
Sigarayı bırakma sürecinde en sık görülen psikolojik belirtilerin huzursuzluk, sinirlilik, sabırsızlık, kaygı artışı, odaklanma güçlüğü ve zaman zaman çökkünlük hissi olduğunu söyleyen DoktorTakvimi uzmanlarından Uzm. Klinik Psikolog Arzu Arslanoğlu, “Kişi sigarayı bir rahatlama aracı olarak kullandığı için, bırakınca bu boşluk daha belirgin hissedilir. Bu belirtiler geçicidir ve genellikle ilk haftalarda daha yoğundur” dedi.
Sigara sadece nikotin değil, duygusal bir dayanak
Sigaranın çoğu zaman stresle başa çıkma, duyguları bastırma, yalnızlık hissini azaltma ya da mola verme ihtiyacını karşılama aracı olarak kullanıldığını belirten Klinik Psikolog Arzu Arslanoğlu, “Ayrıca el-ağız alışkanlığı, rutinler ve sosyal ortamlara ait olma duygusu da psikolojik bağımlılığı güçlendirir. Bu nedenle sigara sadece nikotin değil, bir alışkanlık ve duygu düzenleme aracıdır. Stresli anlar, öfke, kaygı, can sıkıntısı, yalnızlık, kahve içmek, yemek sonrası, telefonla konuşmak ya da sosyal ortamlarda bulunmak sigara isteğini tetikleyebilir. Beyin bu durumları zamanla sigarayla eşleştirir ve otomatik bir istek ortaya çıkar” şeklinde konuştu.
Tetikleyici geldiğinde ne yapmalı?
Tetikleyiciler ortaya çıktığında sigara isteğini azaltmaya yardımcı olabilecek psikolojik stratejileri aktaran Klinik Psikolog Arzu Arslanoğlu, “Tetikleyici fark edildiğinde dikkati başka bir yöne çevirmek, kısa yürüyüşler yapmak, derin nefes egzersizleri uygulamak, su içmek veya o anki duyguyu isimlendirmek sigara isteğini azaltabilir. Ayrıca ‘şu an canım istiyor ama geçecek’ şeklinde iç konuşma yapmak da dürtünün yönetilmesine yardımcı olur” dedi.
Yeniden başlamak başarısızlık değil
Tekrar başlamanın çoğu zaman başarısızlık değil, öğrenme sürecinin bir parçası olduğunu söyleyen DoktorTakvimi uzmanlarından Uzm. Klinik Psikolog Arzu Arslanoğlu, “Kişi duygusal tetikleyicilerini ve zorlandığı alanları yeterince tanımadan bıraktığında, stresli bir anda sigaraya geri dönebilir. Psikolojik hazırlık yapılmadan bırakılan sigara, kalıcı olmada daha zorlayıcı olabilir” ifadelerini kullandı.
Psikolojik destek bırakmayı güçlendiriyor
Klinik Psikolog Arzu Arslanoğlu, psikolojik destek veya terapi almanın bırakma sürecine katkısını şöyle anlattı: “Psikolojik destek, kişinin sigarayı neden kullandığını fark etmesine, stresle daha sağlıklı başa çıkma yolları geliştirmesine ve bırakma sürecinde motivasyonunu korumasına yardımcı olur. Terapi sürecinde tetikleyiciler çalışılır ve sigara dışı rahatlama yolları güçlendirilir.”
Kalıcı bırakmanın anahtarı: Plan, destek ve şefkat
Bırakmayı deneyip yeniden başlayan kişilerin kendini suçlamadan süreci değerlendirmesinin ve yeniden denemekten vazgeçmemesinin çok önemli olduğunu söyleyen DoktorTakvimi uzmanlarından Uzm. Klinik Psikolog Arzu Arslanoğlu, “Gerçekçi hedefler koymak, zorlanılan anlar için önceden plan yapmak ve destek almak bırakmayı kalıcı hale getirir. En önemlisi, sigarayı bırakmanın bir irade değil, alışkanlık ve duygu yönetimi süreci olduğunun kabul edilmesidir” dedi.
Bel fıtığı tedavisinde ‘hızlı iyileşme’ dönemi
Bel fıtığı, günümüzde uzun süre oturmaya bağlı hareketsiz yaşam tarzı, yanlış duruş ve bel hareketi nedeniyle toplumda en sık rastlanan sağlık sorunlarından biri. Yaşam kalitesini ciddi oranda düşüren bel fıtığının doğru tanı ve modern tedavi yaklaşımları sayesinde artık yönetilebilir bir sorun haline gelerek hastaların hareket özgürlüğünün geri kazanmasına olanak sunduğunu belirten Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Bel fıtığı tedavisinde modern tıbbın ulaştığı son nokta olan endoskopik yani kapalı ameliyat yöntemi hem sakat kalma riskine dair endişeleri ortadan kaldırıyor hem de uzun iyileşme süreçlerini tarihe gömüyor” açıklamasında bulundu.
