
“ÖCALAN TÜRKİYE’YE DEMOKRASİ GETİRİYORMUŞ”
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, Bursa’da basın mensuplarıyla bir araya gelerek sorularını yanıtladı ve açıklamalarda bulundu.
Prof. Dr. Ümit Özdağ: Halkın ekonomik krizi en ağır yaşadığı dönemlerden bir tanesinden geçiyoruz. Artık buna ekonomik kriz demek haksızlık; ekonomik buhranla karşı karşıyayız. Kriz birkaç ay sürer ama yedi yıldan bu yana Türk halkının fakirleştiğini, küçük bir grubun ise zenginliğine zenginlik kattığını, bu zenginliği yurtdışına transfer ettiğini ve ülkenin bütün yapısal dengelerinin kökten bozulduğunu tespit ediyoruz. Ve Türkiye zengin ancak Türk halkı fakir ve fakirleşiyor.
Şimdi bu ekonomik buhranın nedeni olan politikaların sahibi Cumhur İttifakı, karikatür gibi bir çözümle Türk halkının karşısına enflasyonla sözde mücadele etmek için çıkıyormuş. Neymiş efendim, süpermarketlerde “Cumhur Reyonları” açılacakmış… Sanki süpermarketin diğer reyonlarını Trump yönetiyor da, Cumhur Reyonunu Erdoğan yönetiyor. Ekonomik buhrana Cumhur Reyonu çözümü, AK Parti ekonomi politiğinin iflasının tekrar ilanından başka hiçbir şey değildir.
Hatta madem böyle Cumhur Reyonuyla başladılar, enflasyon rakamlarını da TÜİK’ten almasınlar; Alman İstatistik Kurumu’nun Almanya için açıkladığı enflasyon rakamlarını Türkiye için açıklasınlar. Böylece enflasyonu da daha hızlı düşürmüş olurlar.
Evet, gerçekten ülkenin karşı karşıya olduğu durum, yaşanan ekonomik kriz karşısında bu kadar vahim. İktidar çaresiz ve Mehmet Şimşek’in sadece enflasyonu düşürmeye odaklı, bunun dışında hiçbir makroekonomik politik hedefi olmayan politikası Türk halkını fakirleştirirken, bütün yükü dar gelirli yurttaşların sırtına yüklerken ve bu fakirlik açlıkla mücadele seviyesine inerken küçük bir rantiye grup zenginleşmeye ve zenginliği yurtdışına transfer etmeye devam ediyor.
Türkiye’nin, Devlet Planlama Teşkilatını kurmadan ekonomik krizle başarılı bir kurumsal çerçeve oluşturarak mücadele etmesi mümkün değildir. Ve Türkiye’nin bugün yıllardan beri sürmekte olan ve insafsızca sürdüğü, Bülent Arınç tarafından kendisi de görevdeyken itiraf edilen israf ekonomisi modelinden vazgeçmeden, bugün yaşanan ve Türk halkını açlığa sürükleyen ekonomik krizden çıkmak için önünde bir ufuk görmesi mümkün değil.
Bundan dolayı Zafer Partisi olarak önümüzdeki günlerde, haftalarda ve aylarda çok yoğun bir şekilde ekonomik kalkınma ile ilgili yapılması gerekenleri Türk halkıyla, seçmenle paylaşmak üzere geçen hafta Zafer Ekonomi Konseyi’ni kurduk. Konsey, teorik çalışmalarını bir süreden beri devam ettiriyor. Sonbahardan itibaren Türkiye’nin değişik illerinde Zafer Partisi’nin ekonomi programını sektör sektör açıklamak için çalışmalara başlayacağız. Biz sadece eleştirmeyeceğiz, ne yapacağımızı da söyleyeceğiz.
Anadolu Kalesi Projesi
Zafer Partisi’nin, 13 milyon sığınmacı ve kaçağın oluşturduğu ve Türkiye için en yaşamsal sorun olan meseleyle ilgili çözüm önerisi “Anadolu Kalesi Projesi” artık Türk halkı tarafından anlaşılmıştır. Biz, Anadolu Kalesi Projesi’ni anlatmaya devam ederken ve terörle ikinci müzakere sürecinin Türkiye’nin varlığını nasıl tehdit altına aldığını dün akşam yaptığımız panelde izah ettiğimiz gibi, Türkiye’nin değişik yerlerinde izah etmeye devam ederken diğer yandan ekonomi ile ilgili çözüm önerilerimizi de gündeme getirmeye devam edeceğiz.
Orman yangınları ve çözüm önerisi
Bu çerçevede üzerinde durmamız gereken bir başka mesele de hiç şüphesiz Bursa’nın da yakın zamanda acı bir şekilde deneyimlediği orman yangınlarıdır. Küresel ısınmadan dolayı orman yangınları önümüzdeki dönemde azalmayacak, artarak devam edecektir. Orman yangınları ile mücadelede AK Parti hükümeti hemen her şeyde olduğu gibi başarısızdır, hazırlıklı değildir, yeni bir döneme girildiğinin bilincinde değildir. Orman yangınlarını 20. yüzyılın anlayışıyla söndürmek, mücadele etmek mümkün değildir. Bunu da zaten yangınların yıkıcı etkilerinden görüyoruz.
