
DAVUT GÜLEÇ
GAZETECİ
davutgulec@hotmail.com
Bugün sizlerinde ilgisini çekeceğini umduğum, Diploma-işsizlik, Doğurganlık, yaşlanma, hükümlü-tutuklu, sendikalaşma, din eğitimi araştırmalarından örneklere yer vereceğim.
***
DİPLOMA ARTIK İŞSİZLİKTEN KORUMUYOR: TÜRKİYE EĞİTİM-İSTİHDAM İLİŞKİSİNDE OECD’DEN AYRIŞIYOR
İLKE Vakfı Eğitim İzleme Raporu 2025 yayımlandı. Yükseköğretim mezunu işsizliği %9,1 ile lise altı eğitimlilerin oranının (%7,3) üzerinde. Her dört gençten biri ne okulda ne işte. Bölüm seçimi ilk iş bulma süresini 10 aya kadar değiştiriyor.
Türkiye’de yükseköğretim mezunu olmak artık iş güvencesi anlamına gelmiyor. İLKE Vakfı Eğitim Politikaları Araştırma Merkezi (EPAM) tarafından bu yıl yedincisi yayımlanan Eğitim İzleme Raporu 2025, eğitim düzeyi yükseldikçe işsizliğin azaldığı OECD eğiliminin Türkiye’de tersine döndüğünü ortaya koydu. TÜİK, YÖK, OECD ve İŞKUR verileriyle hazırlanan rapor, bu yıl doğrudan eğitim-istihdam ilişkisini ana eksen olarak ele alıyor ve Türkiye’de okuldan işe geçiş sürecindeki yapısal sorunları 12 başlık altında inceliyor.
Diploma paradoksu: Yüksek eğitimli, daha işsiz
Rapora göre Türkiye’de yükseköğretim mezunu işsizlik oranı %9,1 ile lise altı eğitimlilerin oranının (%7,3) üzerinde. OECD ülkelerinde ise tablo tam tersi: Lise altı eğitimlilerde %9,4 olan işsizlik oranı, yükseköğretim mezunlarında %3,8’e kadar iniyor. Rapor bu durumu, yükseköğretimdeki kontenjan artışının ekonominin yarattığı nitelikli iş sayısının üzerinde seyretmesine bağlıyor. Arzın talebi aşması, diploma enflasyonuna yol açıyor; mezunların pazarlık gücünü zayıflatıyor ve ücretler üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturuyor.
Her dört gençten biri ne okulda ne işte
Türkiye’de Ne Eğitimde Ne İstihdamda Ne Yetiştirmede (NEİY) olan gençlerin oranı %26,7 ile OECD ortalamasının (%12,5) iki katından fazla. 18-24 yaş grubunda bu oran %31,4’e çıkıyor. Nüfus büyüklüğü ve ekonomik yapı bakımından Türkiye’ye yakın ülkelerle kıyaslandığında (Fransa %14,4; İspanya %16,3; İtalya %16,4) Türkiye’nin belirgin biçimde ayrıştığı görülüyor. 15-17 yaş grubunda NEİY çocuk sayısı ise pandemi sonrası en yüksek düzeye ulaşarak 101 bine çıktı.
Bölüm seçimi iş bulma süresini 10 ay değiştiriyor
Rapor, yükseköğretim mezunlarının alanlara göre istihdam performansında derin bir uçurum bulunduğunu ortaya koyuyor. TÜİK 2024 verilerine göre sağlık ve refah alanı mezunları ortalama 8,9 ayda ilk işlerine başlarken; sosyal bilimler, gazetecilik ve enformasyon mezunları 18,1 ay, iş-yönetim-hukuk mezunları ise 18,7 ay bekliyor. Alan içi çalışma oranlarında da benzer bir uçurum var: Sağlık alanında mezunların %79,9’u kendi alanında çalışırken, sosyal bilimler alanında bu oran yalnızca %20,1.
Her beş mezundan biri ‘aşırı eğitimli’
Raporun bir diğer önemli bulgusu, yükseköğretim mezunlarının %22,8’inin ‘aşırı eğitimli’ (overeducated) konumda olması. Bu mezunlar, aldıkları eğitimin gerektirdiğinden daha düşük beceri talep eden işlerde istihdam ediliyor. Aynı dönemde ‘diplomalı yoksulluk’ olgusu da yerleşmiş durumda: 2006’da yalnızca %1,3 olan yükseköğretim mezunu yoksulluk oranı, son 20 yılda üç kat artarak %4,6 düzeyine ulaştı.