Yaşam kalitesini ciddi oranda düşüren, hareket kabiliyetini kısıtlayan ve toplumda en sık karşılaşılan sağlık sorunlarından biri olan bel fıtığı, özellikle çalışma hayatındaki bireyleri tehdit ediyor. Bel fıtığının yaş ve cinsiyet ayırmaksızın herkeste görülmekle birlikte erkeklerde 1,5 2 kat daha sık rastlandığını, özellikle de 35-50 yaş aralığında zirve yaptığını paylaşan Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Bel fıtığı mesleki alışkanlıklarla doğrudan ilişkili. Ağır işlerde çalışanların yanı sıra; gün boyu hareketsiz kalan masa başı çalışanlar, kilolu olanlar, uzun süreler araç kullananlar ve gün boyu ayakta duran öğretmen veya garsonların bel fıtığına yakalanma olasılığı daha yüksek. Bazen ani bir zorlama veya ağır bir yük kaldırma fıtığa neden olsa da en önemli etkenin ilerleyen yaş ve vücudun maruz kaldığı tekrarlayan küçük travmalar olduğu unutulmamalı” dedi.
Belirtileri hafife almayın
Hastalığın genellikle sırt ve bacak ağrısı ile kendini gösterdiğini ancak ağrının yayılım gösterdiği bölgelerin tanı için kritik bir önem taşıdığını hatırlatan Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Bel fıtığının bacaklara giden sinirleri sıkıştırması sonucu ağrı baldıra ve ayak tabanına kadar inebiliyor. Ayaklarda uyuşma, yürüme ve oturmada güçlük çekilmesi bel fıtığının habercisi olabiliyor. Eğer hastalık ilerlerse idrar kaçırma, cinsel fonksiyon kayıpları ve hatta yürüyememe gibi çok daha ağır tablolarla karşılaşılabiliyor. Bu belirtiler görüldüğünde vakit kaybetmeden bir uzmana başvurulmalı ve özellikle MR görüntüleme ile bası derecesi belirlenmeli” uyarısında bulundu.
Cerrahiden değil geç kalmaktan korkulmalı
Bel fıtığı tanısı konulan her hastanın hemen ameliyat masasına yatmasının gerekmediğini söyleyen Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Tedavi süreci; ilaç tedavisi, fizik tedavi ve ağrı tedavisi yani algoloji gibi seçeneklerle başlıyor. Ancak ilerleyici güç kaybı ve idrar kaçırma gibi acil ameliyat bulguları varsa cerrahi müdahale kaçınılmaz hale geliyor” dedi.
Ameliyat korkusunun hastaları tedaviden uzaklaştırabildiğini belirten Prof. Dr. Göçmen, “Halk arasında ‘ameliyat olursam sakat kalırım’ gibi geçmişten gelen yersiz korkular mevcut. Oysa günümüzde teknoloji çok gelişti. Mikrocerrahi ve endoskopik (kamera ile kapalı teknik) yöntemler sayesinde doku hasarını minimuma indiriyoruz. Hastalarımız artık çok kısa sürede ayağa kalkabiliyor ve uzun süre yatmak zorunda kalmadan taburcu oluyorlar. Müdahale edilmeyen sinir basısı, hastada felç gibi kalıcı hasarlara yol açabiliyor. Bu nedenle cerrahiden değil, geç kalmaktan korkulmalı” şeklinde konuştu.
Bel fıtığı hastalarına 9 öneri
Ağır ve ani yük kaldırmaktan kaçınılmalı
Öne ve yanlara doğru eğilme ve bel bükme hareketinden kaçınılmalı. Eğer yerden bir şey alınacaksa çömelerek alınmalı.
Hastalar otururken belinin arkasına bel boşluğunu yok edecek şekilde bir yastık koymalı ve yirmi dakikadan fazla hareketsiz bir şekilde oturmamalı. Mesleği gereği uzun süre oturması gerekenler ise sık sık pozisyon değiştirmeli.
Ortopedik yatakta yatılmalı.
Traktör kullanılmamalı. Uzun süre araç kullananlar ise saat başı veya her iki saatte bir mola vererek arabalarının etrafında birkaç tur atıp esneme hareketleri yapmalı.
Hasta yukarıya doğru uzanmamalı. Yukarıdan bir şey alacaksa bir iskemle veya merdiven yardımıyla alınmalı.
Hasta belini daima sıcak tutmalı, açık pencere veya klima gibi havalandırmaların önünde durmamalı.
Abdest alırken bacak lavaboya uzatılmamalı. Yer sofrası kullanılmamalı.
