Politika

ADD Başkanı Ceylan: Utanç ücretinden ancak Kemalist politikalarla kurtuluruz

Haberi Dinleyin Dinlemek için oynat tuşuna basın
Haberi Dinleyin Dinle Duraklat Devam Et Dinlemek için oynat tuşuna basın Haber seslendiriliyor Okuma duraklatıldı Kalan dk sn Varsayılan Ses Okuma tamamlandı Bu dil icin ses bulunamadi. Tarayiciniz veya cihaziniz bu dili desteklemiyor olabilir. Dinle Duraklat Durdur Hızı sağdaki menüden ayarlayın (0.75x - 2x) Tarayıcınız destekliyorsa Ses menüsünden farklı bir ses seçebilirsiniz, tercihiniz hatırlanır Okuma başladıktan sonra boşluk tuşu ile oynat/duraklat Sayfadan çıksanız da Durdur a basmadığınız sürece kaldığınız yerden devam eder 5 sn geri 5 sn ileri İlerleme çubuğuna tıklayarak veya sürükleyerek istediğiniz yere atlayın; ⏪ / ⏩ ya da ← / → tuşlarıyla 5 sn geri/ileri sarın Sayfa çevrildiğinde yeni dil otomatik algılanır ve okuma yeniden başlar
Haberi Dinleyin
🎧 Haberi Dinleyin
Haberi Dinleyin

Asgari ücreti ‘utanç ücreti’ olarak açıklayan Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Kayseri Şube Başkanı Kemal Ceylan ‘Asgari’ kavramının ‘En aşağılayıcı ücret’ anlamına geldiğine dikkat çekti. Ceylan ‘En düşük ücretin utanç ücreti olmaktan çıkarılması Kemalist politikaların yeniden uygulanması ile gerçekleşebilir’ dedi.

Kemal Ceylan’ın bu konudaki açıklaması şöyle.

Her şeyden önce şu “Asgari Ücret” daha iyisi “asgari” kavramı üzerinde durmak gerekiyor. “ASGARİ” kavramı, “en aşağı” kavramının dilimize Arapçadan geçmiş hali. Bu “ücret” kavramı ile birleştirildiğinde “EN AŞAĞI ÜCRET“ anlamı çıkıyor. Biraz daha zorlanırsa çalışanlara ödenecek “EN AŞAĞILAYICI” ücret olarak da adlandırılabilir. Zira yıllardır belirlenen “en aşağı” ücret yoksulluk sınırının da, açlık sınırının da altında oluyor hep.

ASGARİ sözcüğünün kullanılmasının tek güzel yanı, halk arasında bu sözcüğün yaygın şekilde “ASKERİ” olarak kullanılıyor olması. Neredeyse 40 yılı aşkın süredir asgari ücretin yerlerde sürünüyor olmasında en büyük etken 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi. Darbenin lideri konumundaki Kenan Evren açıklamalarında bir otel çalışanının kendinden çok ücret aldığını ağlak bir yüz ifadesi ile anlatırdı. Darbe sonrasında dönemin TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) Başkanı Halit Narin’in  “20 yıl işçiler güldü, biz ağladık, şimdi gülme sırası bize geldi” sözü darbeciler tarafından “yerinde” bir algılamayla hayata geçirildi ve sınıf sendikacılığı bitirildi. Günümüzde asgari ücretin neden bilinçsizce de olsa, ASKERİ ÜCRET olarak dilimize geçtiği anlaşılabiliyor.

Ülkemizde serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı söylenip her şeyin fiyatının piyasa koşullarınca belirlendiği eklendikten sonra, ücretlerin neden en aşağı düzeyde sabitlenip patronların 40 yıldır güldüğünü sorgulamak ise zülfüyare dokunsa gerek.

Garip olmayacak bir sorumuzu da ekleyelim: Madem en aşağı ücret işverenlerin ve siyasal iktidarın baskın olduğu bir komisyonca (olmazsa hakem heyeti) belirleniyor, o halde özellikle kamu kesiminde bir de en yüksek (azami) ücret belirlenmesi gerekmez mi? Böylelikle yoksulluk sınırının altında ücret alan çalışanlarımız da, oyları ile iktidar belirleyen milletimiz de, her ay 4-5 hatta bazen 10-11 kamu kurumundan maaş ya da huzur hakkı adı altında yüzbinlerce lira alanları da, özel sözleşmelerle ABD Doları üzerinden belirlenen AZGIN ücretleri de öğrenmiş olur.

NASIL BELİRLENMELİ?