Mesleki lise iş piyasasında önde, ancak tercih düşüyor
Rapor, mesleki ve teknik lise mezunlarının istihdam oranının (%61) genel lise mezunlarının (%51,2) belirgin biçimde üzerinde olduğunu gösteriyor. Ancak ortaoğretim içindeki mesleki öğrenci payı 2013’te %45 iken 2023’te -37#39-e düştü — OECD ve AB ortalamalarının arttığı aynı dönemde Türkiye ters yönde bir seyir izledi.
2030’a doğru: 7,6 milyon iş dönüşecek
Rapor, geleceğin işgücü piyasasına ilişkin projeksiyonlara da yer veriyor. 2030 yılına kadar Türkiye’de yaklaşık 7,6 milyon işin otomasyon ve dijitalleşmeden etkileneceği öngörülüyor. Bu süreç, mesleklerin toptan yok olmasından ziyade görevlerin dönüşümünü ifade ediyor; rutin işler algoritmalar tarafından devralınırken karmaşık problem çözme, veri analitiği ve duygusal zeka gerektiren görevlere talep artıyor.
Rapor; YÖK, MEB, İŞKUR ve sektör temsilcileriyle güncel beceri haritaları oluşturulması, kontenjan planlamasının istihdam verilerine göre yapılması, mesleki ve teknik eğitimde okul-işletme işbirliğinin güçlendirilmesi ve üniversitelerde mezun takip sistemlerinin kurumsallaştırılması gibi politika önerilerini de tartışmaya açıyor.
***
Türkiye’de toplam hükümlü ve tutuklu sayısı: 414.401
İLKE Vakfı Araştırmacısı Enes Koru yazarlığında haftanın öne çıkan verisini mercek altına alıyoruz.
Bu sayının odağında, Türkiye’deki cezaevi nüfusu ve hapsedilme oranı var.
Geçen hafta açtığımız ankette 189 kişi oy kullandı. Devam diyenlerin oranı %86 oldu. Serinin konsept dışı olduğunu düşünenlerin oranı da azımsanmayacak seviyedeydi. Bu sebeple mayıs ayında hem rapor incelemelerine hem bu serimize devam edeceğiz.
Haftanın göstergesi: Cezaevi Nüfusu ve Hapsedilme Oranı
Türkiye’de suçlar cezasız mı kalıyor?
Verilen cezalar ve cezaevi sayısı arttırılmalı mı?
Mevcut şartlarda cezaevi nüfusu ne durumda?
Tüm bu sorulara veri temelli yaklaştığımızda ortaya şu sonuç çıkıyor: Nisan 2026 itibariyle cezaevlerinde bulunan toplam hükümlü ve tutuklu sayısı 414.401.
Bugün Türkiye’nin cezaevi nüfusu pek çok ilimizin toplam nüfusundan fazla.
Bu sayı son on yılda neredeyse kesintisiz bir şekilde arttı. 2015’te nüfusa oranla her bin kişiden 2,3’ü cezaevindeyken bu oran şu an 4,7’ye yükselmiş durumda.
Cezaevlerindeki doluluk oranı ise kapasitenin yüz binden fazla kişi aşılmasıyla yaklaşık %133 seviyesine ulaştı.
Cezaevi verileri tutuklu ve hükümlü ayrımı üzerinden de okunmaya müsait. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasındaki geniş çaplı soruşturmalar nedeniyle 2016-17 yıllarında tutuklu oranı %30’ların üzerine çıksa da bu tarihler dışında son on yıldır toplam cezaevi nüfusu içindeki tutuklu oranı yaklaşık %15 seviyesinde seyrediyor. Dolayısıyla çoğunluğu hükümlüler oluşturuyor.
Hüküm giymiş olanların yaklaşık %95’i erkek, %70’i lise altı eğitim seviyesine sahip. Hükümlülerin en çok hüküm giydiği suçlar ise hırsızlık (%25), konut dokunulmazlığının ihlali (%9), uyuşturucuyla ilgili suçlar (%7) ve kasten yaralama (%7).
Bu tabloyu uluslararası bir perspektifle değerlendirdiğimizde durum daha da netleşiyor. World Prison Brief’in verilerine göre Türkiye, her 100 bin kişiden 468’inin cezaevinde bulunduğu bir ülke olarak dünyada hapsedilme oranında (incarceration rate / prison population rate) 10. sırada yer alıyor.
Listenin başındaki ülkeler El Salvador, Küba, Ruanda, Türkmenistan ve ABD. Türkiye, ABD’den sonra bu oranın en yüksek olduğu OECD ülkesi konumunda. Bu oran, AB ortalamasının yaklaşık dört katına denk geliyor.