Bel ve bacak ağrısı olan hastalar mutlaka stresten ve soğuktan kaçınmalı.
Bel fıtığında amaç, beli koruyarak aktif kalmak; ani zorlayıcı hareketlerden kaçınmak ve düzenli egzersiz yapmaktır.
Kanser, günümüzde yalnızca bireyleri değil, aileleri ve toplumun tamamını etkileyen küresel bir halk sağlığı sorunu olarak öne çıkıyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 20 milyon kişiye yeni kanser tanısı konulurken, Türkiye’de de her yıl yüz binlerce kişi bu hastalıkla karşı karşıya kalıyor. Dünya genelinde her 6 ölümden birinin, Türkiye’de ise yaklaşık her 5 ölümden birinin kanserle ilişkili olması, sorunun boyutunu net bir şekilde ortaya koyuyor.
Türk Kanser Derneği Sağlık Direktörü Ezgi Polat, önümüzdeki yıllara ilişkin projeksiyonların bu tabloyu daha da ciddileştirdiğine dikkat çekerek, 2050 yılına gelindiğinde dünya genelinde yeni kanser vakalarının 35 milyona yaklaşmasının beklendiğini vurguladı. Polat, bu artışın nüfusun yaşlanması, çevresel etkenler ve yaşam tarzı alışkanlıklarıyla doğrudan ilişkili olduğunu belirtti.
Kanserle mücadelede en etkili ve hayati adımın erken teşhis olduğunun altını çizen Polat, birçok kanser türünün erken evrede tespit edilmesi halinde tedavi başarısının önemli ölçüde arttığını ve bireylerin yaşam kalitesinin korunabildiğini ifade etti. Buna karşın, düzenli sağlık kontrolleri ve tarama programlarının hâlâ istenilen seviyede olmadığını belirten Polat, mamografi, smear testi ve kolonoskopi gibi taramaların basit ancak hayat kurtarıcı uygulamalar olduğuna dikkat çekti.
Koruyucu sağlık yaklaşımlarının da kanserle mücadelenin vazgeçilmez bir parçası olduğunu belirten Polat, bilimsel verilerin kanser vakalarının önemli bir bölümünün önlenebilir risk faktörleriyle ilişkili olduğunu gösterdiğini söyledi. Sigara ve tütün ürünlerinden uzak durulması, alkol tüketiminin sınırlandırılması, dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve stresle sağlıklı baş etme yöntemlerinin kanser riskini azaltmada kritik rol oynadığını vurguladı. Ayrıca HPV ve Hepatit B gibi virüslere karşı aşılama çalışmalarının bazı kanser türlerine karşı güçlü bir koruma sağladığını ifade etti.
Türk Kanser Derneği olarak kanserle mücadelede yalnızca tedavi sürecine değil; önleme, erken teşhis ve yaşam kalitesini artırmaya yönelik bütüncül bir yaklaşım benimsediklerini belirten Polat, derneğin ücretsiz tarama ve bilgilendirme faaliyetleri, sosyal destek projeleri, beslenme danışmanlığı ve psikososyal destek hizmetleriyle hasta ve hasta yakınlarının yanında olmaya devam ettiğini söyledi.
4 Şubat Dünya Kanser Günü vesilesiyle topluma önemli bir çağrıda bulunan Polat, “Kanser kader değildir. Bilgi, farkındalık ve erken teşhisle bu tabloyu değiştirmek mümkündür. Her bireyin kendi sağlığı için atacağı küçük bir adım, toplum sağlığı için büyük bir etki yaratabilir” dedi.
Polat sözlerini, “Bugün kendimiz ve sevdiklerimiz için bir söz verelim; kontrollerimizi ertelemeyelim, belirtileri görmezden gelmeyelim ve sağlıklı yaşamı bir tercih değil, bir alışkanlık haline getirelim. Çünkü kanserle mücadelede en güçlü silah, erken teşhistir” diyerek tamamladı.
“Kanserle Mücadelede En Güçlü Silahımız Erken Tanı ve Önlemedir”
Kanser, dünya genelinde kardiyovasküler hastalıklardan sonra en sık görülen ikinci ölüm nedeni olarak önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Her yıl 4 Şubat’ta anılan Dünya Kanser Günü, kanser konusunda toplumsal farkındalığı artırmak, erken tanının önemini vurgulamak ve önlenebilir risk faktörlerine karşı bilinç oluşturmak amacıyla küresel ölçekte dikkat çekiyor.
