
Dijital çağ el ve bilek sağlığını bozuyor
Gün boyu elimizden düşürmediğimiz akıllı telefonlar, sürekli kullandığımız bilgisayar mouseları ve mutfaktaki tekrarlayan hareketler farkında olmadan ellerimizde kalıcı hasarlara yol açıyor. Özellikle telefonu serçe parmakla alttan destekleyerek tutmanın ve saatlerce ekran kaydırmanın karpal tünel ve ulnar sinir üzerinde ciddi ve geri dönülemeyen baskılar oluşturabildiğini belirten Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Genç hastalarımız uyuşukluğu yorgunluğa yorabiliyor. Oysa sinir hasarı bir kez başladığında, geri dönüşü çok daha zor bir sürece giriyoruz. Telefon tutuşundan masa yüksekliğine kadar yapılacak küçük ergonomik değişiklikler el sağlığımızı korumanın ve ileride yaşanabilecek hareket kısıtlamalarının önüne geçmenin en etkili yolu” şeklinde konuştu.
Akıllı telefonların ağırlaşması ve ekranların büyümesiyle birlikte gelişen tutuş alışkanlıkları, yeni nesil bir deformasyonu da beraberinde getirdi. Telefonu alttan serçe parmakla desteklemek, bu küçük parmağın eklemlerine aşırı yük binmesine ve el ayasından geçen sinirlerin sıkışmasına neden oluyor. Sadece tutuş değil, başparmakla yapılan sürekli kaydırma hareketinin de el bileğindeki karpal tünel bölgesinde enflamasyona yol açabildiğini hatırlatan Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Bu durum, geceleri artan uyuşukluk, el ayasında yanma ve ilerleyen dönemlerde nesneleri tutamama yani güç kaybı ile kendini gösteriyor” dedi.
Mouse doğru kullanılmıyor
Gençler ve oyunseverler arasında yaygınlaşan bir diğer sorunun ise hatalı mouse kullanımı olduğunun altını çizen Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Bileğin sürekli masa kenarına veya sert bir yüzeye baskı yapması sinir iletimini kesintiye uğratıyor. Bileğin masaya temas ettiği noktada oluşan sürekli basınç Karpal Tünel Sendromu”nun yanı sıra dirsek bölgesindeki sinirleri etkileyen “Kübital Tünel Sendromu”nu da tetikliyor” uyarısında bulundu.
Ev hanımları ve gastronomi çalışanları da risk altında
Sinir sıkışmasının sadece teknolojiyle de sınırlı dolmadığını, mutfakta sürekli sebze doğramak, elde çamaşır sıkmak, bezle yer silmek veya saatlerce örgü örmek gibi tekrarlayan hareketlerin tendonların şişmesine neden olduğunu söyleyen Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Bu şişlik, dar bir kanaldan geçen sinirleri baskılayarak şiddetli ağrılara yol açıyor. Özellikle ev hanımları ve gastronomi çalışanları bu sinsi tehlikenin odak noktasında yer alıyor” dedi.
Karıncalanma ve elektrik hissi dikkate alınmalı
Özellikle elin ilk üç parmağı olan baş, işaret ve orta parmakta yoğunlaşan karıncalanma ve uyuşma hissi, sinirler üzerindeki baskının sinir sıkışmasının habercisi olabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Buna ek olarak, sabahları uyandığınızda ellerde hissedilen sertlik ve parmakların tam kapatılamamasına neden olan yalancı şişlik hissi de dikkat edilmesi gereken bulgular arasında yer alıyor. Günlük rutin sırasında bardak veya kalem gibi hafif nesnelerin istemsizce elden düşürülmesi, sinir hasarının ince motor becerilerini etkilemeye başladığını gösterir. Bu tabloya zaman zaman bilekten başlayıp kola kadar yayılan ani elektrik çarpması hissi de eşlik edebilir. En karakteristik belirtilerden biri ise geceleri artan ağrılar nedeniyle uykudan uyanmak ve rahatlamak için elleri sallama ihtiyacı duyulmasıdır. Bu şikayetlerin süreklilik kazanması, el sağlığının korunması adına uzman bir görüşe başvurulması gerektiğini işaret eder” diye konuştu.