Peki yüksek cezaevi nüfusu o ülkede çok suç işlendiği anlamına mı geliyor? Elbette hayır. Bu oran daha çok bir ülkenin ceza politikasının nasıl tasarlandığını yansıtıyor. Cezaların ağırlığını, tutukluluk sürelerini, alternatif yaptırımların ne ölçüde kullanıldığını ve infaz rejiminin yapısını gösteriyor.
Türkiye, cezaevi nüfus oranında dünyada ilk sıralarda yer alan ülkelerden biri ancak kamuoyunda “cezasızlık” algısı güçlü bir yer tutuyor. Bu durum Türkiye’nin mevcut paradoksu olarak okunabilir.
Söz konusu cezasızlık algısının birden fazla yapısal kaynağı bulunuyor. Muhtemelen en belirleyici olanı, mahkeme kararı sonucu hükmedilen ceza süresi ile fiilen infaz edilen süre arasındaki belirgin fark.
Koşullu salıverilme, denetimli serbestlik ve infaz indirimi gibi mekanizmalar, kamuoyunun gözünde cezanın uygulanmadığı izlenimi yaratıyor. Kapasite noksanlığından ötürü periyodik olarak çıkarılan infaz düzenlemeleri ve toplu tahliye uygulamaları bu algıyı daha da derinleştiriyor. Buna medyanın sansasyonel vakalara odaklanmasıyla tahliye sonrası suçta tekerrürün görünürlüğü de eklendiğinde, kamuoyunda ceza adaleti sisteminin işlevsizliğine dair bir kanaat oluşuyor.
Sonuç olarak bu veriler, Türkiye’de ceza infaz sisteminin hafifliğinden söz etmeyi güçleştirirken mevcut tablonun sürdürülebilirliği konusunda da ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Yeni cezaevleri inşa ederek kapasiteyi artırmak, artan personel ve işletme maliyetlerini üstlenmek palyatif çözümler sunsa da yapısal bir dönüşüm sağlamıyor.
Asıl ihtiyaç duyulan, hapsetmeyi tek ve zorunlu yaptırım olmaktan çıkarıp her suçun karşılıksız kalmayacağı bir ceza kesinliği anlayışına geçmek.
Bunun yanı sıra toplumda infial yaratan suçlarla daha hafif nitelikteki adi suçlar arasında net bir ayrım gözetilmesi, infaz sürecinde etkili ıslah programlarıyla bireyin topluma yeniden kazandırılması ve tahliye sonrası tekerrürü önleyici mekanizmaların güçlendirilmesi gerekiyor. Nihayetinde bu dönüşüm yalnızca ceza adaleti sistemiyle de sınırlı değil. Genel tabloyu suça zemin hazırlayan sosyal ve iktisadi koşullarla birlikte düşünmek elzem.
Rapor Bülteni’yle ilgili her türlü görüş ve önerilerinizi info@raporbulteni.com adresine veya bu bültene cevap yazarak ulaştırabilirsiniz.
***
Toplum Çalışmalar Enstitüsü’nden ‘1 Mayıs’ grafiği: Sendikal hakları kısıtlayan ülkelerin sayısında 9 yılda ciddi artış!
Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün yayımladığı çalışma, son on yılda sendikal hak ihlallerinin küresel ölçekte arttığını ortaya koyarken, baskı yöntemlerinin de doğrudan müdahaleden kurumsal mekanizmalara doğru evrildiğine işaret etti.
Ankara merkezli düşünce kuruluşu Toplum Çalışmaları Enstitüsü, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’ne binaen bir grafik yayımladı. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) verilerine dayandırdığı “21. Yüzyılda İşçi Haklarının Küresel Görünümü” başlıklı çalışmasında Enstitü, 2016–2025 döneminde işçi haklarına yönelik ihlallerin küresel seyrini ortaya koydu.
Verilere göre, işçilerin sendika kurma ya da sendikaya katılma hakkını kısıtlayan ülkelerin sayısı 2016 yılında 82 iken, 2025’te 113’e yükseldi. Bu artış, sendikal haklar alanında küresel ölçekte belirgin bir gerilemeye işaret ediyor.
