“NAMAZ (SALÂT) MÜMİNİN MİRACIDIR[1]” Kılmamak DARAĞACI DEĞİLDİR (KÖŞE YAZISI)

Hilmi Özden[2]

Günümüzde yeryüzünde ve Türkiye’de yetişmiş çok değerli İslâmî ilimlerde öğretim üyeleri bulunmaktadır. İslam’da tecdit hareketinin öncü isimlerine saygılarımızı unutmayarak; üstatlar (imamlar) adına tarihî donduranlara zamanı, mekânı, imkânları, insanlığı, bilimsel gelişmeleri hatırlatarak akl-ı selime davet etmek gerekmektedir. Bu girişten sonra söz Türkçenin üstadı Gönül (akıl) insanı Yunus Emre ile sürdürülmelidir:

“Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil

 Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil

Hani erenler geldi geçti bunlar yurdu kaldı göçtü

Pervaz urup Hakk’a uçtu Hüma kuşudur kaz değil

Yol oldur ki doğru vara göz oldur ki Hakk’ı göre

Er oldur alçakta dura yüceden bakan göz değil

Doğru yola gittin ise er eteğin tuttun ise

Bir hayır da ettin ise birine bindir az değil

Yunus bu sözleri çatar sanki balı yağa katar

Halka mata’ların satar yükü gevherdir tuz değil[3]”

Pervaz urmak: Uçmak, kanatlanma

Hüma kuşu: Efsanevi bir Kuş bir eşya

Mata, meta (a): Mal, mülk,

         GÜNDEM: https://www.youtube.com/watch?v=uleGQri1vQI

         Ebubekir Sifil’in 2019’daki bir videosu sosyal medyada yeniden gündem oldu. Dini ibadetini ihmal edenlerin cezalandırılacağına dair iddialar zaman zaman gündeme getiriliyor. Ebubekir Sifil, namaz kılmayanların taziren öldürülebileceğini mezhep imamlarının yahut ekollerinin görüşünden hareketle söylediği ifade edilmiştir. 25 Ağustos 2022

Tazir ne demek TDK?

Tâzir; lügatte azarlama, aşağılama, tahkir gibi anlamlara gelir, fıkıh terminolojisinde fâsıklık olarak nitelendirilen, küçük günahların sürekli işlenmesi ya da daha büyük cezayı gerektirmeyen büyük günahlara belirli bir sınırı ve ölçüsü olmadan, hâkim takdiri ile verilen cezaların adıdır.

         Türkiye Cumhuriyeti laik demokratik bir devlettir. Dolayısıyla bin yıl öncesinin şeriat normlarının uygulanması mümkün değildir. Ancak Ebubekir Sifil yukarıdaki linkte söylediği: “İslamî esaslarda bu uygulamalar ancak insanların gönüllü bir şekilde benimsediği toplumlarda uygulanır. Bugünkü toplumda uygulanmaz”  diye de eklemektedir. EbuBekir Sifil gibi bazı araştırmacıların tarihi meşgul etmiş şer’i konuları olduğu gibi bugüne aktarmaları büyük bir yanılgıdır. Konuşma linkinde geçtiği üzere ayetlerde olmayan bir hüküm üzerinden Osmanlı’da dahi uygulanmamış bir cezayı günümüze taşımak bir anlam ifade etmemektedir. Genelde Ahmet bin Hanbel, İmam Şafi, İmam Malik üzerinden bu görüşleri açıklamaktır. Ebu Hanife üzerinden net ifadeler kullanmasa da Hanefî ekol temsilcilerin tazir cezasından bahsedilmektedir. Hadislerin bazılarının sahihliği hususu ise kendisinin de kabul ettiği gibi hâlâ İslâm dünyasında büyük bir meseledir. Hatta namaz kılmayanın küfrü konusundaki mevzu (uydurma) hadisi ünlü İslâm düşünürlerinden Gazzali’nin(1058-1111) bile kullandığını düşünürsek olayın vahameti daha net anlaşılabilecektir:

İmam Gazzali, İhyay-ı Ulumiddin isimli eserinde bir hadiste Peygamber Efendimiz: “Kasden namazı terkeden kafir olur” buyururlar[4]” diyebilmektedir. Fakat bazı İslam alimleri İhyay-ı Ulumiddin isimli eserdeki hadis diye sunulan bilgilere temkinli yaklaşmışlardır. Gazzalinin bu mevzu hadisten sonra yaptığı şu açıklamayı “Yani düğümünün çözülmesi ve direğinin yıkılmasıyla imandan sıyrılıp küfre yaklaştı demektir. Bu ifade bir memlekete yaklaşan kimse için artık gitti ve oraya girdi, dediğimiz gibidir. Yani düğümünün çözülmesi ve direğinin yıkılmasıyla imandan sıyrılıp küfre yaklaştı demektir. Bu ifade bir memlekete yaklaşan kimse için artık gitti ve oraya girdi, dediğimiz gibidir” eklemesini İhyayı Ulumiddin’in mütercimi Ahmed Serdaroğlu “Biz Hanefilere göre bunun tevili, farziyyetini münkir (farz olduğunu inkâr eden) olarak kasden namaz kılmayan kâfir olur demektir. Yoksa farz olduğunu kabul ederek tembellik saikasıyla namazını kılamayanlar tekfir edilemez” cümlesiyle (Mütercim) telafi etmeye çalışmaktadır. Bununla beraber Gazzali Peygamber hadis veya sünnetini Kur’an’ı açıklama aracı olarak kullanmakta Kur’an’la eş değer tutmamaktadır:

Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı isimli eserinde açıkladığına göre Gazzali’nin bu hassas konuda görüşü nettir: “Bil ki, bakışımızı iyice derinleştirdiğimizde görürüz ki, dinsel hükümlerin esas kaynağı bir tanedir: Allah’ın sözü yani Kur’an.. Resulün sözü ne hükümdür ne de mülzim (bağlayıcı-yükümlülük altına sokucu-mecbur edici-), hüküm Allah’ındır. Ancak Allah’ın hükmünü ortaya çıkaran bir gösterici (muzhir) lazımdır ki işte bu, Peygamberin sözüdür. Gösteren söz de yalnız bu sözdür.. Mülzim sebep ise tekdir ve o da Allah’ın hükmüdür. Resul, mülzim ve hâkim değil sadece Allah’tan haber getiren (muhbir anillah) aracıdır”[5].

Fakat Nizamü’l Mülk’ün kurduğu Nizamiye medreselerinde 34 yaşında müderris olmuş ve baş müderrisliğe yükselmiş Gazzali felsefeye olan tutumu yüzünden İçtihad kapısının kapanmasına sebep olmuştur. Bugün bile hâlâ İslam dünyasının iftihar ettiği Farabi ve İbn-i Sina’yı küfürle itham etmiştir. Fazlur Rahman, İslamî Metodoloji Sorunu isimli eserinde bu konuyu şöyle özetlemektedir: Bir Farabi ya da bir İbni Sina bazı noktalarda Kelam’a tecavüzde bulunmuş ve Kur’an’ı yorumlama da ifrata düşmüşse, Ehl-i Sünnet de Gazzali’nin ve ondan sonra gelenlerin şahıslarında tüm felsefeyi ve onun zorunlu âleti, insan aklını kınamak suretiyle bizzat kendi varlığı da dahil olmak üzere insanlığa tecavüzde bulunmuştır…Ehl-i sünnet, Gazzali’nin felsefeye saldırısından sonra onu (felsefeyi) tamamen yasaklamış ve böylece ona daha fazla gelişme imkanı tanımamış, daha doğrusu gelişmesi için gerekli şartları yok etmiştir[6].

Yukarıdaki linkte EbuBekir Sifil ise Gazzali’den ziyade İmam Ahmed Bin Hanbel, İmam Şafi ve İmam Malik gibi mezhep kurucusu isimlerin görüşlerini temel almaktadır. Fakat konuşmasında İmamların görüşlerini sorgulamadan nakl etmesinde EbuBekir Sifil’in unuttuğu namaz’ın (bilinen anlamdaki) kılınması veya terki Allah ile kulun arasındaki bağla ilgilidir. Bu noktada hiçbir kimse (Mezhep İmamları da dâhil) bir diğerinin imanını yahut ibadetini sorgulamakla yetkili değildir. Aksi halde Allah ile kul arasına girilmiş olur. Bu hak Peygamberlere bile verilmemiştir. “Biz ona şah damarından daha yakınız” ayeti (Kâf/16) bunu anlatmaktadır. Dolayısıyla şahsi ibadetlerin terki durumunda tazir cezası veya Ebubekir Sifil’in dediği “tazir cezası geniş bir yelpazeyi kapsar” ifadesi söz konusu olmamaktadır.  Emevilerden başlayarak tarihî uygulamalarda ahiretle ilgili ibadetlere fıkıh başlığı açılmasının dinî ve aklî delilleri olmadığı gibi bu fıkhın konusu da değildir. Uygulama dediğimiz ibadetlerde insanları bilgilendirmek açısından ancak yardımcı olunur. Namazın terki konusunun karşılığı rahmeti azabından büyük olan Allah’ın kudretine ve affına dâhildir. Kısaca o yetki mezhep imamlarının veya ekollerin sözlerine değil Cenab-ı Allah’a aittir.