Güçlü bir sendikal örgütlenmenin olduğu ülkelerde en aşağı ücret günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi belirlenmez. Elbette az sayıda işçinin çalıştığı, örgütlenmenin olanaksız olduğu işyerlerindeki çalışanları korumak için sosyal devlet ilkesine uygun olarak adil bir en aşağı ücret belirlenmelidir. Bunun dışındaki ücretler işveren ile sendika arasındaki pazarlıklar sonunda belirlenir. Bu durumda bazı sendikalar sarı sendika olsa bile, sendikal rekabet nedeniyle tümü zorunlu olarak güçlü sendikaların bağıtladığı ücretler düzeyinde ücret belirleyeceklerdir. Bu şekilde ülke çapında bir ücret seviyesi ortaya çıkacak, daha ötesi sendika olmayan işyerlerinde de işçiler bundan etkilenecek, giderek sendikal örgütlenme de güçlenecektir. Elbette ortaya çıkan ücret düzeyi Asgari Ücret Komisyonlarının kararlarını da etkileyecektir.

Ne var ki 12 Eylül 1980 darbesi ile  “gülme” sırasının işverenlere geldiğini düşünenler, yaptıkları yasal düzenlemelerle “gülme”nin sonsuza kadar sürmesini hedeflemişlerdir. Özellikle son 19 yılda işbaşında olanlar her fırsatta darbe dönemlerine karşı olduklarını söyledikleri halde İş Kanunu ve Sendikalar Kanununda yaptıkları değişiklikler ile 12 Eylül döneminin bile ötesine geçmişlerdir. 12 Eylül öncesi 44 milyon civarındaki nüfusumuz içinde sendikalı işçi sayısı 3 milyona ulaşmışken, günümüzün 83 milyonluk Türkiye’sinde sendika üyesi işçi sayısını utanç duymadan açıklayabilmek olanaksız. Çalışma Bakanlığı döneminde AKP’li Faruk Çelik’in bir konuşmasında, sendikalı işçi sayısının gerçek durumunu açıklamaları halinde bazı konfederasyonların sayı düşüklüğü nedeniyle kapanabileceğini ifade ettiği unutulmamalı.

Sendikalı işçi sayısının bu kadar az, sendikaların bu kadar güçsüz ve bağımlı, işsiz sayısının bu kadar yüksek, sığınmacı adı altında milyonlarca insanın ülkemize doluştuğu ortamda gerçek bir emek fiyatı pazarlığı yapılabilir mi? 12 Eylül sonrasında gülmeye başlayan işverenlerin gülmeleri kahkahaya dönüşmüş olamaz mı?

EN DÜŞÜK ÜCRET UYGULANABİLİYOR MU?

Günümüz koşullarında yoksulluk, hatta açlık sınırı altında olduğu herkesçe kabul edilen en düşük ücret uygulanabiliyor mu?

İşsizliğin bu kadar yüksek boyutta olduğu ve her geçen gün işsizler ordusuna yeni neferlerin katıldığı ülkemizde, en düşük ücretin uygulandığını düşünmek tam bir hayal. Hayatla bağı olan herkes bunu yakın çevresinden gözlemektedir. Pek çok insan sadece ekmek parası için kayıt dışı, yani hiçbir sosyal güvencesi olmadan kaçak olarak çalışmaktadır. Bu işçilerin aldığı ücretin ne kadar olduğu belirsizdir. Çoğu zaman da en düşük ücretin çok altındadır. Olmasa bile sosyal güvenceden yoksundur. Bu durum resmi verilerce de doğrulanmaktadır.Son TÜİK verilerine göre ülkemizde her 100 kişiden 27,4’ü kayıt dışı çalışmaktadır. (TÜİK verilerinin ne kadar sağlıklı olduğu da ayrı bir tartışma konusudur tabii). Bu durum ayrıca üretimin de kayıt dışı olduğunu göstermektedir ki, bu da vergi kaybının ne boyutta olduğunu ortaya koymaktadır.

Denetimin sıkı olduğu bazı iş kolları ile iş kazaları açısından risk taşıyan iş yerlerinde sigortalı gösterilen çalışanların eline bordroda yazılı ücretin geçmediği de ayrı bir yaradır.

En düşük ücretin artırılmasının en kolay yöntemlerinden biri de, asgari ücretten vergi alınmasının önüne geçmektir. Ama bu bütünsel ve kararlı bir mücadele gerektirmektedir.

En düşük ücretin utanç ücreti olmaktan çıkarılması ancak yeniden güçlü bir sendika hareketin yaratılması, örgütlü mücadelenin hayatın her alanına yayılıp sosyal devletin halkın geniş kesimlerinin zorunlu talebi olarak dayatılması ile, kısacası KEMALİST politikaların yeniden uygulanması ile gerçekleşebilecektir.

💬 WhatsApp açılıyor...

📢 Haberle İlgili Bildirim & Paylaşım

Haberi WhatsApp'ta paylaşabilir, düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni haber paylaşabilirsiniz.