İstanbul Rumeli Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Merve Kırmacı, Türkiye’de kanser insidansı ve mortalitesinin son yıllarda artış eğilimi gösterdiğine dikkat çekerek, bu durumun yalnızca tıbbi nedenlerle açıklanamayacağını belirtiyor. Dr. Kırmacı, “Türkiye’de kanser yükündeki artış; nüfusun yaşlanması, yaşam tarzı değişiklikleri, sigara ve obezite gibi risk faktörlerinin yaygınlığı ile çevresel maruziyetlerin birleşik etkisiyle şekillenmektedir. Bu nedenle kanserle mücadelede yalnızca tedaviye değil, koruyucu sağlık politikalarına da güçlü biçimde odaklanmak zorundayız” değerlendirmesinde bulunuyor.
Hücreler arası iletişimin yeni keşfedilen gücü “Eksozomlar”, estetik cerrahi ve doku yenileme alanında dengeleri değiştiriyor. Prof. Dr. Ahmet Karacalar, vücudun kendi biyolojik kuryeleri olan eksozomların, PRP gibi geleneksel yöntemlerden farkını ve genetik düzeydeki etkilerini değerlendirdi.
İSTANBUL – Estetik tıpta rejeneratif (yenileyici) tedaviler her geçen gün gelişirken, son dönemin en dikkat çekici başlığı “Eksozomlar” oldu. Prof. Dr. Ahmet Karacalar, hücrenin işlevsel talimatlarını taşıyan bu mikroskobik yapıları, vücudun lojistik ağına benzeterek konuya açıklık getirdi.
Hücresel İletişimde “Adrese Teslim” Görev
Hücresel yaşlanmayı geri çevirme sürecini bir lojistik operasyonuna benzeten Prof. Dr. Karacalar, süreci şu sözlerle özetliyor:
“Tıpkı bir şirketin ürünleri özel kutulara koyup gönderdiği gibi, hücre de işlevsel ‘talimatları’ eksozomlarla paketler. Bu paketlerin içinde protein, RNA, lipid ve diğer hayati moleküller bulunur. Vücudun otoyolları olan kan ve lenf sistemi aracılığıyla, biyolojik kuryeler bu paketleri hedef hücreye taşır.”
Bu sürecin rastgele olmadığını vurgulayan Karacalar, paketin alıcısı olan hedef hücrenin talimatları okuyup harekete geçtiğini belirtiyor: “Örneğin cilt gençleştirmede, eksozomlar fibroblastlara ulaşarak kolajen üretimini artırabilir. Yani gönderilen paket, tam olarak hedefe ulaşmış ve görevi başlatmış olur.”
PRP ve Eksozom: Fark Nerede?
Kamuoyunda sıkça bilinen PRP (Trombositten Zengin Plazma) ile [ahmetkaracalar.com/eksozom-tedavisi/]Eksozom tedavisi arasındaki farka da değinen Prof. Dr. Karacalar, iki yöntemin etki mekanizmasının birbirinden ayrıldığını vurguluyor.
PRP’nin, trombositler ve büyüme faktörleri aracılığıyla doku onarımını desteklediğini hatırlatan Karacalar, eksozomların ise daha derin bir potansiyele sahip olduğuna dikkat çekiyor:
“Bilimsel çalışmalar, eksozomların büyüme faktörlerinden farklı olarak genlerin ‘konuşmasını’ etkileyebileceğini gösteriyor. PRP dokuya geçici bir biyolojik aktivasyon sağlarken, eksozomlar (Bkz. https://ahmetkaracalar.com/eksozom-tedavisi/ )bu süreci hücresel düzeyde derinleştirebilme kapasitesine sahip.”
Güçbirliği: Kombine Tedaviler ve Yağ Nakli
Prof. Dr. Ahmet Karacalar, bu iki yöntemin rakip değil, tamamlayıcı olabileceğini belirtiyor. PRP ve eksozomların kombine veya ardışık kullanımının sinerjik bir etki yaratabileceği öngörülüyor.
Ayrıca, estetik cerrahide sıkça başvurulan yağ enjeksiyonlarında da eksozomların kritik bir rolü bulunuyor. Yapılan araştırmalar, yağ dokusu [ahmetkaracalar.com/eksozom-tedavisi/]eksozomlarla birlikte nakledildiğinde, dokunun tutma yüzdesinin arttığını gösteriyor.
“Mucize Değil, Bilimsel Bir Araç”
Özellikle kişinin kendi kanından elde edilen eksozomların güvenlik açısından öne çıktığını belirten Karacalar, yine de temkinli yaklaşılması gerektiğinin altını çiziyor. Bu yöntemlerin tek başına bir “mucize” olarak pazarlanmaması gerektiğini savunan Prof. Dr. Karacalar, başarının bilimsel veriler ışığında ve doğru hasta seçimiyle mümkün olduğunu ifade ediyor.
📢 Haberle İlgili Bildirim
Haberle İlgili Düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni bir haber paylaşabilirsiniz.