İşçi haklarının seyri yeniden tartışılıyor
Sanayi Devrimi’nden bu yana işçi haklarının genişlediği yönündeki yaygın kabul, 21. yüzyıldaki gelişmelerle birlikte yeniden değerlendirilmek durumunda kalıyor. Özellikle yapay zekânın işgücü yapısını dönüştürmesi ve mavi yaka işlerin daha yaygın hale gelebileceği öngörüsü, işçi haklarına ilişkin güncel gelişmeleri daha kritik hale getirdi. Enstitünün çalışması ise, yalnızca sendikasızlaştırmada değil, toplu pazarlık ve grev hakkı ihlallerinde de belirgin artışlar yaşandığını ortaya koydu. Buna karşılık, işçilerin fiziksel şiddete maruz kaldığı ülke sayısı gibi bazı sınırlı alanlarda görece olumlu gelişmelerin bulunduğu ifade edildi.
Baskı araçlarının niteliği değişiyor
Veriler, ihlallerin niteliğinde de bir dönüşüme işaret ediyor. Doğrudan fiziksel müdahaleler yerine, ülkelerin daha çok kurumsal ve hukuki görünümlü mekanizmalar üzerinden baskı uyguladığı görülüyor.
Bölgesel farklar dikkat çekiyor
Grafik kapsamındaki değerlendirmeler, Kuzey Avrupa ülkeleri başta olmak üzere erken sanayileşmiş toplumların görece daha yüksek standartlara sahip olduğunu ortaya koyuyor. Buna karşılık Afrika ve Latin Amerika’daki birçok ülke ise bu standartların gerisinde kalıyor.
Emek-sermaye dengesi yeniden şekillenirken…
Çalışmanın sonuç bölümünde, sendikal hak ihlallerinin birçok ülkede yaygınlaştığı ve bu durumun emek-sermaye ilişkilerindeki dönüşümle yakından bağlantılı olduğu vurgulanıyor. Küreselleşmenin derinleştiği bir ortamda, sınır ötesi yatırım yapan şirketlerin kâr maksimizasyonu süreçlerinde işçi haklarını da hesaba kattığı ve bunun çok boyutlu etkiler doğurabileceği ifade ediliyor.
Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nden yeni rapor: Türkiye’nin doğurganlık hızında ciddi kırılma yaşanıyor!
Toplum Çalışmaları Enstitüsü raporuna göre Türkiye’de toplam doğurganlık hızı 2013–2024 döneminde 2,11’den 1,48’e geriledi. Düşüşün büyük kısmının ikinci çocuk kararındaki kırılmadan kaynaklandığına vurgu yapıldı.
Ankara merkezli düşünce kuruluşu Toplum Çalışmaları Enstitüsü, “Türkiye’de Toplam Doğurganlık Düşüşünün Anatomisi: 2013–2024 Dönemi Üzerine Bir Ayrıştırma Analizi” başlıklı raporunu yayımladı. Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün Mehmet Emin Sezgin imzalı son çalışmasında, Türkiye’de toplam doğurganlık hızının 2013 yılında 2,11 seviyesinden 2024 itibarıyla 1,484’e gerilediği tespit edildi. Raporda, toplam doğurganlık hızındaki −0,626 puanlık kaybın bileşenlerine ayrıştırıldığı belirtilerek, “kaybın yüzde 65,2’sinin parite geçiş davranışından kaynaklandığı” ifade edildi.
Enstitünün çalışması ayrıca Türkiye’nin Toplam Doğurganlık Hızı (TDH) serisini Horiuchi, Wilmoth ve Pletcher’ın ‘sürekli değişim’ modelini kullanarak TÜİK idari kayıtlarına dayanan bir veri setiyle analiz eden ilk çalışma olma özelliği de taşıyor.
En büyük kırılma ikinci çocukta
Çalışmada doğurganlıktaki düşüşün en belirleyici unsurunun ikinci çocuk kararı olduğu vurgulandı. Buna göre, “toplam kaybın yüzde 56,6’sı tek başına 1’den 2’ye geçişteki kırılmadan, yani birinci çocuğa sahip ailelerin ikincisinden vazgeçme eğiliminden kaynaklanmaktadır” ifadesine yer verildi.
Veriler, 2013–2024 döneminde 1’den 2’ye geçiş oranının 0,906’dan 0,725’e gerilediğini gösteriyor. Raporda bu durumun, Türkiye’de doğurganlık davranışında yeni bir evreye işaret ettiği belirtilerek, “2010’ların sonunda 1’den 2’ye geçişin tıkanmasıyla yeni ve daha kritik bir evreye girildiği” değerlendirmesi yapıldı.
Evlilikteki düşüş de ikincil faktör
Raporda doğurganlık düşüşünde evlilik oranlarındaki gerilemenin de etkili olduğu, ancak bunun ikincil düzeyde kaldığı belirtildi. Bu kapsamda, toplam kaybın yüzde 34,8’inin evlilik etkisinden kaynaklandığı ifade edildi.
