
50 Yaştan Sonra Kolon Kanseri Riski Artıyor: Belirti Beklemek En Büyük Hata
Türk Kanser Derneği Sağlık Direktörü Ezgi Polat, kolon kanserinde erken tanının hayati önemine dikkat çekerek, özellikle 50 yaş ve üzerindeki bireylerin herhangi bir belirtiyi beklemeden tarama programlarına katılması gerektiğini vurguladı.
Polat, “Kanserle mücadelede en güçlü araç tedavi değil, zamanında harekete geçmektir. Çünkü bazı kanser türleri sessiz ilerler. Kişi hiçbir belirti hissetmezken risk büyümeye devam edebilir. Kolon kanseri bu açıdan özel bir dikkat gerektirir” dedi.
Sessiz İlerleyen Bir Tehdit
Kolon kanserinin çoğu zaman aniden ortaya çıkmadığını belirten Polat, hastalığın yıllar içinde geliştiğini ifade etti. “Bağırsakta oluşan küçük polipler, kontrol edilmediği takdirde zamanla kansere dönüşebilir. Oysa düzenli taramalar sayesinde bu süreç henüz başlangıç aşamasındayken durdurulabilir” diye konuştu.
Erken evrede kolon kanserinin çoğunlukla belirti vermediğine dikkat çeken Polat, “Dışkıda kan, uzun süren kabızlık ya da ishal atakları, açıklanamayan kilo kaybı, demir eksikliği anemisi ve geçmeyen karın ağrısı gibi belirtiler ortaya çıktığında hastalık ilerlemiş olabilir. Bu nedenle belirtileri beklemek doğru bir yaklaşım değildir” uyarısında bulundu.
Risk 50 Yaş Sonrası Belirgin Şekilde Artıyor
Özellikle 50 yaş ve üzerindeki bireylerde düzenli taramanın hayati önem taşıdığını vurgulayan Polat, ailesinde kolon kanseri öyküsü bulunan kişilerde riskin daha erken yaşlarda başlayabileceğini belirtti. Modern yaşam alışkanlıklarının da riski artırdığına işaret eden Polat, kolon kanseri riskini artıran başlıca faktörleri şöyle sıraladı:
50 yaş ve üzeri olmak Birinci derece akrabada kolon kanseri öyküsü bulunması Hareketsiz yaşam Liften fakir, işlenmiş ve kırmızı et ağırlıklı beslenme Obezite Tütün ürünleri ve düzenli alkol kullanımı
“Bu faktörler bir araya geldiğinde risk daha da artmaktadır” diyen Polat, korunmanın mümkün olduğunun altını çizdi.
Kolonoskopi Hayat Kurtarıyor
Kolonoskopinin, kolon kanseri taramasında altın standart kabul edilen bir yöntem olduğunu belirten Polat, “Kısa sürede tamamlanan bu işlem sırasında saptanan poliplerin çıkarılması, kanser gelişimini büyük ölçüde engelleyebilmektedir. Erken evrede yakalanan vakalarda tedavi başarısı oldukça yüksektir. Tarama bir tercih değil, sorumluluktur” ifadelerini kullandı.
Riskin azaltılması için atılabilecek adımların net olduğunu söyleyen Polat, şu önerilerde bulundu:
Haftada en az 150 dakika fiziksel aktivite Liften zengin ve dengeli beslenme Sağlıklı kilo kontrolü Tütün ve ürünlerinin kullanılmaması Alkol tüketiminin sınırlandırılması
Türkiye’de Kolorektal Kanserin Sayısal Görünümü
Türkiye’de kolorektal kanserin en sık görülen ilk 5 kanser türü arasında yer aldığını belirten Polat, vakaların büyük çoğunluğunun (%85’e yakınının) 50 yaş ve üzerindeki bireylerde görüldüğünü aktardı. Tanı konulan hastaların ortalama yaşının 58–61 aralığında olduğunu ifade eden Polat, 50–70 yaş arası hedef nüfusta tarama katılım oranının bölgesel farklılıklar göstermekle birlikte yaklaşık %25–40 aralığında bildirildiğini ve bu oranın istenilen düzeyin altında kaldığını söyledi.
