sinir sistemi mekanizmalarındaki değişikliklerin hastalığın gelişiminde etkili olabileceği düşünülmektedir. Bunun yanında göz yüzeyindeki tahriş ve göz kuruluğu gibi durumlar da göz kırpma ve kasılma yakınmalarına eşlik edebilir.
Değerlendirme sırasında yalnızca göz kapağındaki kasılmaların değil, göz yüzeyinin ve kişinin eşlik eden yakınmalarının da dikkate alınması gerekir.
Op. Dr. Aziz Serkan Topaloğlu, “Blefarospazm değerlendirilirken göz yüzeyinin durumu da göz önünde bulundurulur. Kuruluk, irritasyon veya göz yüzeyini etkileyen başka bir problem varsa bunun belirlenmesi, hastanın yakınmalarının bütüncül olarak değerlendirilmesine yardımcı olur.” ifadelerini kullanıyor.
Blefarospazm Tedavisi Nasıl Planlanır?
Blefarospazmda tedavi yaklaşımı; kasılmaların sıklığına ve şiddetine, kişinin günlük yaşamının ne ölçüde etkilendiğine, göz yüzeyinin durumuna ve eşlik eden sağlık sorunlarına göre belirlenir.
Tedavide kullanılabilen yöntemlerden biri botulinum toksini enjeksiyonlarıdır. Botulinum toksini, belirlenen kas bölgelerine uygulanarak sinir ile kas arasındaki iletişimi geçici olarak azaltır ve istemsiz kasılmaların hafifletilmesini amaçlar. Etkisi kalıcı olmadığından uygulamanın tekrarlanıp tekrarlanmayacağı ve uygulama aralıkları kişinin klinik durumuna göre hekim tarafından değerlendirilir.
Op. Dr. Aziz Serkan Topaloğlu, “Botulinum toksini uygulamasında amaç göz çevresindeki istemsiz kas aktivitesini azaltmaktır. Uygulanacak noktalar, doz ve takip süreci kişiye göre belirlenir. Bu nedenle blefarospazm şüphesi bulunan kişilerin öncelikle ayrıntılı bir göz muayenesiyle değerlendirilmesi gerekir.” diyor.
Botulinum Toksini Uygulaması Kişiye Göre Planlanıyor
Botulinum toksini, blefarospazmda göz çevresindeki istemsiz kas aktivitesini azaltmak amacıyla kullanılabilen tedavi seçeneklerinden biridir. Uygulama öncesinde kişinin göz ve göz kapağı yapısı, göz yüzeyinin durumu, mevcut hastalıkları ve kullandığı ilaçlar değerlendirilir.
Uygulama sonrasında kişiden kişiye değişebilen, çoğunlukla geçici bazı etkiler görülebilir. Bu nedenle uygulanacak bölgelerin ve dozun kişinin klinik durumuna göre belirlenmesi, uygulama sonrasındaki sürecin de hekim tarafından takip edilmesi gerekmektedir.
Uzun Süren Kasılmalar Göz Ardı Edilmemeli
Kısa süreli ve hafif göz kapağı seğirmeleri çoğu zaman geçici faktörlerle ilişkili olabilir. Buna karşılık kasılmaların uzun süre devam etmesi, sıklaşması, her iki göz çevresinde belirginleşmesi veya gözleri açık tutmayı güçleştirmesi durumunda tıbbi değerlendirme gerekebilir.
Op. Dr. Aziz Serkan Topaloğlu, “Her göz seğirmesi blefarospazm anlamına gelmez. Burada önemli olan kasılmaların süresi, sıklığı, şiddeti ve günlük yaşam üzerindeki etkisidir.
Tekrarlayan veya gözlerin açık tutulmasını güçleştiren kasılmalarda nedenin belirlenmesi için göz muayenesi yapılması uygun olacaktır.” diyerek sözlerini tamamlıyor.