Çalışmada, “evlilik örüntüsündeki daralma anlamlı olmakla birlikte parite etkisinin belirgin biçimde altında kalmaktadır” değerlendirmesine yer verildi.
Ekonomik mekanizma vurgusu
Raporda doğurganlıktaki düşüşün yalnızca demografik değil, aynı zamanda ekonomik bir boyutu olduğu vurgulandı.
Bu çerçevede, “1’den 2’ye geçiş kırılmasının yalnızca demografik bir olgu olmadığı, bunun gerisinde somut bir ekonomik mekanizmanın yattığı” ifade edildi.
TÜİK verilerine dayanan analizde, en düşük gelir grubunda konut ve gıda harcamalarının toplam payının yüzde 63,6’ya ulaştığı belirtilerek, bu durumun ikinci çocuk kararının önünde finansal bir engel oluşturduğuna işaret edildi.
Bakım yükü ve istihdam ilişkisi
Çalışmada çocuk bakımının büyük ölçüde hane içinde karşılandığına dikkat çekildi. Buna göre, Türkiye’de 0–5 yaş grubunda çocuk bulunan hanelerde bakımın yüzde 88 oranında anne tarafından üstlenildiği, kurumsal bakımın ise oldukça sınırlı olduğu belirtildi.
Raporda ayrıca kadınların işgücü ile doğurganlık kararları arasındaki ilişkiye dikkat çekilerek, “çocuk bakım yükümlülüklerinin kadınların işten ayrılma nedenleri arasında ilk sırada yer aldığı” ifade edildi.
Politika tasarımı uyarısı
Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün raporunda, doğurganlık düşüşünün doğru analiz edilmemesi halinde politika tasarımının etkisiz kalabileceği vurgulandı.Bu kapsamda, “ayrıştırma olmadan politika tasarımı karanlıkta hedef arayan bir müdahaleye dönüşür” değerlendirmesi yapıldı.
Çalışmada, özellikle ikinci çocuk kararını etkileyen ekonomik ve kurumsal faktörlerin politika tasarımında öncelikli alan olarak ele alınması gerektiği ifade edildi.
***
Türkiye yaşlanıyor: 65 yaş üstü için aşılar hayati önem taşıyor
Aşılanma, ileri yaşta enfeksiyonlardan korunma ve hastalığın hafif seyri açısından kritik rol oynuyor
Yaşamın bazı dönemleri enfeksiyonlar açısından daha yüksek risk taşır. Özellikle ileri yaşta, “kırılgan” olarak tanımlanan; yani çoklu hastalıkları bulunan ve genel sağlık durumu daha hassas olan bireylerin bağışıklık sistemi daha zayıf çalışır. Yaşlanma süreciyle birlikte ortaya çıkan bu durum, diyabet, kalp hastalıkları, KOAH ve kalp yetmezliği gibi kronik hastalıkların da etkisiyle enfeksiyonların daha sık ve ağır seyretmesine de neden olur.
Aşıların bir kısmı ömür boyu koruyuculuk sağlamadığı için, özellikle 65 yaş sonrasında belirli aşıların düzenli aralıklarla tekrarlanması büyük önem taşır.
65 yaş sonrasında yılda en az bir kez geriatri değerlendirmesi öneriliyor
Akademik Geriatri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil, geriatrinin yalnızca hastalıkları değil, bireyin genel sağlık durumu ve yaşam kalitesini bütüncül olarak ele aldığını belirterek şunları söyledi: “65 yaş sonrasında demans (bunama), depresyon, osteoporoz (kemik erimesi), idrar kaçırma, malnütrisyon (yetersiz beslenme) ve sarkopeni (kas kaybı) gibi sağlık sorunlarının görülme sıklığı artmaktadır. Bu sorunlar yaşlanmanın doğal bir parçası olarak kabul edildiği için dile getirilemeyebilir. Bu nedenle hiçbir şikâyeti olmasa bile her yaşlı bireyin yılda en az bir kez geriatri değerlendirmesinden geçmesini öneriyoruz. Bu yaklaşım hem geriatrik sendromların erken dönemde fark edilmesini hem de koruyucu hekimlik uygulamalarının hayata geçirilmesini sağlar. Örneğin kemik erimesi (osteoporoz) taraması 65 yaş üzerindeki tüm kadınlara, 70 yaş üzerindeki tüm erkeklere önerilmektedir. Bunun yanında aşılar ve kanser taramaları gibi koruyucu sağlık uygulamaları da sağlıklı yaşlanmanın vazgeçilmez bir parçasıdır” diye konuştu.