Polat ayrıca, düzenli ve önerilen aralıklarla kolonoskopi yaptırma oranının genel tarama katılım oranının da altında olduğuna dikkat çekerek, “Erken evrede (Evre I) saptanan kolorektal kanserde 5 yıllık sağkalım oranı %90’ın üzerindeyken, ileri evrelerde bu oran belirgin şekilde düşmektedir” dedi.
Toplumsal Bir Sorumluluk
Bu verilerin, yaş temelli tarama programlarının yaygınlaştırılmasının ve toplum katılımının artırılmasının mortaliteyi azaltmada temel strateji olduğunu gösterdiğini belirten Polat, “50 yaş ve üzerindeki bireylerin, herhangi bir belirti beklemeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurarak genel cerrahi veya gastroenteroloji uzmanından randevu alması ve ‘kolon kanseri açısından tarama amacıyla kolonoskopi yaptırmak istiyorum’ talebini iletmesi, kişisel sağlıkları adına atılacak önemli ve bilinçli bir adımdır” dedi.
Tarama sürecini başlatmanın yalnızca bireysel değil, toplumsal düzeyde de koruyucu bir sorumluluk olduğunun altını çizen Polat, sözlerini şöyle tamamladı:
“Kanserle mücadelede korku değil, bilinç yol gösterici olmalıdır. Geç kalınmış bir teşhis yerine, zamanında yapılmış bir tarama hayat kurtarır. Kolon kanserinde erken tanı hayat kurtarır.”
Türk Kanser Derneği, kanserle mücadelede erken tanı, tedaviye erişim, hasta ve hasta yakınlarına ücretsiz konaklama ve sosyal destek sağlama alanlarında faaliyet gösteren, kamu yararına çalışan köklü bir sivil toplum kuruluşudur. Dernek, erken tanının yaygınlaştırılması amacıyla ücretsiz kanser taramaları konusunda da çalışmalar yürütmekte; özellikle kolon kanseri taraması için risk grubunda yer alan bireyler, Türk Kanser Derneği’ne başvurarak ücretsiz tarama olanakları hakkında bilgi alabilmektedir.
Obezitenin vücutta sağlığı bozacak düzeyde aşırı yağ dokusu birikimi ile karakterize kronik bir hastalık olduğunu belirten DoktorTakvimi uzmanlarından Diyetisyen Canberk Yaşar, tanıda en sık kullanılan ölçütlerin Beden Kitle İndeksi (BKİ), bel çevresi ve vücut yağ oranı olduğunu söylüyor: “BKİ, kilo (kg) / boy (m)² ile hesaplanır. BKİ değeri 25’in üzerinde olanlar fazla kilolu, 30 ve üzeri olanlar ise obezite olarak sınıflandırılır. Karın bölgesinde yağ birikimi, diyabet ve kalp-damar riskiyle daha yakından ilişkilidir. Sporcularda veya ileri yaşta BKİ yanıltıcı olabileceği için vücut yağ oranı ölçümleri tanıyı desteklemede yardımcıdır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), obeziteyi ‘sağlık riskini artıran anormal/aşırı yağ birikimi’ olarak tanımlar.”
Obezite dünyada ve Türkiye’de artıyor
Obezitenin Türkiye’de ve dünyada artış eğilimi devam ettiğini; konunun yalnızca ‘kilo’ değil, sağlık sistemi ve toplum sağlığı açısından büyüyen bir risk olduğunu belirten DoktorTakvimi uzmanlarından Diyetisyen Canberk Yaşar, “World Obesity Atlas 2025 Türkiye verilerine göre 2025’te yetişkinlerin yüzde 36’sı obez. Aynı veriler, yüksek BKİ (BMI ≥25) ile yaşayan yetişkin oranının 2025’te yüzde 71 olacağını söylüyor. Yani Türkiye’de her 10 yetişkinden yaklaşık yedisi fazla kilolu/obez aralığında. 2030’a geldiğimizde yüksek BKİ ile yaşayan yetişkin sayısının 47,44 milyona ulaşılacağı öngörülüyor. Bu, yükün büyümeye devam edeceğini anlatıyor” diyor.