Erken evrede bileği nötr pozisyonda tutan ateller kullanmanın sinir üzerindeki baskıyı azaltabildiğini söyleyen Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “İlaç tedavisiyle geçmeyen durumlarda sinir çevresindeki ödemi dağıtacak fizik tedavi uygulamaları ve lokal enjeksiyonlar devreye girer. Eğer sinir hasarı ilerlemişse ve kas erimesi başlamışsa, yaklaşık 15-20 dakika süren lokal anestezi altındaki küçük bir cerrahi müdahale ile sıkışan kanal açılır” dedi.
Kalıcı sinir hasarını önlemenin 3 yolu
1. Tutuş alışkanlığınızı değiştirin: Telefonu serçe parmağınızla alttan desteklemek yerine, iki elinizle tutmaya veya bir telefon tutucu kullanmaya özen gösterin.
2. Ergonomik ekipman seçin: Mouse kullanırken bilek desteği olan pedler tercih edilmeli, bilek ile masa kenarı arasındaki temas kesilmeli.
3. “Dijital Mola” verin: Her 20 dakikada bir el ve bilek egzersizleri yapın. Parmakları geriye doğru esnetmek kan dolaşımını rahatlatır.
Prof. Dr. Ahmet Karacalar: “Su İçsem Yarıyor Diyorsanız Lipödem Olabilirsiniz”
Estetik Plastik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karacalar, diyet, egzersiz ve mide küçültme ameliyatlarına dahi direnç gösteren “Lipödem” hastalığı ve güncel tedavi yaklaşımları hakkında önemli açıklamalarda bulundu.
Klasik Kilo Verme Yöntemlerine Direnç GösteriyorHalk arasında sıkça kurulan “Su içsem yarıyor” cümlesinin altında lipödemin yatabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Ahmet Karacalar, hastalığı şu sözlerle tanımladı:“Lipödem, çoğunlukla kadınlarda görülen, simetrik ve ağrılı yağ dokusu birikimi ile karakterize; özellikle bacak, kalça, alt karın ve kollarda görülen kronik bir hastalıktır. Klinik olarak en dikkat çekici özelliklerinden biri, bu yağ dokusunun klasik kilo verme yöntemlerine, özellikle diyet ve egzersize direnç göstermesidir.”
Diyet Neden Lipödem Yağlarını Eritemez?Doğru beslenmenin [ahmetkaracalar.com/lipodem/]lipödem sürecindeki etkilerini değerlendiren Prof. Dr. Karacalar, yağ yakımının neden gerçekleşmediğini bilimsel bir temele dayandırdı:“Doğru diyetin lipödemdeki etkisi; yangıyı azaltması, şikayetleri hafifletmesi ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatması olabilir. Ancak lipödemli yağ dokusunu ortadan kaldırmaz. Lipödemdeki yağ dokusunda dolaşım bozuktur ve düşük oksijenli bir ortam vardır. Bu durum, yağ dokusunun metabolik olarak aktif şekilde kullanılmasını engeller. Diyetle sağlanan enerji açığına rağmen bu bölgelerde yağ yakımı gerçekleşmez.”
“Mide Küçültme Ameliyatı Lipödemde Anlamlı Bir Gerileme Sağlamaz”Lipödemin obezite ile karıştırılmaması gerektiğini ve obezite cerrahisinin lipödemi tedavi edemeyeceğini vurgulayan Karacalar, sözlerine şöyle devam etti:“Mide küçültme ameliyatı, enerji alımını azaltarak kilo kaybı sağlayan etkili bir yöntemdir; ancak [ahmetkaracalar.com/lipodem/]lipödem, enerji dengesinden bağımsız gelişen bölgesel bir yağ dokusu hastalığıdır. Bu nedenle ameliyat, lipödemli dokuda anlamlı bir gerileme sağlamaz.”
Tedavide ‘Özellikli Liposuction’ ve Koruyucu Program VurgusuGünümüzdeki en etkili tedavi yöntemine de değinen Prof. Dr. Karacalar, klasik uygulamalardan farklı bir yaklaşım izlenmesi gerektiğinin altını çizerek, “Lipödem tedavisinde ( Bkz.https://ahmetkaracalar.com/lipodem/ ) şu an bilinen en etkili yöntem liposuction’dır. Ancak burada daha özellikli liposuction yöntemleri (Superdry 4D gibi) ve koruyucu bir program uygulanmaktadır.” ifadeleriyle açıklamalarını tamamladı.