“Bir bölge yandı bir şey olmaz, 3-4 sene sonra nasıl olsa doğa kendisini toparlar” deme lüksümüz yoktur. Çünkü yağışlar azalmaktadır, orman yangınları yağışların azalmasıyla artmaktadır. Orman yangınları sonucu ormanların yanması, su kaynaklarının tekrar azalmasına, yağmurların tekrar azalmasına yol açmaktadır. Böylece her sene daha da azalan bir yağışla karşı karşıya kalacağız.
Bakın, küresel bir ısınma sorunuyla karşı karşıya olduğumuzun en somut örneklerinden birisi bu sene Akdeniz’de, Adana’da narenciye üretiminin yarı yarıya düşmüş olmasıdır. Mandalina ve portakal ağaçlarındaki ürünlerin yarısı sıcaktan kavrulmuştur. Daha önce böyle bir şey duydunuz mu? Evet, Akdeniz bölgemiz Kahire iklim kuşağına kaymaktadır. Bu, ortalama ısının yılda 1,5 ile 2° arasında artacağı anlamına gelmektedir. Bu da bitki örtüsünün değişmesi, yağış rejiminin değişmesi ve sualtı kaynaklarının tükenmesiyle sonuçlanacak bir süreçtir. Eğer bu küresel probleme milli ve yerel çözümler hızla geliştirilmezse orman yangını ile mücadelede Zafer Partisi’nin perspektifinden sadece bir ormanın yanması değil, daha büyük bir sürecin parçası olarak görülmelidir.
Bundan dolayı orman yangınlarını yandıktan sonra değil, başlamadan alacağımız önlemlerle durdurmak zorundayız. Birincisi, orman yangınlarını durdurmak için biz parti olarak orman tabanının her sene düzenli olarak temizlenmesi gerektiği çözümünü ortaya koyduk. Bunun için orman köylüsüne zimmetlenecek bölgelerden yapılacak toplama, devlet tarafından orman köylüsünden satın alınacaktır. Böylece ormanın tabanında yanacak bir malzeme kalmayacaktır. Ancak mesele sadece bu da değildir.
Bakın, orman yangınları sırasında en çok neden dert yanıyoruz? Uçak var mı? Helikopter neden yok? Peki bu uçaklar ve helikopterler suyu nereden alıyorlar? Ya göllerden alıyorlar ya da denizden alıyorlar. İnsanlığın ulaşmış olduğu teknoloji, Sibirya’da çıkan doğal gazın Berlin’e, Paris’e ve Madrid’e gelmesini sağlıyor; Ceyhan’dan çıkan petrolün Adana’ya gelmesini sağlıyor. Yani petrol boru hattı dediğimiz hatlarla bu sıvı ham petrol ve doğal gaz dünyanın bir ucundan öbür ucuna iletiliyor. Ama bakıyorsunuz Çanakkale’de, Bursa’da denizin dibindeki ormanlar yanıyor.
Bizim burada önerimiz ve çözümümüz, yangından çok önce sistemli bir yatırımla orman içine denizden su basabilecek boru hatlarının inşasıdır. Bazı çevreler buna maliyetli olduğu gerekçesiyle karşı çıkmaktadır. Hiçbir maliyet, ormanın yanması kadar büyük bir maliyet değildir.
Bunu yaptığımız takdirde orman içinde göletler oluşturma imkânımız da olacaktır. Ve bu hem buharlaştırmayla küresel ısınma ile mücadeleyi sağlayacak. Kimse bu yayını izleyen suyun tuzlu olduğundan bahsetmesin; çünkü onun orman tabanına zarar vermesini engelleyecek mekanizmalar var. Ayrıca deniz suyunun orman yangınını söndürmesinde de orman tabanına verilen bir zarar yok. Zaten uçaklar da denizden alıp yangın bölgesine götürüp o suyu, deniz suyunu yangınla mücadelede kullanıyorlar. Ama artık yangınların boyutu bunu çoktan aşmış durumda.
Yine Orman Bakanlığının personel sayısının ve yangınla mücadele ekipmanının güçlendirilmesi gerekiyor. Son yangınlar sırasında Azerbaycan’dan gelen itfaiyecilerin sahip oldukları donanımla, Türk itfaiyecilerinin sahip oldukları donanım 21. yüzyılla 19. yüzyıl arasındaki fark kadar geniş bir farktı. İnanılır gibi değil. Sonra insanlarımızın şehit olmasından dolayı üzülüyoruz. Bunlar zorunlu şehadetler değil, bunlar ihmal ve kötü yönetim sonucunda gerçekleşmiş şehadetler ne yazık ki. Ve olmasını engellemeliyiz.