Günlük alışkanlıklar obezite riskini doğrudan etkiliyor
Günlük yaşam alışkanlıklarının obezite gelişiminde belirleyici rol oynadığını söyleyen DoktorTakvimi uzmanlarından Diyetisyen Canberk Yaşar, “Obezite gelişimi, enerji alımı ve enerji harcaması dengesinin uzun süre alım yönünde bozulmasıyla hızlanır. Hareketsizlik ve düşük günlük adım sayısı toplam enerji harcamasını düşürür ve insülin direnci eğilimini artırır. Ekran süresinin artması hem sedanter süreyi artırır hem de atıştırma ve reklam tetiklenmesi ile enerji alımını yükseltebilir. Uyku düzensizliği, iştahı düzenleyici hormonları etkiler ve sağlıklı seçim yapmayı zorlaştırarak enerji alımının artmasına neden olabilir. Ultra işlenmiş gıdalar ve sıvı kaloriler ise doyma sinyalinin zayıf olması nedeniyle porsiyon kontrolünü zorlaştırır” şeklinde konuşuyor.
Kimler daha yüksek risk altında?
Obezite gelişiminde bazı bireylerin daha yüksek risk altında olduğunu belirten DoktorTakvimi uzmanlarından Diyetisyen Canberk Yaşar, şunları söylüyor: “Aile öyküsü ve genetik yatkınlık önemli bir risk faktörüdür. Gebelikte aşırı kilo alımı ve gestasyonel diyabet öyküsü de riski artırabilir. Çocukluk çağında hızlı kilo artışı, sedanter iş ve yaşam tarzı ile sağlıklı gıdaya ve güvenli hareket alanına erişimin kısıtlı olması obezite gelişimini kolaylaştırabilir. Ayrıca bazı antidepresanlar, antipsikotikler ve kortikosteroidler gibi ilaçlar ile hipotiroidi gibi endokrin ve metabolik durumlar da her zaman ana sebep olmasa da obeziteye katkı sağlayabilir.”
Sürdürülebilir kilo yönetimi ve şok diyetler
Kalıcı kilo yönetiminin şok diyetlerle sağlanamayacağını vurgulayan DoktorTakvimi uzmanlarından Diyetisyen Canberk Yaşar, sürdürülebilir yaklaşımın omurgasının günlük protein hedefi, lif ve su alımı, porsiyon ve çevre düzenine dikkat etmek olduğunu belirtiyor. Düzenli öğün ritmi oluşturmak, kişinin boyu, yaşı, cinsiyeti ve egzersiz alışkanlıklarına uygun bir plan geliştirmek ve direnç egzersizleriyle günlük hareketi artırmak gerektiğini ifade ediyor. “Hızlı ve aşırı kısıtlama açlık krizleri, kas kaybı ve metabolik hız düşüşüne yol açar. Diyet bitince eski düzene dönüş kolay olur. Sürdürülebilir kilo yönetimi için bu alışkanlıkları kalıcı hâle getirmek gerekiyor” diyor.
Çocukluk çağı obezitesi ve ailelerin rolü
Çocukluk çağı obezitesine de dikkat çeken Diyetisyen Canberk Yaşar, artışın temel nedenlerini ekran süresi, hareket azalması, yüksek kalorili gıdalar ve uyku düzensizliği olarak açıklıyor. Ailelerin evde şekerli içecekleri rutin olmaktan çıkarması, ara öğün standardı oluşturması, günlük hareket kuralı koyması ve ekran süresi için net sınırlar belirlemesi gerektiğini belirterek, “Çocuğu kilo ile değil performans, enerji ve uyku çıktıları üzerinden motive etmek daha etkili olur” şeklinde konuşuyor.