İş Dünyası Kadın Liderin Yolculuğunu Tartıştı: “Zirve Bir Konum Değil, Birlikte İnşa Edilen Bir Sorumluluktur”
Teknolojide Kadın Derneği (Wtech) ve Yanındayız Derneği 25 Mart Çarşamba günü Mastercard Türkiye ofisinde gerçekleştirdikleri ortak buluşmada, kadın liderliğini sadece bir “temsiliyet” değil, “sürdürülebilir geleceğin kalitesi” olarak masaya yatırdı. Etkinlikte Duygu Alptekin Gürsu’nun “Kadın Liderin Zirve Yolculuğu” kitabının lansmanı yapıldı.
Sürdürülebilir bir dünya inşasının tek taraflı liderlikle mümkün olamayacağı gerçeğinden yola çıkan Teknolojide Kadın Derneği (Wtech) ve Yanındayız Derneği, Mastercard sponsorluğunda iş dünyasının etkili isimlerini bir araya getirdi. 8 Mart’ın eşitlikçi ruhunu Mart ayı boyunca sürdüren etkinlikte, “kurumlarda kadın liderliğini artırmanın stratejik önemi ve bu yolculukta kurumlara ve erkek liderlere düşen roller” konuları, somut bir sorumluluk zemininde ele alındı.
Mastercard Doğu Avrupa Bölge Başkanı Yasemin Bedir ve Teknolojide Kadın Derneği Eş Başkanı Hayriye Karadeniz’in açılış konuşmalarıyla başlayan buluşma; yönetici koçu ve yazar Duygu Alptekin Gürsu ve Wtech Kurucusu ve Eş Başkanı Zehra Öney’in gerçekleştirdiği “Fireside Chat” oturumuyla devam etti. Gürsu’nun yeni kitabının lansmanının da yapıldığı bu bölümde, kadınların kariyer yolculuğundaki görünmez engeller ve zirveye giden yolun yeni rotaları konuşuldu.
“Zirve, Birlikte İnşa Edilen Bir Hak Savunuculuğu Alanıdır” temasıyla gerçekleştirilen etkinliğin, erkek liderlerin pozisyonlarını ve kurumların dönüşüm stratejilerini tartıştığı panel oturumu; Yanındayız Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Selen Okay Akçalı moderatörlüğünde düzenlendi. QNB Portföy Genel Müdürü Egemen Erden, L’Oréal Türkiye İnsan Kaynakları Direktörü Murat Yüksel ve yazar Duygu Alptekin Gürsu’nun katıldığı panelde; kadın liderliğinin önündeki yapısal engeller ve erkeklerin bu dönüşümdeki aktif paydaşlığı tartışıldı.
Etkinlik, networking bölümüyle sona ererken; katılımcılar iş dünyasında gerçek bir dönüşüm için kadın liderliğini sürdürülebilir bir kurum politikası haline getirme kararlılığını paylaştı.
“Nasıl Olsa Konuşur” Demeden Önce… Uzmandan Uyarı
Öğr. Gör. Nebahat Şen: “Konuşma gecikmesinde erken farkındalık çocuğun gelişimini doğrudan etkiler”
İstanbul Rumeli Üniversitesi Çocuk Gelişimi Programı Öğr. Gör. Nebahat Şen, çocuklarda konuşma gelişiminin yalnızca kelime üretiminden ibaret olmadığını belirterek, dil gelişimindeki belirgin gecikmelerin erken dönemde fark edilmesinin çocuğun sosyal, duygusal ve akademik gelişimi açısından büyük önem taşıdığını söyledi.
“Dil gelişimi çok yönlü bir süreçtir”
Çocukların konuşmayı öğrenme sürecinin yalnızca kelime söylemekle sınırlı olmadığını vurgulayan Öğr. Gör. Nebahat Şen, dil gelişiminin bilişsel süreçler, sosyal etkileşim ve duygusal gelişimle birlikte ilerlediğini ifade etti. Şen, “Her çocuğun gelişim hızı farklıdır ancak konuşma becerilerinin belirli aşamalar doğrultusunda ortaya çıkması beklenir. Bu doğal ilerlemenin belirgin biçimde gerisinde kalınması konuşma gecikmesi olarak değerlendirilmelidir” dedi. Ebeveynlerin çoğu zaman geç konuşmanın bireysel bir farklılık mı yoksa gelişimsel bir gecikme mi olduğunu ayırt etmekte zorlandığını belirten Şen, konuşma gelişiminin temel basamaklarının bilinmesinin süreci doğru değerlendirmede önemli olduğunu ifade etti.