“Suça sürüklenen çocuk”
Ülkemizin yaşamış olduğu bir başka önemli ve iktidarın çözüm bulmakta aciz kaldığı sorun hiç şüphesiz organize suçtur. Organize suç, büyük bir tehdit olarak toplumsal yaşamı tehdit ediyor her geçen gün. Sadece uyuşturucudan, sanal kumardan bahsetmiyorum; sokakları terörize eden çetelerden de bahsediyorum. Ve görüyoruz ki bu çeteler artık insanlar için, düzgün yaşamını sürdüren insanlar için tehdit olmaya başladılar.
Ankara’da Keçiören’de 22 yaşında bir genç, kız kardeşine tacizde bulunan birisi 14, birisi 17 yaşında iki genci uyardığı için dükkanında 17 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Ve şimdi bu gencin babası çetenin diğer mensupları tarafından cinayetle tehdit ediliyor. Yılın başında İstanbul’da Ahmet’in, yine 14 yaşında bir kardeşimizin, nasıl sokak ortasında zevk için alçakça öldürüldüğünü gördük.
Değerli arkadaşlar, bunu “çocuk suçlular” diyerek küçümsemek ve önemsizleştirmek mümkün değildir. Aranızda 12 Eylül 1980 öncesinde 16-17 yaşında olanların olduğunu görüyorum. Mesela siz 12 Eylül öncesinde 16-17 yaşındaydınız. Sizler hatırlarsınız; Türkiye’de terör, üniversite gençliği sokağa çıktığı zaman değil, lise gençliği sokağa çıktığı zaman başlamıştır. Yani 15-16-17 yaşındaki gençler siyasal şiddet sürecinin içerisine girdiği zaman her şey kontrol dışına çıkmıştır.
Onun için bugün “sokak çocukları” veya “suça sürüklenen çocuklar” diyerek meseleyi küçümsemek mümkün değildir. Suçu kitleselleştirme potansiyeline ve şiddeti tırmandırma potansiyeline en fazla bu yaş grubunun sahip olduğunu Türkiye deneyimleyerek daha önce görmüştür.
Bugün İstanbul’da binin üzerinde motorize ve silahlı çete mensubu var. Bu da on büyük grupta oluşanlar. Diğer küçük grupları hiç saymıyoruz bile, sayı bunun çok ötesinde çünkü. Ve buna karşı bir mücadele konsepti geliştirilmemiştir. Sokak çocukları denilen başıboş, aileleri tarafından sokağa bırakılmış çocuklarımız bu çeteler için büyük bir insan kaynağı haline gelmiştir. Türkiye, sokak köpeklerini konuştuğu kadar sokak çocuklarını konuşmuyor.
Sokak çocuğu diye bir çocuk olamaz. Sokak çocuğu demek, ailesi olmayan çocuk demektir. Ailesi olmayan çocuk olur mu? Ailesi olmayan çocuk devletin çocuğudur. “Sokak çocuğu” kavramını silecek bir politikanın derhal yaşama geçirilmesi gerekiyor. Aile Bakanlığının işi nedir? Bakana yeni otomobil almak mı? Duyduğumuza göre yerli ve milli TOGG’dan Mercedes’e, 33 milyonluk terfi etmiş bakan; birazcık yeni araçtan çok “Sokak çocuğu kavramını nasıl ortadan kaldırabilirim?” onu düşünmesi gerekirdi. Biz Zafer Partisi olarak sokak çocuklarının devletin çocuğu olduğu bir Türkiye’nin projelendirmesini yapmış durumdayız.
TBMM’de kurulan Öcalan Komisyonu
Ve değerli basın mensupları, son olarak Mecliste Öcalan Komisyonu’nda gerçekleşen görüşmelerle ilgili görüşlerimizi de sizinle paylaşmak istiyorum.
Meşhur bir tarihsel figürümüz vardır: Bekri Mustafa. 41 yaşında vefat etmiş, çok genç; kendi döneminde İstanbul’da çok iyi içmekle anılan bir zat. Bir gün üzerinde cübbe bir yerden bir yere geçerken Küçük Ayasofya Camii’nin yanından geçiyor. Orada da bir cenaze namazı kıldırılacak, cemaat birikmiş. Bekri Mustafa’nın üstündeki cübbeyi görünce tutuyorlar, diyorlar ki:
“Ya şu cenaze namazını kıldır.”
“Ben hoca değilim, imam değilim.”
Israr ediyorlar, “Sen kıldır” diye. Bekri Mustafa böyle zorlanınca önce cenazeye bir şeyler söylüyor. “Hocam, ne söyledin?” diyorlar.
Bekri Mustafa:
“Burada cenaze namazı kıldırıyor; öbür dünyaya bunu söyle, gerisini onlar anlarlar.”
Öcalan Türkiye’ye demokrasi getiriyormuş. Gerisini siz anlayın.