“HAYIR” DİYEMEMEK TÜKENMİŞLİK VE BASTIRILMIŞ ÖFKEYE DÖNÜŞEBİLİR
“Hayır dersem aramız bozulur, kötü biri olduğumu düşünür, beni düşüncesiz zanneder…” Bu tür düşünceler, pek çok insanın günlük yaşamında zihnini meşgul ediyor. Başkalarını üzmemek adına kendi ihtiyaçlarını sürekli erteleyen kişiler, zamanla fark etmeden duygusal yüklerini artırabiliyor. Sürekli anlayış gösteren, sorumluluk alan ve herkese yetişmeye çalışan bu kişiler dışarıdan fedakâr görünse de; uzun vadede tükenmişlik, bastırılmış öfke ve ilişki sorunları yaşayabiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psk. İlayda Kutevu, “hayır” diyememenin psikolojik nedenlerini ve sağlıklı sınırlar oluşturmanın önemini anlattı.
Hayır demek neden bu kadar zor?
Birçok kişi için “hayır” demek yalnızca bir isteği reddetmek değildir. Aynı zamanda karşı tarafı üzmek, hayal kırıklığına uğratmak ya da ilişkinin zarar göreceğinden endişe etmek anlamına gelebilir. Bu nedenle kişi kendi ihtiyacından çok, karşısındaki insanın vereceği tepkiye odaklanır. Özellikle çocukluk döneminde “uyumlu, fedakar ve herkesi düşünen” davranışlarıyla takdir gören bireyler, yetişkinlikte de kendi ihtiyaçlarını geri planda bırakmaya daha yatkın olabilir. Ancak bu durum yalnızca çocuklukla açıklanamaz; iş hayatı, arkadaşlık ilişkileri ve romantik ilişkiler de bu davranış kalıbını pekiştirebilir.
Suçluluk hissetmeniz yanlış yaptığınız anlamına gelmeyebilir
“Hayır” dedikten sonra hissedilen suçluluk duygusunun temelinde çoğu zaman karşı tarafın duygularından kendimizi sorumlu hissetmek yatar. Oysa empati kurmak ile karşımızdaki kişinin sorumluluğunu üstlenmek aynı şey değildir. Bir insanın üzülmesi, ona zarar verdiğimiz anlamına gelmez. Bazen suçluluk hissi, yanlış bir davranışın değil; ilk kez sağlıklı bir sınır koymanın doğal sonucu olabilir.
Sürekli evet demenin görünmeyen bedeli
Herkese yetişmeye çalışan insanlar çoğu zaman güçlü ve yardımsever olarak görülür. Ancak sürekli başkalarının ihtiyaçlarını öncelemek zamanla kişinin kendi ihtiyaçlarını fark edememesine neden olabilir. Bu süreç genellikle bir anda değil; yavaş yavaş gelişir. Önce yorgunluk başlar, ardından isteksizlik, motivasyon kaybı ve duygusal tükenmişlik ortaya çıkar. Bastırılan ihtiyaçlar ise zamanla kırgınlık ve öfkeye dönüşebilir.
Her sorunu çözmeye çalışmak karşı tarafa da zarar verebilir
Bir ilişkide sürekli çözüm üreten, yük alan ve toparlayan kişi olmak ilk bakışta fedakârlık gibi görünse de uzun vadede ilişki dengesini bozabilir. Çünkü bir taraf sürekli sorumluluk üstlendiğinde, diğer taraf farkında olmadan daha az sorumluluk almaya başlayabilir. Sağlıklı ilişkilerde destek olmak önemlidir; ancak başkasının tüm yükünü taşımak değil.
Sınır koymak ilişkileri bitirmez, güçlendirir
Uzun yıllar uyumlu ve fedakar olarak tanınan kişiler sınır koymaya başladığında çevrelerinden şaşkınlık, kırgınlık veya tepki görebilir. Ancak karşı tarafın bu değişime alışmaya çalışması, sınır koymanın yanlış olduğu anlamına gelmez. Değişen yalnızca kişinin davranışı değil, aynı zamanda yıllardır süren ilişkinin dengeleridir.