Yaşlanan nüfusta aşılamanın önemi artıyor
“Aşılar, hastalıkları ortaya çıkmadan önleyerek bireysel ve toplumsal sağlığın korunmasında hayati bir rol oynar. Türkiye, aşılama alanında önemli başarılar elde etmiş bir ülke olup, toplumsal bağışıklama sayesinde birçok hastalığın görülme sıklığı da belirgin şekilde azalmıştır. Ayrıca aşılar, tedavi maliyetlerini önleyerek sağlık sistemine ekonomik katkı sağlar” diye belirten Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil, sözlerine şöyle devam etti: “Ben bir geriatri uzmanı olarak özellikle yaşlı nüfusa vurgu yapmak isterim. Aşılar çoğunlukla çocukluk dönemiyle ilişkilendirilse de aslında her yaş grubunda koruyucu sağlık açısından son derece önemli bir yere sahiptir. Özellikle yaşlı nüfusun artmasıyla birlikte geriatrik grupta aşılama çok daha kritik hale gelmiştir.”
Aşılar yaşlılıkta sadece enfeksiyonu değil, komplikasyonları da önler
Yaşla birlikte bağışıklık sisteminde doğal bir zayıflama meydana geldiğini belirten Halil, diyabet, kalp hastalıkları ve KOAH gibi kronik hastalıkların da enfeksiyon riskini artırdığını ifade etti. Aşılar, hastalıkları tamamen engellemese bile çok daha hafif geçirilmesini sağlar. Örneğin zatürre aşısı yapılmamış bir yaşlı bireyde enfeksiyon ağır seyredebilir, hastaneye yatış ve yoğun bakım ihtiyacı doğabilir. Aşılanan bireylerde ise hastalık çoğu zaman daha hafif klinik tabloyla atlatılabilmektedir. Ayrıca enfeksiyonlara bağlı hastane yatışlarının yalnızca akut hastalıkla sınırlı kalmadığını belirten Akademik Geriatri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Meltem Gülhan, uzun süreli hareketsizliğin kas kaybı, düşme ve bağımlılık riskini artırdığına dikkat çekti.
Solunum yolu enfeksiyonları ileri yaşta daha ağır seyrediyor
Bazı aşıların yılın her döneminde yapılabildiğini, ancak özellikle solunum yolu viral enfeksiyonları açısından belirli riskli dönemler bulunduğunu belirten Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil, aşılama zamanlamasının önemine dikkat çekti: “İleri yaş grubunda influenza (grip), RSV ve pnömokok gibi etkenler ciddi solunum yolu enfeksiyonlarına yol açabilir. İnfluenza ve RSV enfeksiyonları özellikle sonbahar aylarından itibaren artar, kış mevsiminde ise en yüksek seviyeye ulaşır. Bu nedenle bu dönemler, özellikle riskli gruplarda aşılama açısından kritik önem taşır. Buna karşılık tetanos, zona, hepatit ve pnömokok gibi bazı aşılar mevsimden bağımsız olarak yılın herhangi bir döneminde uygulanabilmektedir.”
İleri yaş grubunda solunum yolu enfeksiyonlarının viral ve bakteriyel olarak iki ana grupta değerlendirilebileceğini ifade eden Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil, “Viral enfeksiyonlar arasında influenza, RSV ve kısmen devam eden COVID-19 enfeksiyonlarını sayabiliriz. Ancak özellikle influenza ve RSV, ileri yaşta en sık ve en önemli solunum yolu viral enfeksiyonları olarak öne çıkmaktadır” dedi.
Bakteriyel enfeksiyonlar açısından en önemli etkenin pnömokok bakterisi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil, “Pnömokok, yaşlı bireylerde zatürreye en sık neden olan bakterilerden biridir. Bazı durumlarda enfeksiyon akciğerle sınırlı kalmayıp kana karışarak tüm vücuda yayılabilir. Bu durum ‘invaziv pnömokok hastalığı’ olarak tanımlanır ve ileri yaşta daha sık görülür. Özellikle kırılgan yaşlı olarak tanımladığımız; çoklu hastalığı olan, beslenme durumu bozulmuş, kas kaybı gelişmiş ve bakım ihtiyacı artmış bireylerde bu enfeksiyonlar çok daha ağır seyretmektedir” ifadelerini kullandı.
Bu hasta grubunda enfeksiyonların yalnızca daha ağır seyretmediğini; hastane yatış, yoğun bakım ihtiyacı ve solunum desteği gereksiniminin de belirgin şekilde arttığını söyleyen Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil, yaşlanmayla birlikte bağışıklık sisteminde doğal bir zayıflama olduğunu hatırlatarak diyabet, KOAH, astım ve kalp yetmezliği gibi kronik hastalıkların tabloyu daha da ağırlaştırdığını vurguladı.