Küçük ama etkili değişiklikler
Obezite ile yaşayanlar için küçük ama etkili değişiklikler konusunda da bilgi veren DoktorTakvimi uzmanlarından Diyetisyen Canberk Yaşar, günlük adım hedefi belirlemenin, ana öğünlerde protein tüketmenin, tabağın yarısını sebze ile doldurmanın, sıvı kaloriyi azaltıp su tüketimini artırmanın, mutfak çevresini düzenleyerek paketli atıştırmalıkların erişimini zorlaştırmanın, gece atıştırmalarını sınırlamanın, haftada iki-üç gün direnç antrenmanı yapmanın ve haftalık ölçüm ile plan oluşturmanın etkili olduğunu söylüyor. GLP-1 (iştah ve kan şekeri kontrolünü etkileyen ilaçlar) temelli tedavilerin bazı durumlarda kilo kaybına yardımcı olabileceğini belirten Yaşar, “Ancak bu tedaviler herkes için uygun değil. Beslenme planı ve egzersiz ile birlikte uygulanmalı, yan etkiler takip edilmeli ve davranış değişikliği oturmadıysa kilo geri alımı riski vardır” diyor.
Obezite tedavisinde ilaçların yeri
Obezite tedavisinde ilaç kullanımının belirli kriterlere göre değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Diyetisyen Canberk Yaşar, şunları dile getiriyor: “İlaç tedavisi genellikle yaşam tarzı müdahalesine rağmen hedefe ulaşılamadığında ve BKİ’nin 30 ve üzerinde olduğu ya da 27 ve üzerinde olup eşlik eden hastalıkların bulunduğu durumlarda gündeme gelir. Kişinin klinik risk profili, yan etki toleransı ve takip uyumu da değerlendirilerek tedavi hekim tarafından başlanmalı ve süreçte diyetisyen ile hekim birlikte çalışmalıdır.”Beslenme planının ilaç tedavisi ile birlikte yürütülmesi gerektiğini vurgulayan Diyetisyen Canberk Yaşar, “Bu süreçte ilk hedef, düzenli öğün düzeni oluşturmak ve protein, karbonhidrat, yağ ve lif alımını dengelemektir. Bulantı veya iştahsızlık olması durumunda yoğurt, yumurta, çorba ve baklagil püreleri gibi küçük hacimli ancak besin değeri yüksek öğünler tercih edilebilir. Haftalık takiplerde protein ve su alımı, kabızlık durumu ile kas ve kilo değişimi izlenir. Egzersiz, özellikle direnç antrenmanları, kilo kaybının kalitesini artırmada önemli rol oynar” ifadelerini kullanıyor.
Hareketsiz Yaşam Alarm Veriyor: Uzmanlardan Ofis ve Ev Çalışanlarına Kritik Uyarılar
Günümüzde masa başı çalışma düzeni ve uzaktan çalışma modelinin yaygınlaşmasıyla birlikte hareketsiz yaşam, sağlık açısından giderek büyüyen bir risk haline geliyor. Uzmanlara göre günün büyük bölümünü oturarak geçirmek yalnızca kas-iskelet sistemini değil, dolaşım sisteminden metabolizmaya, ruh sağlığından yaşam kalitesine kadar birçok alanı olumsuz etkiliyor. İstanbul Rumeli Üniversitesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Gamze Başkent, özellikle ofis ve evden çalışan bireylerin günlük yaşamlarına düzenli hareket ve basit egzersizleri dahil etmelerinin uzun vadeli sağlık sorunlarının önlenmesinde kritik rol oynadığını belirtti.
Uzun Süreli Oturma Vücut Dengesini Bozuyor
Uzun süre hareketsiz kalmanın omurga sağlığı üzerinde ciddi etkiler oluşturduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Gamze Başkent, yanlış oturma pozisyonlarının zamanla kas zayıflığına, eklem sertliğine ve duruş bozukluklarına yol açabildiğini söyledi. Özellikle masa başında geçirilen uzun saatlerin bel ve boyun bölgesine binen yükü artırdığını belirten Başkent, hareketsizliğin kasların yeterince çalışmamasına ve dolaşımın yavaşlamasına neden olarak kronik ağrıların ortaya çıkmasına zemin hazırladığını vurguladı.
Boyun, Bel ve Sırt Ağrılarında Artışın Nedeni Hareketsizlik
Bilgisayar ekranına doğru eğilerek çalışmanın ve ergonomik olmayan çalışma ortamlarının boyun, bel ve sırt ağrılarının en önemli nedenleri arasında yer aldığını ifade eden Başkent, stresin de kasların sürekli gergin kalmasına yol açarak ağrı şikâyetlerini artırdığını belirtti. Bu tür ağrıların ihmal edilmesinin ilerleyen süreçte fıtık, sinir sıkışması ve hareket kısıtlılığı gibi daha ciddi sağlık sorunlarına dönüşebileceğine dikkat çekti.