Fıkıh’ın dünya işleri ile ilgili bölümünde ise münakahat (aile hukuku) muamelat (borçlar hukuku) ve ukubat (ceza hukuku) olmak üzere alt başlıkları bulunmaktadır. İslâm hukuku (fıkıh) salt sadece Medine’de Peygamber efendimizin uygulamaları değil zamanla başka uygarlık ve imparatorlukların birikimleri ile şekillenmiştir. Bu çerçeveden baktığımızda Allah ve kul arasındaki ibadet, dünya işlerinden biri olan ceza hukuku ile birleştirildiğinde ortaya kendilerini selefî olarak tanımlayan IŞİD (DAEŞ)(Irak Şam İslam Devleti), Taliban, El-Kaide gibi acımasız terör örgütleri hatta Suidi Arabistan gibi vahhabi devletler çıkabilmektedir. EbuBekir Sifil, DAEŞ, Taliban gibi terör örgütlerine dikkat çekmesine rağmen sözlerindeki anakronizm (tarih yanılgısı) ile toplumda infiale sebep olabilmektedir. Kendisine aşırı tepki gösterenler ile empati yapması halinde onları anlamaya ve mezhep ekolleri düşüncelerini muhasebeye çekmeye başlayacaktır. Çünkü konuşmasının ilerleyen dakikalarında içtihat kapısının kapanmadığını ve müçtehit olmanın ve içtihadın şartlarını ifade etmektedir.

Diğer taraftan unutulmaması gereken husus herhangi bir suç durumunda günümüzde ölüm cezasını ancak Türkiye Cumhuriyeti ceza hukuku ilkeleri içinde yetkililer değerlendirebilir. Bu cezayı hukuk devletinde devleti yöneten en üst makam bile verememektedir. Ancak bazı koşullarda cezaların hafifletilmesi için yetkilerini kullanabilir. Günümüzde birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de ölüm cezası da kaldırılmıştır.

Üstelik Türkiye şeriat devleti değildir. Bilindiği gibi din ile şeriat da farklıdır. Mesela insanlığın ilk ortaya çıktığından beri din: İslam’dır. Fakat şeriatler her dönemde değişir. Çünkü o kaynağa giden yol anlamına gelir ve çeşit çeşittir. Mesela Osmanlı Devleti hukuk alanında örf ağırlıklı olmak üzere İslamî verileri eklektik (seçici) olarak kullanmış bir uygulamayı tercih etmiştir. Osmanlı son dönem Ahmet Cevdet Paşa Başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanmış Hukuk kodeksi olan Mecelle’den şu örnekler verilebilir: Madde-17: Sıkıntı yeni çözümler kılar (Meşakkat teysiri celp eder), Madde 21: zorunluluklar, yapılamaz olanı yapılabilir kılar (Zaruretler memnu olan şeyleri mubah kılar). Madde 36: âdet belirleyicidir. (Âdet muhakkemdir). (Örf adet ve umumi itiyat yazılı olmayan özel kurallardan önce geldiği gibi yazılı olan genel kuralı da tefsir eder), Madde 37: Toplum başvurulması kaçınılmaz bir hukuk kaynağıdır (Nas’ın isti’mali bir hüccettir ki anınla amel vacip olur), Madde-38: âdet gereği mümkün olmayan gerçekten mümkün olmayan gibidir (Adeten mümteni olan şey hakikaten mümteni gibidir), Madde-39: Zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişmesi inkar olunamaz (Ezmanın tagayyürü ile ahkam’ın tagayyürü inkar olunamaz)[7]. Hz. Ömer’in muamelata (uygulamaya) ait gönlü ısındırılacaklara zekât verilmesi hususundaki ayeti devlet güçlendikten sonra tatbik etmemesi bilinmektedir. İmam Maturidi de bu olayı örnek vererek Kur’an’daki iman ve ibadet ayetlerinin dışında uygulamayla ilgili ayetlerde bu olayı örnek almaktadır.

20.yy’ın Müslüman entelektüellerinden Roger Garaudy İslâm ve İnsanlığın Geleceği isimli eserinde Şeriat Nedir? Sorusunu şu şekilde açıklamaktadır: Şeriat geleneksel olarak “İlahi Kanun” diye tercüme edilir. Şeriat, Kur’an’ın kanunla ilgili birkaç ayetinin basit lafzî (harfiyen) tatbiki gibi sınırlandırılmış tarzda yorumlandığında, netliğini kaybetmiş olur.