Binlerce insanı gözünü kırpmadan ölüme gönderen, öldürten; beşikteki çocukları, kümesteki tavukları öldüreceksiniz diye emir veren ve toplu katliamlara imza atan teröristbaşı Öcalan, bu komisyonda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çatısı altında “Abdullah Bey” diye anılıyor. Teröristbaşı Abdullah Öcalan’a “Abdullah Bey” demek, 1984’ten beri verilen terörle mücadele tarihine ve terörde yaşamını yitiren, şehit olan bütün yurttaşlarımızın aziz anısına hakarettir.
Bir terör örgütü ile pazarlık yapılmaz. İktidar masaya otururken bu süreç başladığında “Hiçbir pazarlık yok, PKK terör örgütü silahları bırakacak, kendisini lağvedecek” diye Türk milletine yalan söylemiştir. Peki şimdi komisyonda ne yapıyorsunuz pazarlık yapmayıp da? Siz Mecliste Öcalan Komisyonu’nda İstiklal Harbimizi, Lozan’ı, milli üniter laik devleti, Türk kimliğini, Türkçe eğitimi masaya koymuş; terör örgütünün temsilcileriyle bunların pazarlığını yapıyorsunuz.
Bu masa, Türk tarihinde meşru bir masa olarak anılmayacaktır. Bu masa, Türk tarihinde kara bir masa olarak anılacaktır.
“BİZ İZNİK GÖLÜ’NÜ KAYBETMEK İSTEMİYORUZ” Prof. Dr. Ümit Özdağ, Bursa İl Başkanı Cihat Gazi ile birlikte Bursa Orhangazi’de bulunan İznik Gölü’ne giderek, gölün son durumunu yerinde inceledi.
Prof. Dr. Ümit Özdağ: Türkiye’nin nasıl büyük bir sorunu yaşadığını her gün Türkiye’nin neresinde yaşarsak yaşayalım artık öğrenmeye başladık. Şu anda Bursa’dayız ve Orhangazi ilçesinde İznik Gölü kıyısındayız. Muhteşem bir doğa var burada. Sanki arkamda bir deniz, Antalya sahili ve Akdeniz… Hayır, burası İznik Gölü.
Ve vatandaşlarımızı gölde görüyorsunuz, yüzüyorlar. Ancak bir şey daha görüyorsunuz: bizim üzerinde olduğumuz platform daha önce suyun 4-5 metre yüksek olduğu bir iskeleydi. Şimdi su o kadar çekilmiş ki geriye 80 metre kalmış. Ve bir zamanlar, on sene önce sahilde olan ağaçların olduğu yerde su vardı.
Şimdi, evet bakın, bir vatandaş bisikletiyle geçiyor. Aşağıya baktığınız zaman kumu görüyorsunuz, deniz kumu bu. Burada çocuklar yüzmeye korkuyorlardı eskiden. Ama şimdi, tam anlamıyla kuraklığın ve kötü su kullanımının neticesinde yok olmaya doğru hızla ilerleyen İznik Gölü ile karşı karşıyayız. Bir doğa felaketi yaşanıyor burada.
Bu doğa felaketinin teknik detayları konusunda Zafer Partisi Bursa İl Başkanımıza sözü vereceğim. O size detayları, bu felakete kimlerin nasıl yol açtığını daha ayrıntılı olarak anlatacak.
Zafer Partisi Bursa İl Başkanı Cihat Gazi: Genel Başkanım, İznik Gölü Türkiye’nin beşinci büyük gölüdür. Ve gördüğünüz gibi sahiliyle, doğasıyla, kuşların göç yolu olması itibarıyla, aynı zamanda turizme olabileceği katkısıyla çok değerli bir yerdedir.
Ancak kontrolsüz sulama, buharlaşma, bunların hepsi bir etken olmakla beraber aslında çevrede bulunan fabrikaların kontrolsüz şekilde gölden su çekmesi bu sonuca sebebiyet verdi. HEKTAŞ, Cargill, Gemlik Gübre gibi fabrikaları -bazıları yeraltı suları olmakla beraber- şu gördüğünüz ilerideki bir pompa tesisinden gölden su çekiyor.
Bu pompa tesisi için Devlet Su İşleri’nin açtığı dava ile aslında durdurulması, yani boru çaplarının küçültülmesi talimatı gelmişken; şu an ne zabıta ne de Devlet Su İşleri görevlileri o pompaya girip müdahale edebiliyor. Yani İznik Gölü gözle görülür bir şekilde ve bilinçli bir şekilde kurumaya, kurutulmaya mahkûm bırakılıyor.
Aynı zamanda göl kenarında suyun çekilmesiyle beraber burada hiç cankurtaran hizmeti bulunmuyor. Buradaki pompada değil ama Keramet Köy Birliği sulama –yani DSİ’nin pompasında– geçtiğimiz iki ay içerisinde tam iki üç tane çocuk öldü. Bu konuda da tedbirlerin artırılması lazım. Yani gölün suyu çekildi diye kendi akıbetine bırakılması her anlamda devam ediyor, ne yazık ki.