“Konuşma gelişiminin belirli basamakları vardır”
Yaşamın ilk aylarında iletişimin ağlama ve ses çıkarma yoluyla başladığını belirten Şen, zamanla agulama ve hece tekrarlarının ortaya çıktığını söyledi. Yaklaşık bir yaş civarında anlamlı kelimelerin kullanılmasının beklendiğini ifade eden Şen, ikinci yaşa doğru iki kelimelik ifadelerin oluştuğunu, üç yaş civarında cümle yapılarının belirginleştiğini ve dört yaşına gelindiğinde çoğu çocuğun kendini anlaşılır biçimde ifade edebildiğini belirtti. Bu aşamalar arasında küçük farklılıkların doğal olduğunu ancak bazı basamakların hiç ortaya çıkmamasının dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
“Sadece az konuşmak değil, iletişim biçimi de önemlidir”
Konuşma gecikmesinin yalnızca kelime sayısının az olmasıyla sınırlı olmadığını belirten Şen, bir yaş civarında anlamlı kelimelerin görülmemesi, iki yaşında iki kelimelik ifadelerin oluşmaması ve üç yaşına rağmen konuşmanın büyük ölçüde anlaşılmaz olmasının önemli göstergeler arasında yer aldığını söyledi. Bunun yanı sıra iletişim kurma isteğinin sınırlı olması, söyleneni anlama ile ifade etme becerileri arasında belirgin fark bulunması, jest ve mimik kullanımının azlığı ve sosyal etkileşimden kaçınma gibi durumların da değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
“Erken destek gelişimi hızlandırabilir”
Erken çocukluk döneminin dil gelişiminin en hızlı ilerlediği ve beyin gelişiminin en esnek olduğu süreç olduğuna dikkat çeken Şen, bu dönemde sağlanan uygun desteklerin konuşma becerilerinde önemli ilerlemeler sağlayabildiğini söyledi. “Gecikmenin kendiliğinden düzeleceği düşüncesi bazı çocuklarda sürecin uzamasına neden olabilir. Erken fark edilen gecikmeler çocuğun iletişim becerilerini ve özgüven gelişimini destekler” diyen Şen, konuşma güçlüğü yaşayan çocuklarda ilerleyen dönemlerde sosyal çekingenlik ve akademik zorlanmalar görülebileceğini belirtti.
“Günlük iletişim dil gelişiminin en güçlü destekçisidir”
Çocukların konuşma gelişiminin büyük ölçüde günlük etkileşimlerle desteklendiğini vurgulayan Şen, ebeveynlere çocuklarıyla sık konuşmalarını, yapılan etkinlikleri sözel olarak anlatmalarını, birlikte kitap okumalarını ve oyun oynamalarını önerdi. Çocuğun çıkardığı seslere karşılık verilmesinin ve iletişim çabalarının desteklenmesinin önemli olduğunu belirten Şen, çocuğun yerine konuşmak ya da sürekli düzeltmek yerine sabırlı ve cesaretlendirici bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiğini ifade etti. Öğr. Gör. Nebahat Şen, her çocuğun gelişim sürecinin kendine özgü olduğunu hatırlatarak, çocukların başkalarıyla kıyaslanmadan bireysel ilerlemelerinin dikkate alınmasının sağlıklı gelişim açısından önemli olduğunu vurguladı.
AURA İstanbul’un ortaya çıkış sürecine değinen Yüksek Mimar ve AURA İstanbul Kurucu Üyesi Yılmaz Değer, girişimin üniversitelerdeki eğitim yapısına alternatif bir üretim ve paylaşım alanı oluşturma ihtiyacından doğduğunu belirterek, “Biz de kendi üstümüze düşen sorumluluğu yerine getirmek adına böyle bir yolculuğa çıktık. Yani bu bir sosyal sorumluluk projesi. Bir alternatif olma iddiasından ziyade, birlikte bir şeyler yapma, paylaşma ve birlikte gelişme ortamı diyebiliriz” dedi.
Disiplinlerarası üretim ve ortak öğrenme modeli
AURA İstanbul’un farklı disiplinlerden katılımcılara açık bir yapı sunduğunu vurgulayan Yılmaz Değer, programın yalnızca mimarlık ve şehircilikle sınırlı olmadığını ifade etti. Değer, “Yani kentle, toplumla, kamusallıkla ilgili tartışmak isteyen herkese kapımız açık” diyerek farklı alanlardan katılımcıların birlikte üretim yapabildiğini belirtti.