Hayır demeyi öğrenmek bencillik değildir
Psikolojik olarak sağlıklı olmak, her isteğe “evet” demek ya da herkesi memnun etmeye çalışmak değildir. Sağlıklı olan; kendi zamanını, enerjisini ve duygusal kapasitesini de hesaba katabilmektir. Kendi ihtiyaçlarına alan açabilen kişiler yalnızca kendilerini korumaz; aynı zamanda daha dengeli, daha sürdürülebilir ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilir.
Hayır demek öğrenilebilen bir iletişim becerisidir
Peki, ne zaman ve nasıl “hayır” demelisiniz? Bir talep sizi fiziksel ya da duygusal olarak zorluyorsa, istemediğiniz halde yalnızca suçluluk duygusuyla “evet” diyorsanız, kendi ihtiyaçlarınızı sürekli ertelemek zorunda kalıyorsanız veya bu isteği kabul etmek sizde huzursuzluk yaratıyorsa, sınır koymanın zamanı gelmiş olabilir. Kendinize şu soruyu sorun: “Bunu gerçekten istediğim için mi kabul ediyorum, yoksa karşımdakini kırmamak için mi?” Eğer cevabınız ikincisiyse ve bu durum size yük, huzursuzluk ya da tükenmişlik hissettiriyorsa, “hayır” demek hem kendinize hem de ilişkinize karşı sağlıklı bir adım olacaktır.
Öncelikle unutulmamalıdır ki “hayır” demek kaba olmak ya da ilişkiyi reddetmek anlamına gelmez. Sağlıklı bir sınır koyarken uzun açıklamalar yapmak veya kendinizi sürekli savunmak zorunda değilsiniz. Karşınızdaki kişinin talebini anladığınızı ifade ettikten sonra, kendi durumunuzu kısa ve net bir şekilde dile getirebilirsiniz. Örneğin; “Bu konuda sana yardımcı olmayı isterdim ama şu an buna zaman ayıramıyorum.” ya da “Şu an buna evet diyemeyeceğim.” gibi açık ve saygılı ifadeler yeterlidir. Unutmayın, her “hayır” aslında gerçekten önem verdiğiniz şeylere söylenmiş bir “evet”tir. Kendi sınırlarınızı korumak bencillik değil; ruh sağlığınızı, enerjinizi ve ilişkilerinizi sürdürülebilir kılmanın en önemli yollarından biridir.
Sağlık gündemi uzman görüşleriyle radyoya taşınıyor: Radyo Nabız yayın hayatına başladı
14 Mart Tıp Bayramı’nda yayın hayatına başlayan Radyo Nabız’da sağlık alanındaki gelişmeler, uzman doktor ve akademisyenlerin değerlendirmeleriyle ele alınıyor. Sağlıklı yaşam, beslenme, kronik hastalıklar, psikolojik sağlık ve sağlık teknolojilerinin yanı sıra tıp dünyasındaki güncel gelişmeler de yayın gündeminde yer alıyor.
Sağlıkla ilgili bilgiye erişimin dijital platformlarla birlikte hızlandığı günümüzde, doğru ve güvenilir bilgiye ulaşmak önemini koruyor. Sosyal medya ve internet ortamında sağlık konusunda çok sayıda içerik paylaşılırken, bilimsel kaynaklara ve uzman görüşlerine dayanan yayınlar sağlık iletişiminde önemli bir yer tutuyor.
Bu kapsamda yayın hayatına başlayan Radyo Nabız, sağlık gündemini farklı uzmanlık alanlarından doktorlar ve akademisyenlerin katılımıyla ele alıyor. Ankara’dan yayın yapan radyoda, günlük yaşamda karşılaşılan sağlık sorunlarının yanı sıra tıp ve sağlık alanındaki güncel gelişmeler de değerlendiriliyor.