Bu senenin başında köylülerin sulamasıyla alakalı bir yasaklama geldi. Tabii ki köylülerin, çiftçinin buna karşı bir tepkisi oldu. Biz de Zafer Partisi teşkilatları olarak ilçe başkanımızla beraber bu konuda bir tepki ortaya koyduk. Sonra karar ortadan kalktı.
Yani sermaye gücünün aslında doğayı kirletmesine, doğayı yok etmesine müsaade edilirken; bizim gıda ihtiyacımızı karşılayan çiftçinin üretim yapması engellenmeye çalışıldı. Böyle bir durumdayız, Genel Başkanım, burası ile alakalı.
Prof Dr. Ümit Özdağ: Bu doğa felaketini sadece küresel ısınmayla izah etmek mümkün değil. Aynı zamanda kötü yönetim, suyun özel sermaye tarafından istismarı ve mahkemelerin almış olduğu kararların, sırtlarını bir yerlerde dayılarına dayayanlar tarafından uygulanmaması.
Biz İznik Gölü’nü kaybetmek istemiyoruz. Ve size söz veriyoruz: Zafer Partisi iktidarında çevrenin korunması ve ihya edilmesi, kaybolan göllerimizin tekrar hayata dönmesi için çok köklü, güçlü ve radikal önlemler alacağı
| Bugün bizim için ayrı kıymetli bir tarih. Çünkü bugün, Zafer Partisi’nin dördüncü kuruluş yılını tamamlıyoruz. Yani Zafer Partisi artık 4 yaşında. Bundan tam 4 yıl önce, 26 Ağustos 2021 tarihinde kurulan Zafer Partisi, kurucu önderi Sayın Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın genel başkanlığında geçen bu 4 yıllık süre içerisinde, Türk siyasal yaşamında kendisine çok önemli ve kıymetli bir yer edindi. Bir alan açtı. Dört yıl içerisinde önemli bir oy yüzdesine ulaştı ve adeta yerleşik bir siyasi parti haline geldi. Çok köklü geleneği ve geçmişi olan bir siyasi partiymişçesine kurumsallaştı. Belki de bunun sebebi, temsil etmiş olduğu siyasal görüşten kaynaklanmaktadır. Bugün için %10’luk oy gücüne ulaşmış olan Zafer Partisi, şüphesiz potansiyel olarak bunun çok daha ötesinde ve ilerisinde bir politik güce sahiptir. Ve yapılacak olan, önümüzdeki ilk genel seçimlerdir. Bu seçimlerin olağan tarihinde değil, mümkün olduğunca erken bir tarihte yapılmasını beklemekteyiz. Beklediğimiz bu ilk genel seçimlerde, Zafer Partisi bu potansiyel gücünü sandığa yansıtacaktır. Değerli arkadaşlar, yeni eğitim öğretim yılı başlıyor. 2024–2025 eğitim ve öğretim yılı için okul kayıtları başlamış durumda. Okul kayıtlarının başlamasıyla birlikte, hemen her yıl duymaya alışkın olduğumuz ne yazık ki aynı şikayetler, yine velilerden ve vatandaşlardan yükselmeye başladı. Bu şikayetlerin başında, okul kayıtları için okul idaresince istenen zorunlu bağışlar geliyor. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda, okul idarelerince talep edilen bu zorunlu bağışlar, bilindiği gibi ne yazık ki hâlen bir sorun teşkil etmektedir. Zorunlu olmasa da ve söylendiğinde Millî Eğitim Bakanlığı tarafından kabul edilmese de okul kayıt parası alınmaktadır. Yani o mahallede oturan öğrencilerin ve ailelerin yasal hakkı olmasına rağmen, kayıt yapılabilmesi için öğrencilerden okul kayıt parası talep edilmektedir. Bu ücret gayriresmî olarak alınmakta, değişik adlar altında, okul-aile dernekleri ya da okul aile birlikleri gibi yapılanmalar aracılığıyla “bağış” adı altında istenmektedir. Üstelik bu rakam, ailelerin ekonomik gelir düzeyine göre değişiklik göstermekte fakat işin biraz da “borsası” oluşmuştur. 10.000 TL’nin altında bağış kabul edilmediği gibi, 50.000 TL ve üzerinde bağış talep edilen veliler de bulunmaktadır. Bu, her yıl konuşulan, uygulanan fakat hükümet ve bakanlık tarafından reddedilen bir gerçektir. Cumhur İttifakı hükümetinin okullarımızın eğitim kadrosunu bu duruma düşürmesini kabul etmiyoruz, buna içerleniyoruz. Eğitim kadrosundaki öğretmenlerimizi, velilerin gözünde para talep eden kişiler konumuna düşürerek onların toplumsal itibarlarının zedelenmesine sebep olunmaktadır. Oysa AKP hükümeti, “itibardan tasarruf edilmez” diyerek gösterişli ve şaşaalı bir yaşam için kamu bütçesinde savurganlık ve israfa yol açan uygulamalar içerisindedir. Eğer AKP hükümeti, bu