Yaklaşık 15-16 hafta süren sertifika programının yoğun ve katılımcı bir yapıya sahip olduğunu aktaran Değer, bu süreçte seminerler, atölyeler ve proje çalışmalarının birlikte yürütüldüğünü söyledi.
İstanbul dışına yayılan etkinlikler
AURA’nın İstanbul merkezli bir yapı olduğunu ancak farklı şehirlerde de etkinlikler düzenlediklerini belirten Değer, AURA Crea programına değinerek, “Değişik üniversiteleri ziyaret ediyoruz. Geçen dönem dört üniversiteye gittik. İşte Eskişehir, Antalya, Adana, Edirne” ifadelerini kullandı.
Bu etkinliklerin öğrenciler ile akademisyenler ve profesyoneller arasında etkileşim sağladığını belirten Değer, farklı şehirlerdeki gençlerle kurulan temasın önemine dikkat çekti.
Kent ve tasarım odağında güncel çalışmalar
Program kapsamında her dönem farklı temalar üzerinden çalışmalar yürütüldüğünü belirten Değer; iklim krizi, kentsel dönüşüm, deprem sonrası yaşam ve kamusal alan gibi başlıkların ele alındığını ifade etti.
Gerçekten Zamanımız Yok mu?
Modern çalışma hayatında en çok duyulan cümlelerin başında “zamanım yok” ifadesi geliyor. Herkesin bir bildirim, e-posta ya da toplantı daha talep ettiği bu dikkat ekonomi çağında, gerçekten önemli olan konulara ne kadar vakit ayrılabildiği yaşam kalitesini doğrudan belirliyor. Modern iş dünyasının görünmez bir salgını haline gelen bu koşturmaca içinde, birçok profesyonel verimli görünse de aslında zamanını başkalarının ajandasında tüketiyor. Bu kapsamda zaman yönetiminin sadece işlerin hızına yetişmek olmadığını vurgulayan Bora Erkmen’in “Kronos Bilgeliği”, Ceres Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.
İnsanlık tarihi boyunca ölçülmeye çalışılan ancak tam anlamıyla kontrol altına alınamayan zaman kavramı, günümüzde modern yaşamın en büyük çıkmazlarından biri haline geliyor. Güneşin gölgesinden kum saatine, mekanik saatlerden dijital takvimlere uzanan bu kadim yolculukta araçlar değişse de insanoğlunun zamana dair kaygısı geçerliliğini koruyor. Özellikle modern şehir yaşamında hız ve verimlilik baskısının artmasıyla birlikte zaman, artık sadece bir ölçü birimi olmaktan çıkıp doğrudan bir performans göstergesine dönüşüyor.
Yoğun geçen bu çalışma temposunda gerçek bir kontrol sağlanamıyor aksine sürekli bir yetişme telaşı “içine giriliyor. Tempo yükseldikçe odaklanma ve anlam duygusunun giderek zayıflaması da modern çalışma kültürünün en temel sorunları başında geliyor.
Bu karmaşanın ortasında, zamanla kurulan ilişkiyi yeniden tanımlayan Bora Erkmen, Ceres Yayınları etiketli “Kronos Bilgeliği” eseri ile zamanın yalnızca yönetilecek bir kaynak değil aynı zamanda anlam üretmenin de anahtarı olduğunu hatırlatıyor.
Zaman Yönetimi İşlerin Hızına Yetişmek Değil, Yaşamın Özünü Sahiplenmektir
Modern hayatın bitmek bilmeyen koşturmacasında zamanı kontrol etmek yerine onun peşinden sürüklenen, başkalarının ajandasında kendi ömrünü tüketen bir karakterin içsel yolculuğu üzerinden ilerleyen eser, okuru kendi yaşam ritmini sorgulamaya davet ediyor. Güneşin gölgesinden dijital takvimlere uzanan o kadim zaman yolculuğunu hatırlatan bu anlatıda, modern şehir yaşamının getirdiği hız ve verimlilik baskısının aslında nasıl bir performans göstergesine dönüştüğü gözler önüne seriliyor. Hikâyede yer alan bilge karakterin rehberliğinde zaman kavramı disiplin aracı yerine farkındalık ve anlam arayışıyla harmanlanarak yeniden ele alınıyor.
📢 Haberle İlgili Bildirim
Haberle İlgili Düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni bir haber paylaşabilirsiniz.