Hareketsiz yaşamın yalnızca kas-iskelet sistemiyle sınırlı kalmadığını belirten Başkent, uzun süre oturmanın kan dolaşımını yavaşlattığını, bunun da bacaklarda uyuşma, ödem ve varis riskini artırırken kalp-damar sağlığını olumsuz etkileyebildiğini ifade etti. Metabolizmanın yavaşlamasıyla birlikte kilo alımı, insülin direnci ve tip 2 diyabet riskinin de artabileceğini söyledi.
Hareketsizlik Ruh Halini ve Verimliliği de Etkiliyor
Uzun süre kapalı ortamlarda ve ekran karşısında kalmanın göz yorgunluğu, baş ağrısı ve odaklanma sorunlarına neden olabildiğini belirten Başkent, fiziksel hareketsizliğin stres hormonlarını artırarak yorgunluk, motivasyon kaybı ve ruh halinde olumsuz değişimlere yol açabileceğini ifade etti.
Uzmanlar, bu olumsuz etkilerin önüne geçebilmek için gün içinde düzenli aralıklarla ayağa kalkmanın, kısa yürüyüşler yapmanın ve basit esneme hareketleriyle vücudu aktif tutmanın önemine dikkat çekiyor. Başkent’e göre küçük ama düzenli hareket alışkanlıkları, uzun vadede ciddi sağlık sorunlarının önlenmesine katkı sağlıyor.
Gün İçinde Yapılan Küçük Egzersizler Büyük Fark Yaratıyor
Yoğun iş temposu nedeniyle spor salonuna gitmeye zaman ayıramayan bireyler için gün içinde kısa molalarla yapılabilecek basit egzersizlerin etkili bir çözüm sunduğunu belirten Başkent, boyun ve omuz bölgesini rahatlatan esneme hareketleri, bel bölgesini destekleyen hafif germe egzersizleri ve belirli aralıklarla ayağa kalkarak yapılan kısa yürüyüşlerin kasları aktif tuttuğunu söyledi. Dr. Öğr. Üyesi Gamze Başkent, hareketsiz yaşamın oluşturduğu risklere karşı atılacak küçük adımların bile uzun vadede daha sağlıklı, enerjik ve sürdürülebilir bir yaşamın kapısını aralayacağını vurguladı.
28 Şubat, dünya genelinde Nadir Hastalıklar Günü¹ olarak anılırken; Spinal Musküler Atrofi (SMA), görülme sıklığı ile nadir hastalıklar arasında dikkat çekiyor. Motor nöronların ilerleyici kaybıyla seyreden genetik bir hastalık olan SMA[2], dünya genelinde her 10 bin doğumdan yaklaşık 1’inde[3], Türkiye’de ise yaklaşık 6 binde 1 görülüyor[4]. Kas gücünde azalma, hareket kabiliyetinde gerileme, yutma güçlüğü ve solunum problemleri gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilen SMA’da[5] erken tanı ve zamanında başlanan tedavi, hastalığın seyrini belirgin şekilde değiştirebiliyor. Erken tanı, ulusal tarama programları ve multidisipliner bakım yaklaşımı, SMA ile yaşayan bireylerin yaşam kalitesini artırmada kritik rol oynuyor.
Türkiye, SMA tedavisine global standartlarda erişim için önemli adımlar atıyor
Türkiye’de yaklaşık 1.300 SMA hastasının tedavi gördüğü tahmin edilirken[6], SMA hastalarının tedaviye erişiminin gelişmiş ülkelerle aynı standartlarda gerçekleşmesi için önemli adımlar atılıyor. Bu kapsamda dünyada 30 ülkede uygulanan SMA tarama programlarından birine sahip olan Türkiye, 2022 itibarıyla SMA’yı Ulusal Yenidoğan Tarama Programı’na dahil etti.[7] Topuk kanı testi sayesinde hastalık doğumdan sonraki ilk günlerde saptanabiliyor ve semptomlar ortaya çıkmadan tedaviye başlanabiliyor.⁷ Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2022 yılında 1 milyon 553 bin 189 bebeğe tarama yapılırken 235 bebekte SMA tanısı kondu[8]; 2021’de başlatılan Taşıyıcılık Tarama Programı kapsamında ise Eylül 2023’e kadar 1 milyon 834 bin kişi test edildi.[9] Yenidoğan ve Taşıyıcılık taramaların yaygınlaşması, tedaviye daha erken başlanmasını sağlayarak başarı oranlarının artmasına önemli katkı sunuyor.