görgüsüz ve müsrif harcamalar yerine Millî Eğitim bünyesindeki okulların temel ihtiyaçlarını karşılama yoluna giderse; hem öğretmenlerimizin itibarı zedelenmemiş olur hem de öğrenci–öğretmen ilişkisinde saygı zedelenmeden korunmuş olur. İlkbahardan itibaren açıklanmaya başlanan tarımsal ürün fiyatlarına geçmeden önce bu konuyla ilgili son bir şey daha söylemek istiyorum: Değerli arkadaşlar, ne yazık ki okullardaki kantinlerde satılan ürünlerin kalitesizliği ve fiyatlarının yüksekliği nedeniyle, öğrencilerimizin yetersiz beslenmeden kaynaklı gelişim bozuklukları yeniden gündeme gelecektir. Bu, okulların açılmasıyla birlikte çocuklarımız açısından önemli bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Çünkü pahalılık, yetersiz beslenmeyi; yetersiz beslenme ise hem fiziksel hem de zihinsel gelişim bozukluğunu beraberinde getirmektedir. Zafer Partisi olarak biz, uzun yıllardır her eğitim-öğretim yılı başında bu konuyu dile getiriyor ve diyoruz ki: En azından okullarda bir öğün ücretsiz yemek verilsin! Ancak bu teklifimiz bugüne kadar hiçbir zaman kabul görmedi. Her yere kaynak ayırabilen Cumhur İttifakı iktidarı, ne yazık ki öğrencilerimize bir öğün yemek için kaynak ayıramamaktadır. Fakat biz, ısrarla bu talebimizi dile getirmeye devam edeceğiz. Aynı Cumhur İttifakı iktidarı, okullarımızın eğitim-öğretim kadrosunu, öğretmenlerimizi itibarsızlaştırmayı sürdürmekte; “itibardan tasarruf edilmez” diyerek gösterişli ve şaşaalı harcamalarına devam etmektedir. Cumhur İttifakı iktidarının eğitimden tarıma geçişindeki yönetim anlayışı, Türk tarımını da derinden etkilemiştir. Eğitimdeki bu aksaklıklar ve yönetim sorunları, beraberinde Türk tarımını öyle bir çökertti ki; artık tarımdan ve çiftçilikten geçinebilmek mümkün olmadığı gibi, tarımla uğraşmak adeta çiftçi aileleri için kaçınılması gereken, zarar getiren bir iştigal hâline dönüşmüştür. İlkbahardan itibaren açıklanmaya başlanan tarımsal ürünlerin taban alım fiyatları her seferinde ya ürünün üretim maliyetine denk gelmekte ya da bu maliyetlerin altında kalmaktadır. Bu yıl yaş çay ile başlayan bu tablo, buğdayla devam etmiş; şimdi ise nohut ve fındık taban alım fiyatları ile üretici zarar ettirilmeye devam edilmektedir. Nohut için açıklanan taban alım fiyatı, çiftçinin üretim maliyetlerini karşılamamaktadır. Fındıkta ise maliyetlerdeki %50’lik artışa rağmen, üreticiler zararına çalışmakta; adeta tüccar için üretim yapan bir konuma düşmektedir. Çiftçinin borçları ve devletten alması gereken destekleme ödemeleri hâlen ödenmemiştir. Oysa çiftçinin bu alacakları birer yasal haktır. Buna karşılık, kamu-özel işbirliği projeleri adı altında, köprü ve otoyol gibi yatırımlara hükümete yakın şirketlere haraç gibi ödemeler yapılmaya devam edilmektedir. Zafer Partisi’nin iktidarında Türk çiftçisinden, işçisinden, memurundan ve vergi mükelleflerinden çalınıp AKP ve Cumhur İttifakı iktidarından geçinen yandaş şirketlere aktarılan tüm varlıklar, paralar ve haksız edinilmiş zenginlikler, bu haramilerden geri alınacak ve tekrar vatandaşın cebine, yani kamu hazinesine iade edilecektir. Değerli arkadaşlar, AKP hükümeti uyguladığı yanlış tarım politikalarıyla Türk çiftçisini tarımdan uzaklaştırırken, nüfusun kentlere göç etmesine sebep olmaktadır. Ancak ülkemizin içine sürüklendiği bu derin ekonomik buhranda, kentlere yığılan nüfusun iş bulup çalışabilmesi artık mümkün olmamaktadır. Nitekim Türkiye İstatistik Kurumu’nun geçtiğimiz günlerde açıkladığı veriler göstermektedir ki; gerçek işsizlik oranı %30’u aşmış, iş bulmaktan umudunu kesmiş kişilerin ve iş arayanların sayısı ise 13 milyona ulaşmıştır. İşte bu iş bulamayan, bulsa da geçinebilecek kadar maaş alamayan büyük kalabalıkların yaşadığı şehirlerde; suç çetelerinin ortaya çıkması için son derece elverişli bir ortam oluşmaktadır. Kentlerdeki işsiz, mesleksiz ve umutsuz gençlerin para kazanmak, zenginleşmek gibi hayallerle