Sağlıktan teknolojiye geniş yayın gündemi
Radyo Nabız yayınlarında sağlıklı beslenme, koruyucu sağlık, kronik hastalıkların yönetimi, hastalıklardan korunma ve tedavi yöntemleri gibi başlıklar ele alınıyor.
Farklı branşlardan uzman doktor ve akademisyenlerin konuk olduğu programlarda, sağlık alanındaki gelişmelerin yanı sıra toplumun günlük yaşamda merak ettiği sağlık konuları da değerlendiriliyor. Bilimsel ve akademik bilgilerin daha anlaşılır bir dille aktarılması amaçlanıyor.
Sağlık teknolojilerindeki gelişmeler de yayınların gündeminde yer alıyor. Yapay zekâ destekli teşhis sistemleri, robotik cerrahi, uzaktan sağlık hizmetleri, giyilebilir teknolojiler ve dijital sağlık uygulamalarındaki gelişmeler uzman görüşleriyle ele alınıyor.
Teknolojik dönüşümün sağlık hizmetlerinin geleceğine etkileri de programlarda farklı yönleriyle değerlendiriliyor.
“Sağlık bilgisinin kaynağı önem taşıyor”
Radyo Nabız Yönetim Kurulu Başkanı Semih Aydın, sağlık iletişiminde doğru bilgiye ulaşmanın yanı sıra bilginin kaynağının da önem taşıdığını belirtti.
Aydın, sağlık konusunda bilgi arayışının yalnızca hastalık dönemleriyle sınırlı olmadığını ifade ederek şöyle konuştu:
“Sağlık, toplumun tamamını ilgilendiren bir alan. Günümüzde bilgiye ulaşmak kolaylaştı ancak ulaşılan bilginin kaynağı ve güvenilirliği de önem kazandı. Sağlık konularını uzmanların görüşleri ve bilimsel bilgiler çerçevesinde ele alan bir yayın anlayışını benimsiyoruz.”
Ankara’dan Türkiye’nin sağlık gündemine
Yayın merkezi Ankara’da bulunan Radyo Nabız’ın programlarında, başkentteki sağlık gündeminin yanı sıra Türkiye’de sağlık alanında yaşanan gelişmelere de yer veriliyor.
Ankara’nın üniversiteleri, hastaneleri, araştırma merkezleri ve uzman hekimleriyle sağlık alanında önemli bir merkez olduğunu belirten Aydın, sağlık alanındaki akademik ve bilimsel çalışmaların toplumla buluşmasının önemine dikkat çekti.
Aydın, “Ankara, sağlık alanında güçlü bir akademik ve klinik birikime sahip. Üniversitelerde, hastanelerde ve araştırma merkezlerinde yürütülen çalışmaların toplum tarafından anlaşılabilmesi önemli. Sağlık iletişiminde bilimsel bilgi ile toplum arasındaki iletişimin güçlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz” dedi.
Günlük yaşamın sağlık başlıkları da gündemde
Radyo Nabız’da sağlık sektöründeki gelişmelerin yanı sıra günlük yaşamla bağlantılı sağlık konuları da ele alınıyor.
Beslenme, ruhsal iyilik hali, hastalıklardan korunma, kronik hastalıklarla yaşam ve yeni tedavi yöntemleri gibi farklı başlıklar, ilgili uzmanların katılımıyla değerlendiriliyor.
Sağlık alanındaki gelişmelerin uzman görüşleri eşliğinde ele alındığı yayınlarda, bilimsel bilgilerin toplum tarafından daha kolay anlaşılmasına yönelik bir anlatım tercih ediliyor.
14 Mart Tıp Bayramı’nda yayın hayatına başlayan Radyo Nabız, Ankara’da 106.7 frekansından yayın yapıyor.
📢 Haberle İlgili Bildirim
Haberle İlgili Düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni bir haber paylaşabilirsiniz.