Davut Güleç

Gazeteci, Televizyoncu Uzman Polis-Adliye Muhabiri, Spor Yazarı Kayseri ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Üyesi Uluslararası Basın Konfederasyonu (UBK) Kayseri İl Temsilcisi TSYD, TİMEF, AVKON, ADD Üyesi TEMA'cı, Kızılay'cı, Dağcı, Trekkingci Erciyes Kar Kaplanları Spor Kulübü Basın Sözcüsü Kayseri Spor Adamları Derneği Üyesi Tüm Mücadele Sporları Derneği Üyesi Kent Güvenlik Konseyi Üyesi Alp Disiplini Kayak Milli Hakemi Herkes İçin Spor Federasyonu Kayseri İl Temsilcisi Halkla İlişkiler Tanıtım, Adalet, Kamu Yönetimi Mezunu

İlgili Haberler

ADD Başkanı Ceylan: Utanç ücretinden ancak Kemalist politikalarla kurtuluruz

Asgari ücreti ‘utanç ücreti’ olarak açıklayan Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Kayseri Şube Başkanı Kemal Ceylan ‘Asgari’ kavramının ‘En aşağılayıcı ücret’ anlamına geldiğine dikkat çekti. Ceylan ‘En düşük ücretin utanç ücreti olmaktan çıkarılması Kemalist politikaların yeniden uygulanması ile gerçekleşebilir’ dedi.

Kemal Ceylan’ın bu konudaki açıklaması şöyle.

Her şeyden önce şu “Asgari Ücret” daha iyisi “asgari” kavramı üzerinde durmak gerekiyor. “ASGARİ” kavramı, “en aşağı” kavramının dilimize Arapçadan geçmiş hali. Bu “ücret” kavramı ile birleştirildiğinde “EN AŞAĞI ÜCRET“ anlamı çıkıyor. Biraz daha zorlanırsa çalışanlara ödenecek “EN AŞAĞILAYICI” ücret olarak da adlandırılabilir. Zira yıllardır belirlenen “en aşağı” ücret yoksulluk sınırının da, açlık sınırının da altında oluyor hep.

ASGARİ sözcüğünün kullanılmasının tek güzel yanı, halk arasında bu sözcüğün yaygın şekilde “ASKERİ” olarak kullanılıyor olması. Neredeyse 40 yılı aşkın süredir asgari ücretin yerlerde sürünüyor olmasında en büyük etken 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi. Darbenin lideri konumundaki Kenan Evren açıklamalarında bir otel çalışanının kendinden çok ücret aldığını ağlak bir yüz ifadesi ile anlatırdı. Darbe sonrasında dönemin TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) Başkanı Halit Narin’in  “20 yıl işçiler güldü, biz ağladık, şimdi gülme sırası bize geldi” sözü darbeciler tarafından “yerinde” bir algılamayla hayata geçirildi ve sınıf sendikacılığı bitirildi. Günümüzde asgari ücretin neden bilinçsizce de olsa, ASKERİ ÜCRET olarak dilimize geçtiği anlaşılabiliyor.

Ülkemizde serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı söylenip her şeyin fiyatının piyasa koşullarınca belirlendiği eklendikten sonra, ücretlerin neden en aşağı düzeyde sabitlenip patronların 40 yıldır güldüğünü sorgulamak ise zülfüyare dokunsa gerek.

Garip olmayacak bir sorumuzu da ekleyelim: Madem en aşağı ücret işverenlerin ve siyasal iktidarın baskın olduğu bir komisyonca (olmazsa hakem heyeti) belirleniyor, o halde özellikle kamu kesiminde bir de en yüksek (azami) ücret belirlenmesi gerekmez mi? Böylelikle yoksulluk sınırının altında ücret alan çalışanlarımız da, oyları ile iktidar belirleyen milletimiz de, her ay 4-5 hatta bazen 10-11 kamu kurumundan maaş ya da huzur hakkı adı altında yüzbinlerce lira alanları da, özel sözleşmelerle ABD Doları üzerinden belirlenen AZGIN ücretleri de öğrenmiş olur.

NASIL BELİRLENMELİ?

Güçlü bir sendikal örgütlenmenin olduğu ülkelerde en aşağı ücret günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi belirlenmez. Elbette az sayıda işçinin çalıştığı, örgütlenmenin olanaksız olduğu işyerlerindeki çalışanları korumak için sosyal devlet ilkesine uygun olarak adil bir en aşağı ücret belirlenmelidir. Bunun dışındaki ücretler işveren ile sendika arasındaki pazarlıklar sonunda belirlenir. Bu durumda bazı sendikalar sarı sendika olsa bile, sendikal rekabet nedeniyle tümü zorunlu olarak güçlü sendikaların bağıtladığı ücretler düzeyinde ücret belirleyeceklerdir. Bu şekilde ülke çapında bir ücret seviyesi ortaya çıkacak, daha ötesi sendika olmayan işyerlerinde de işçiler bundan etkilenecek, giderek sendikal örgütlenme de güçlenecektir. Elbette ortaya çıkan ücret düzeyi Asgari Ücret Komisyonlarının kararlarını da etkileyecektir.