tehlikeli maceralara atılarak suç örgütlerine, mafya çetelerine insan kaynağı hâline gelmesi; hükümetin acilen müdahale edip önlem alması gereken çok ciddi bir sorundur. Bu mesele sadece bir asayiş sorunu değil, ülkemizin geleceğini ilgilendiren, özellikle aile yapısı açısından büyük bir sosyal ve toplumsal krizdir. Bugün ele aldığımız bu hayati konuyu, ilerleyen süreçte düzenleyeceğimiz basın toplantılarında da gündeme taşımaya devam edeceğiz. Değerli basın mensupları, Bu yılın başında, 19 Mart tarihinde yaşanan yargı müdahalesinden itibaren, ülkemizin yönetimine yerleşmiş olan siyasi zümrenin, iktidardan gitmemek ve hesap vermemek adına hukuka ve vicdana aykırı davranışlarla iktidarını sürdürmeye çalıştığını görüyoruz. Yerel yönetimlerde görevli seçilmiş siyasetçiler, belediye başkanları, parti genel başkanları, Fatih Altaylı gibi gazeteciler, öğrenciler, sanatçılar ve kamuoyu oluşturma gücüne sahip muhalif isimler; iddianamelerle, tutuksuz yargılanmaları gerekirken uzayan tutuklu yargılamalarla, henüz ceza bile almadan özgürlüklerinden mahrum bırakılarak cezalandırılmaktadır. Cumhur İttifakı iktidarının oy grafiğindeki ok aşağıya doğru indikçe, siyasallaşan yargı sopasını muhalefetin sırtında daha fazla hissediyoruz. Buradan seslenmek istiyorum: Siz, AKP’nin siyasal elitleri; yıllardır “askeri vesayet” diyerek güya şikayet ettiğiniz vesayetçiliğin yerine, bugün yargı vesayetini koymuş durumdasınız. Seçimle geldiğiniz iktidardan, seçim yoluyla gitmemek için yargı vesayetiyle toplumsal muhalefeti bastırma yoluna gidiyorsunuz. Ülkemizin yönetimine oturmuş bu siyasi zümre, yönetimden gitmemek ve hesap vermemek adına iktidarını sürdürebilmek için her şeyi yapmaktadır. Nitekim Devlet Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan Meclis’e gelsin, konuşsun” diyerek, başta Türk milliyetçileri olmak üzere bütün vatanseverleri şaşkınlığa uğratmasının üzerinden tam 10 ay geçti. Bu geçen 10 aylık süre içinde, terör örgütünün kurucu elebaşı ve bebek katili Abdullah Öcalan, adeta meşru bir siyasi figür hâline getirildi. 40 yıldır cinayetler işlemiş bir narko-terör örgütü, sanki dayanaksız bir iddiayı desteklercesine; yani Kürt etnisitesinden Türk vatandaşlarının tamamını temsil ediyormuş gibi, PKK ile müzakere masasına oturuldu. PKK ile pazarlık yapıldı, örgüt bu masaya oturtuldu. Değerli arkadaşlar, biz bu masanın 22 Ekim tarihinden itibaren kurulu olduğunu aylardır anlatıyoruz. Bu inkar edildi. Ancak bugün, bu masa cismanî olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulmuş durumda. “Millî Birlik, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” ya da “Millî Dayanışma, Demokrasi ve Kardeşlik Komisyonu” adıyla, artık bu masayı açıkça görebiliyoruz. Masa, dördüncü toplantısını yapmış durumda ve Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş, bu toplantıda niyetlerini çok net bir şekilde ortaya koymuştur. Ne demiştir? “Toplumsal rızanın artırılması en önemli vazifemizdir,” demiştir. Komisyonun görevi olarak toplumsal rızanın artırılmasını ilan etmiştir. Evet, tam da bunu söylüyorduk 10 aydır: Bu komisyon, Türk milletini yürütülmekte olan ve bir kısmı da çoktan bağlanmış olan pazarlıklara, tavizlere hazırlamak için kurulmuştur. Yani Türk halkını bu kıvama getirmek için, bu komisyon üzerinden kamuoyu meşgul edilmekte, Türk toplumu oyalanmaktadır. Bugüne kadar terör örgütüne verilmiş olan sözlerin ne kadarı uygulanabilecekse, kamuoyu buna hazırlanmakta, “toplumsal rıza” adı altında meşruiyet oluşturulmaya çalışılmaktadır. Zira terör örgütü, ilk kurulduğu andan itibaren sadece silahlı saldırılar değil, siyasal taleplerle de hareket etmiştir. Bugün, bu siyasal taleplerin ne kadarının karşılanacağına dair toplumsal onay, işte bu Meclis Komisyonu üzerinden üretilir hâle gelmiştir. Bu komisyonun temel görevi budur. Bu komisyonu boşa çıkarmak, öncelikle bu pazarlık masasının kurulmasına, yani Devlet Bahçeli’nin