RSV ve pnömokok ileri yaşta ciddi risk oluşturuyor
Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil, solunum yolu enfeksiyonlarına ilişkin verileri de paylaşarak RSV enfeksiyonlarında ileri yaş yetişkinlerde semptomatik hastalık oranının yüzde 3–7 arasında değiştiğini, bu hastaların yaklaşık üçte birinin tıbbi tedavi gerektirdiğini ifade etti ve ekledi: “Tedavi edilenlerin yaklaşık yüzde 10’u hastaneye yatırılıyor, hastaneye yatan hastalarda ise yüzde 10–15 oranında yoğun bakım ihtiyacı gelişiyor, mortalite (ölüm oranı) ise yaklaşık yüzde 5 düzeyinde seyrediyor.”
Pnömokok enfeksiyonlarının da benzer şekilde ağır seyredebileceğini belirten Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil, TÜİK 2024 verilerine göre solunum sistemi hastalıklarının ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer aldığını, pnömoninin ise tek başına yaklaşık 40 bin ölümle önemli bir yük oluşturduğunu söyleyerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Viral enfeksiyonlar zaman zaman bakteriyel enfeksiyonlarla komplike hale gelebiliyor. Bu durum yaşlı hastalarda daha sık görülüyor. Özellikle diyabet, KOAH ve kalp hastalıkları gibi kronik hastalıklar bağışıklık sistemini farklı mekanizmalarla etkilediği için enfeksiyon riskini artırıyor. Bu hastalıkların yaşlılıkla birlikte daha sık görülmesi, enfeksiyonlara karşı en önemli risk üçlüsünü oluşturuyor.”
Kafa karışıklığı, ani davranış değişiklikleri veya düşme gibi durumlara dikkat
Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil: “İleri yaş grubunda enfeksiyonların her zaman klasik belirtilerle ortaya çıkmadığını, ateş, öksürük ve balgam gibi tipik bulguların her zaman görülmeyebildiğini vurgulayarak, bunun yerine deliryum (kafa karışıklığı), dikkat ve oryantasyon bozukluğu, bilinçte dalgalanmalar ve hatta halüsinasyonlar gibi atipik bulguların ön planda olabileceğini söyledi. Bunun yanı sıra ani düşmelerin de enfeksiyonun ilk işareti olabileceğine dikkat çekti. Bu atipik tablo nedeniyle tanı ve tedavide gecikmeler yaşanabildiğini belirten Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil, hastaların sağlık kuruluşlarına başvurduğunda daha ağır klinik durumlarla karşılaşılabildiğini ifade etti. Özellikle COVID-19 döneminde yaşlı bireylerin klasik solunum yolu bulguları yerine düşme veya bilinç değişikliği gibi şikâyetlerle başvurduğunun sıkça gözlemlendiğini hatırlattı.
Bu nedenle yaşlı bireylerin yakınlarının, genel durumdaki en küçük değişiklikleri bile dikkatle takip etmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Halil, kafa karışıklığı, ani davranış değişiklikleri veya düşme gibi durumların mutlaka ciddiye alınması ve tıbbi değerlendirme gerektirdiğini belirtti.
Aşılama, yaşlı bireylerde ağır hastalık riskini azaltıyor
“Bazen viral enfeksiyonlar tabloya tek başına başlamıyor; üzerine bakteriyel enfeksiyonlar eklenerek hastalığın seyri ağırlaşabiliyor. Bunu özellikle yaşlı hastalarda sık görüyoruz. Örneğin RSV ya da influenza (grip) geçiren bir bireyde, sonrasında ikincil bakteriyel enfeksiyon gelişmesi klinikte karşılaştığımız önemli durumlardan biridir” diye belirten Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil, sözlerine şöyle devam etti: “Yaşlı hastalarda diyabet sıklığının yaklaşık yüzde 45’e ulaştığını görüyoruz. Yaklaşık her iki yaşlı bireyden birinde diyabet olduğu anlamına geliyor ve diyabet bağışıklık sistemini en çok etkileyen kronik hastalıkların başında geliyor. Bunun yanında KOAH akciğer yapısını bozarak, kalp hastalıkları ise genel sağlık durumunu etkileyerek enfeksiyonlara karşı direnci azaltıyor. Diyabet, KOAH ve kalp hastalıklarının yaşlılıkla birlikte sık görülmesi, enfeksiyonlar açısından önemli bir risk üçlüsünü oluşturuyor.”