SMA ile mücadele “Birlikte Mümkün”
Türkiye’de SMA alanında kaydedilen bu ilerlemelerin toplumsal farkındalıkla desteklenmesi amacıyla, 28 Şubat Nadir Hastalıklar Günü kapsamında Çocuk Nöroloji ve Çocuk Hastalıkları Uzmanı, Türkiye Çocuk Nörolojisi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Uluç Yiş, Türk Nöroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Nörogenetik ve Nörometabolik Hastalıklar Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Hacer Durmuş Tekçe, Türkiye SMA Vakfı Başkan Vekili Ece Soyer Demir ve Roche İlaç Türkiye Genel Müdürü Farid Bidgoli’nin katılımıyla SMA’da erken tanı, tedaviye erişim ve multidisipliner hasta bakımının önemine dikkat çeken bir farkındalık filmi hazırlandı. SMA ile mücadele “Birlikte Mümkün” odağıyla hazırlanan filmde, paydaşların ortak mesajları bir araya getirilerek nadir hastalıklarla yaşayan bireylerin ihtiyaçlarına ve bilimsel gelişmelerin sunduğu umutlara vurgu yapılıyor.
“SMA’da erken tanı ve bütüncül hasta bakımı yaşam kalitesini belirliyor”
Çocuk Nöroloji ve Çocuk Hastalıkları Uzmanı, Türkiye Çocuk Nörolojisi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Uluç Yiş: “SMA nadir ama yıkıcı etkileri olan ilerleyici bir nöromusküler hastalık² ve bu hastalıkta en büyük rakibimiz zaman. Tarama programları sayesinde hastalığı semptomlar başlamadan saptayıp tedaviye erken başlama imkânı buluyoruz⁷; bu da çocuklarımızın gelişim basamaklarını akranlarıyla birlikte ilerletebilmesini mümkün kılıyor. SMA’da motor kaybının yanı sıra yutma ve solunum sorunları gibi ciddi komplikasyonlar görülebildiği için tedavi süreci ilaçların ötesinde, solunum fizyoterapisi ve fizik tedaviyi de içeren multidisipliner bir bakım yaklaşımı gerektiriyor.²” dedi.
“Türkiye, SMA’da erişkin hastalar için de güçlü tedavi olanakları sunuyor”
Türk Nöroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Nörogenetik ve Nörometabolik Hastalıklar Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Hacer Durmuş Tekçe: “SMA yalnızca çocukluk dönemine özgü bir hastalık değil; erişkin yaşlarda da tanı alabilen ve yaşam boyu takip gerektiren bir durum. Bu nedenle nadir hastalık yönetimi, uzun soluklu ve multidisipliner bir yaklaşım gerektiriyor. Türkiye’de erişkin SMA hastalarına sunulan tedavi olanakları ve klinik takip standartlarının, pek çok gelişmiş ülkeyle aynı seviyeye ulaşmış olması bu alandaki önemli kazanımlar arasında yer alıyor. Günümüzde SMA hastalarının birden fazla tedavi seçeneğine erişebilmesi, hem hastalar hem de bakım verenler için tedavi sürecini kolaylaştırırken yaşam kalitesini destekleyen önemli bir gelişme” şeklinde konuştu.