Ne var ki 12 Eylül 1980 darbesi ile  “gülme” sırasının işverenlere geldiğini düşünenler, yaptıkları yasal düzenlemelerle “gülme”nin sonsuza kadar sürmesini hedeflemişlerdir. Özellikle son 19 yılda işbaşında olanlar her fırsatta darbe dönemlerine karşı olduklarını söyledikleri halde İş Kanunu ve Sendikalar Kanununda yaptıkları değişiklikler ile 12 Eylül döneminin bile ötesine geçmişlerdir. 12 Eylül öncesi 44 milyon civarındaki nüfusumuz içinde sendikalı işçi sayısı 3 milyona ulaşmışken, günümüzün 83 milyonluk Türkiye’sinde sendika üyesi işçi sayısını utanç duymadan açıklayabilmek olanaksız. Çalışma Bakanlığı döneminde AKP’li Faruk Çelik’in bir konuşmasında, sendikalı işçi sayısının gerçek durumunu açıklamaları halinde bazı konfederasyonların sayı düşüklüğü nedeniyle kapanabileceğini ifade ettiği unutulmamalı.

Sendikalı işçi sayısının bu kadar az, sendikaların bu kadar güçsüz ve bağımlı, işsiz sayısının bu kadar yüksek, sığınmacı adı altında milyonlarca insanın ülkemize doluştuğu ortamda gerçek bir emek fiyatı pazarlığı yapılabilir mi? 12 Eylül sonrasında gülmeye başlayan işverenlerin gülmeleri kahkahaya dönüşmüş olamaz mı?

EN DÜŞÜK ÜCRET UYGULANABİLİYOR MU?

Günümüz koşullarında yoksulluk, hatta açlık sınırı altında olduğu herkesçe kabul edilen en düşük ücret uygulanabiliyor mu?

İşsizliğin bu kadar yüksek boyutta olduğu ve her geçen gün işsizler ordusuna yeni neferlerin katıldığı ülkemizde, en düşük ücretin uygulandığını düşünmek tam bir hayal. Hayatla bağı olan herkes bunu yakın çevresinden gözlemektedir. Pek çok insan sadece ekmek parası için kayıt dışı, yani hiçbir sosyal güvencesi olmadan kaçak olarak çalışmaktadır. Bu işçilerin aldığı ücretin ne kadar olduğu belirsizdir. Çoğu zaman da en düşük ücretin çok altındadır. Olmasa bile sosyal güvenceden yoksundur. Bu durum resmi verilerce de doğrulanmaktadır.Son TÜİK verilerine göre ülkemizde her 100 kişiden 27,4’ü kayıt dışı çalışmaktadır. (TÜİK verilerinin ne kadar sağlıklı olduğu da ayrı bir tartışma konusudur tabii). Bu durum ayrıca üretimin de kayıt dışı olduğunu göstermektedir ki, bu da vergi kaybının ne boyutta olduğunu ortaya koymaktadır.

Denetimin sıkı olduğu bazı iş kolları ile iş kazaları açısından risk taşıyan iş yerlerinde sigortalı gösterilen çalışanların eline bordroda yazılı ücretin geçmediği de ayrı bir yaradır.

En düşük ücretin artırılmasının en kolay yöntemlerinden biri de, asgari ücretten vergi alınmasının önüne geçmektir. Ama bu bütünsel ve kararlı bir mücadele gerektirmektedir.

En düşük ücretin utanç ücreti olmaktan çıkarılması ancak yeniden güçlü bir sendika hareketin yaratılması, örgütlü mücadelenin hayatın her alanına yayılıp sosyal devletin halkın geniş kesimlerinin zorunlu talebi olarak dayatılması ile, kısacası KEMALİST politikaların yeniden uygulanması ile gerçekleşebilecektir.

Haber Seçenekleri

Haber metnini kopyalayabilir veya kapak görselini indirebilirsiniz.

Logo

📲 Davut Güleç Haberler

Uygulamayı ana ekranınıza ekleyin, internet bağlantısı olmadan da haberlere ulaşın!

iPhone / iPad için:
1. Alttaki Paylaş butonuna ( ⬆️ ) dokunun
2. "Ana Ekrana Ekle" seçeneğini seçin
3. Sağ üstten "Ekle" butonuna basın