Aşılamanın bu noktadaki rolüne dikkat çeken Prof. Dr. Halil, “Aşılar, bu hastalıkların ortaya çıkmasını tamamen engellemese de hastalığın çok daha hafif geçirilmesini sağlayabilir. Örneğin zatürre aşısı yapılmamış bir yaşlı bireyde enfeksiyon ağır seyrederek hastaneye yatış, hatta yoğun bakım ihtiyacı doğurabilirken; aşılı bireylerde hastalık çoğu zaman daha hafif klinik tabloyla atlatılabilmektedir” dedi.
Aşılanma, 65 yaş üstünde enfeksiyonlardan korunma ve hastalığın hafif seyri açısından kritik
“65 yaş üstü bireyler, tıpkı çocukluk çağındaki gibi özel bir grup olarak değerlendirilmelidir” diyen Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil, bu yaş grubunda bağışıklık sisteminin zayıfladığını ve eşlik eden kronik hastalıkların arttığını belirtti. Bu nedenle enfeksiyonların daha ağır ve atipik seyredebileceğine dikkat çekerek, 65 yaş üstü bireylerin hem enfeksiyonlardan korunmak hem de hastalığı daha hafif atlatabilmek için düzenli olarak aşılanması gerektiğini vurguladı.
“Hayatın belirli dönemlerinde belirli aşıların yapılması büyük önem taşıyor. Bu nedenle bireylerin doktora başvurduklarında aşı önerilerini özellikle sormaları gerekir” diyen Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil, yoğun klinik tempo nedeniyle hekimlerin zaman zaman aşılamayı gözden kaçırabileceğini, bu noktada hastanın ‘Hangi aşıları yaptırmalıyım?’ sorusunu sormasının önemli bir hatırlatıcı olacağını ifade etti. Özellikle huzurevi ve bakım evi gibi toplu yaşam alanlarında enfeksiyon riskinin çok daha yüksek olduğuna dikkat çekti.
Prof. Dr. Meltem Gülhan Halil sözlerini şöyle tamamladı: “65 yaş üstü bireylerin, hekimlerine başvurduklarında mutlaka aşılanma programı hakkında bilgi almaları ve önerilen aşıları zamanında yaptırmaları büyük önem taşımaktadır.”
***
Türkiye’de İlkokullarda Din Eğitimine Erişim Sorunu Raporu Tanıtım Toplantısı
İstanbul– İLKE Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren Eğitim Politikaları Araştırma Merkezi (EPAM), Türkiye’de ilkokul kademesinde din eğitimine erişim meselesini ele alan kapsamlı analiz raporunun tanıtım toplantısını 5 Mayıs 2026 Salı günü saat 18:00’de İLKE Vakfı’nda gerçekleştirecektir.
Raporun Kapsamı
Türkiye’de Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (DKAB) dersinin 4. sınıftan itibaren okul programlarında yer alması ve ilkokulun ilk üç yılında bu alanda herhangi bir derse yer verilmemesi, din eğitimine erişim açısından önemli bir sınırlılık oluşturmaktadır. Söz konusu uygulama, çocukların erken yaşlarda ortaya çıkan dini merak ve sorgulamalarının kurumsal düzeyde karşılanamamasına yol açmakta; meselenin gerekçeleri ve sonuçlarının çok boyutlu biçimde değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Prof. Dr. Recep Kaymakcan tarafından kaleme alınan rapor, DKAB dersinin ilkokulda başlama düzeyine ilişkin tartışmaları tarihsel, hukuki ve pedagojik çerçevede ele alarak mevcut uygulamayı kapsamlı biçimde incelemektedir. Raporda yapılan değerlendirmeler, söz konusu sınırlılığın açık bir hukuki ya da bilimsel temele dayanmadığını ortaya koymaktadır. Uluslararası uygulamalar ve gelişim psikolojisi alanındaki bulgular ise erken çocukluk döneminde din ve ahlak eğitiminin uygun pedagojik yaklaşımlarla sunulabileceğine işaret etmektedir.
Öne Çıkan Bulgular
Çalışma, mevcut uygulamanın dayandığı varsayımları sorgulayarak çocukların gelişim özellikleri ve eğitim ihtiyaçları temelinde bütüncül bir değerlendirme sunmaktadır. Rapor, ilkokulda din eğitimine erişim sorununu farklı boyutlarıyla ele almakta; hem konunun analitik çerçevesine katkı sağlamakta hem de eğitimciler, politika yapıcılar ve araştırmacılar için uygulanabilir öneriler ortaya koymaktadır.
📢 Haberle İlgili Bildirim
Haberle İlgili Düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni bir haber paylaşabilirsiniz.