“SMA yolculuğunda dayanışma umut oluyor”
Türkiye SMA Vakfı Başkan Vekili Ece Soyer Demir: “SMA ile yaşayan bireyler ve aileleri için en büyük güç, yalnız olmadıklarını bilmektir. Türkiye’de yürütülen tarama programları ve alternatif tedavilere erişim imkânı; hem toplum hem de hastalar açısından büyük önem taşıyor. Tedaviler, hastaların yaşamlarını daha sağlıklı ve daha yüksek bir yaşam kalitesiyle sürdürebilmelerine olanak tanıyor. Bir sivil toplum kuruluşu olarak görüyoruz ki, yalnızca ilaca erişim değil; eğitimden sosyal haklara kadar bütüncül destek mekanizmaları, SMA hastası bireylerin toplumsal hayata daha güçlü katılmasını sağlıyor” dedi.
“Nadir hastalıklarla mücadelede birlikte hareket etmek gerekiyor”
Roche İlaç Türkiye Genel Müdürü Farid Bidgoli: “Nadir Hastalıklar Günü vesilesiyle, SMA ile yaşayan bireylerin ve ailelerinin ihtiyaçlarını bir kez daha hatırlıyoruz. Türkiye’nin erken tanı, tarama programları ve tedaviye erişim alanında attığı adımlar çok kıymetli. Roche olarak hedefimiz yalnızca yenilikçi tedavilere erişimi artırmak değil; hekimler, hasta dernekleri ve tüm paydaşlarla birlikte çalışarak SMA yolculuğunda her bireyin yaşam kalitesini desteklemek. Bilimin gücüyle, SMA yolculuğunda her bir bireyin yanında olmaya ve ‘nadir’ olanın her zaman odağımızda kalmasını sağlamaya kararlıyız. Çünkü biliyoruz ki SMA ile mücadele birlikte mümkün.”
Estetik ve plastik cerrahinin duayen isimlerinden Prof. Dr. Ahmet Karacalar, toplumda “Buffalo Hump” olarak bilinen ense hörgücü konusunda hayati uyarılarda bulundu. Karacalar’a göre; ense görgücü (Buffalo hump) yalnızca estetik bir sorun değildir; büyüklüğüne ve altta yatan nedene bağlı olarak postür, kas-iskelet sistemi ve bazı sistemik sağlık sorunlarına yol açabilir.
OMURGADA AŞIRI YÜKLENME VE KRONİK AĞRI RİSKİ
[ahmetkaracalar.com/]Prof. Dr. Ahmet Karacalar , ense kökünde oluşan hacim artışının, başın doğal ekseninden öne doğru konumlanmasına neden olabileceğini belirtti. Bu durumun servikal omurgada aşırı yüklenme, boyun kaslarında kronik gerginlik, üst trapez ve levator scapula spazmı ile sık baş ağrısına yol açtığı vurgulanıyor. Ayrıca, büyük dorsoservikal yağ yastığının üst sırtın daha kambur görünmesine, zamanla omuzların öne düşmesine ve şiddetli sırt ağrılarına neden olduğu bildiriliyor.
-SİSTEMİK HASTALIKLARIN HABERCİSİ OLABİLİR
Büyük hacimli vakalarda servikal sinir basısına bağlı uyuşma yaşandığını ifade eden Karacalar, Buffalo hump’ın bazen altta yatan bir hastalığın belirtisi olabileceğine dikkat çekiyor: “Cushing sendromu, hipertansiyon, diyabet ve osteoporoz bunlardan bazıları.” Özellikle uzun süreli oturma ve bilgisayar kullanımında ağrı artışının bu hastalar için kaçınılmaz olduğu belirtiliyor.
“SIRADAN BİR YAĞ DEĞİL, TEKNİK BİR BAKIŞ AÇISI ŞART”
Tedavi konusunda ise Prof. Dr. Ahmet Karacalar tek çözümün [ahmetkaracalar.com/lazer-lipoliz-ya-da-lazer-liposuction-nedir/]liposuctionla yağın alınması olduğunu söylüyor. Ancak cerrahi teknik konusunda çok kritik bir ayrımın altını çiziyor: “Ancak bu doku sadece yağ dokusu değildir. Fibröz dediğimiz sert bağ dokusu ile karışık yağdır. Bu nedenle teknik olarak farklı bir bakış açısı gerektirir.”
📢 Haberle İlgili Bildirim
Haberle İlgili Düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni bir haber paylaşabilirsiniz.