anonsuyla başlayan bu terör örgütüyle “al-ver” sürecine karşı çıkan tüm siyasi partilerin görevi olmalıdır. Tıpkı Zafer Partisi gibi! Mecliste temsil edilen bir parti olduğu için davet edilmiş olmasına rağmen, tıpkı Zafer Partisi gibi bu politikayı reddeden İYİ Parti, burada takdir edilmesi gereken bir tutum sergilemiş ve o masaya oturmamıştır. Aynı şekilde, Cumhur İttifakı’nın kendi iktidarını sürdürebilmek adına —tıpkı 12 yıl önceki birinci çözüm sürecinde olduğu gibi— yeniden teröre taviz vererek kurmuş olduğu bu pazarlık masasına; Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve AKP siyasetine karşı konumlanan diğer siyasi partilerin de itiraz etmesini ve bu masadan kalkmasını, Zafer Partisi olarak Türk seçmeni adına, Türk halkı adına, Türk milleti adına talep ediyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi, kurulmuş olan bu “al-ver” pazarlık masasındaki oturuşunu sürdürerek, Cumhur İttifakı iktidarının muhalifi olma iddiasını zedelediğini görebilmeli ve anlayabilmelidir. Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın Dicle ve Fırat havzasında bölgede boşalan köylere çiftçi Uygur Türkilerinin yerleştirilmesi görüşü hakkındaki soru üzerine Azmi Karamahmutoğlu: Evet, bu kavganın bir “su kavgası” olduğu onlarca yıldır dile getiriliyordu. Sınır aşan sular meselesi, ülkeler arasında sürtüşmelere ve çatışmalara yol açabileceği gerekçesiyle defalarca konuşuldu. Dicle ve Fırat nehirlerine ilişkin politikaların varlığından söz edildiği gibi; GAP bölgesinde yabancı şirketlerin, Türk şirketleri ya da vatandaşları üzerinden geniş toprak alımları yaptığı da uzun süredir konuşulmaktadır. Özellikle 12 ülkenin GAP bölgesinden toprak aldığına dair iddialar gündeme gelmiştir. Evet, şüphesizdir ki Türkiye’nin son 40 yıldır etnik ayrılıkçı terörle meşgul edilmesinin ardında, yalnızca toplulukların kültürel haklarının elde edilmesi amacı yoktur. Bu mücadele, her etnik grubun kendi kaderini tayin hakkını kazanması için de verilmemektedir. Bu sürecin arkasında, ekonomik temelli, küresel emperyalizmin politikaları bulunmaktadır. Türkiye’de yaşananlar da, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizdeki Dicle ve Fırat havzasına yönelik birtakım emellerle ilgilidir. Bu konu daha da detaylandırılabilir. “Büyük Siyon Devleti” iddiasıyla, Kızıldeniz’den başlayıp Dicle-Fırat havzasına kadar uzanan bir hat üzerinde bir ideolojik hedefin varlığını da dikkate almalıyız. Nitekim bugün, aynı siyonist emellerin Kıbrıs üzerine birtakım söylemler geliştirdiğini, İsrail medyasında açıkça görüyoruz. İsrail’deki aklıselim kişilerle konuştuğunuzda, bu konuların gerçek olduğunu söylüyorlar. Ve bu fikirlerin, özellikle bugün Netanyahu hükümetiyle birlikte iktidarda olduğunu da kabul etmek gerekir. Türkiye’ye, yaşadıkları bölgelerden Türklerin göç ettirilmesi ilk defa yaşanan bir durum değildir. Ancak Türk devletinin temel politikası, kendi çevresindeki Türk nüfusun boşaltılmasına karşıdır. Özellikle Osmanlı hinterlandında yaşayan Türk nüfusun, bulundukları ülkelerde kalması tercih edilir. Bu anlayışın dışında tutulan tek örnek, elbette Doğu Türkistan’dır. Arzu edilen ise, ister Türk, ister başka bir etnik kökene mensup olsun, herkesin kendi vatanında yaşamasıdır. Biz nasıl ki bu ilkeyi Suriyeliler, Afganlar, Pakistanlılar, Iraklılar, İranlılar ve Afrika’dan gelen göçmenler, kaçaklar ve sığınmacılar için savunuyorsak; aynı talebi Doğu Türkistan’daki Uygur Türkleri için de dile getirebilmeliyiz. Onların da kendi vatanlarında yaşamalarını istemeliyiz. Ve nihayetinde, kendi ülkemiz içerisinde de Türk vatandaşlarının birlik ve beraberlik duygusu içerisinde; tek bir yumruk hâlinde ve ülkü birliği içerisinde geleceğe doğru yürümesini en samimi dileğimiz ve temennimiz olarak ifade ediyoruz. |
📢 Haberle İlgili Bildirim
Haberle İlgili Düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni bir haber paylaşabilirsiniz.