  1. Şeriat kelimesi “Gelenekte” (Sünnette)vardır, fakat Kuran’da yer almaz.
  2. Kuran’daki ifade (Maide, 48) “Şir’a’dır ki, etimolojik yönden “Su bulunan yere götüren yol” anlamına gelir
  3. Bu kelimenin metin içindeki yeri anlamlıdır. Ayette, İsrailoğulları, peygamberlerinin Hz. İsa’nın ve Hz. Muhammed’inki gibi ilahi vahiylerin devamlılığı hatırlatılırken son vahyin önemi şöyle vurgulanır: “Sana da geçmiş kitapları tasdik eden ve onları muhafazası altına alan Kuran’ı hak ile indirdik” (Maide, 48)

Derken şu harikulade kısım gelir: “Sizden her birinize Şira’yı gösterdik”(Kaynağa giden yolu). Şeriat (Şir’a’nın anlamdaşıdır). Demek ki tarih dışı bir kanunun aşırı titizlikle uygulanışı olmadığı gibi bir baskı aracı da değildir[8]. Üstelik iman ve ibadet arasındaki önemli farkı en iyi anlayıp anlatan din âlimlerinden ikisi İmam-ı Azam Ebû Hanife ve İmam Maturidi’dir. Prof. Dr. Nadim Macit Türk Milliyetçiliği Kültürel Akıl, İçtihat ve Siyaset isimli eserinde bu hususu etraflıca incelemektedir: Her şeyden önce iman esaslarının bütün ilahi dinlerde ortak ve aynı olduğunu dile getiren Kur’an bunlar arasında istisna ve ayrım yapmayı İslam’ın dışına çıkmanın göstergesi sayar. İmam Azam Ebu Hanife “Peygamberlerin dini birdir.” önermesini şöyle açıklar: Allah’ın elçileri muhtelif dinlere mensup değillerdi. Hiçbiri kendi kavmine, kendisinden önce gelmiş olan resulün dinini terk etmeyi emretmemiştir. Çünkü peygamberlerin dini birdir. Buna mukabil her resul kendi şeriatine davet etmiş, kendinden önceki Resülün şeriatine uymaktan nehyetmiştir. Çünkü resüllerin şeriatları çoktur ve muhteliftir. Bundan dolayı Allah Kur’an’ı Kerim’de “Sizin her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı. (Maide 5: 48) buyurmuştur. Allah bütün peygamberlere tevhidi telkin etmelerini ve bu noktada en küçük sapmadan sakınmalarını emretmiştir. “O size, dinden Nuh’a emrettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimizi; dini doğru tutun ve ondan ayrılığa düşmeyin diye, kanun yaptı[9].” (Şura:/13) Demek ki din; değişmemiştir. Fakat şeriatler (yollar, sosyal hayata dönük ameli uygulamalar) değişmiştir[10]. Birçok emir vardır ki Allah onların yapılmasını bir topluma emrettiği halde diğer topluma onları işlemekten nehyetmiştir. Eğer Allah’ın bütün emrettiklerini yapmak ve bütün nehyettiklerinden kaçınmak din olsa idi; bu durumda Allah’ın emrettiklerinden herhangi birini terk eden yahut nehyettiklerinden herhangi bir şeyi işleyen kimse Allah’ın dinini terk etmiş, kafir olmuş olurdu. Eğer farz kılınan şeyler bizatihi iman olsaydı, Allah o amelleri işleyinceye kadar kullarını mümin olarak isimlendirmezdi. “İman eden kullanma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar.” (İbrahim 14: 31) ayetinde olduğu gibi, namaz dosdoğru kılmadan önce onlar mümin olarak adlandırılmaktadır. Demek ki müminler, imanlarından dolayı namazı kılar, oruç tutar, zekat verir, hacceder ve Allah’ı anarlar. Yoksa namaz, zekat, oruç ve haccetmekten dolayı iman etmiş olmazlar. Bu onların iman ettikten sonra amel işleme durumlarını ortaya koyar[11]. Görüldüğü üzere İslam; her ne kadar peygamberler arasında derece farkını vurgulasa da (Bakara, 2/253) onların tümüne iman etme noktasında ve ilahi kitaplar arasında ayrım yapmaz. Nitekim Kur’an şöyle der: “Elçi, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. Ve dediler ki: Allah’ın elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.” (Bakara, 2/285). Bu metinde anlamı belirleyen unsur; vahiy ve nübüvvet kurumunun aynı, ortak ve evrensel olduğu gerçeğidir. Bu durum açıkça göstermektedir ki İslam’ın dışına çıkmak bazı farzları terk etmekle değil, inkar etmek ve doğrudan din kapsamına giren bir esası kabul etmemek yoluyla gerçekleşir. Nitekim Allah’ı bilen ve fakat Hz. Muhammed’i inkâr eden kimse İslam’ın dışına çıkar. İslam, kelime olarak güvenlikte olmak anlamına gelir. İki taraftan her birinin diğerinden zarar görmeyeceği konusunda güvencede olması/birbirinden emin olmasını ifade eder. İmanın zirvesini ifade eden bu durumun, iki yönü bulunmaktadır.

Birinci Yönü: İmandan daha üst derecede bir durumu ifade eder. Bu durum dille ifadenin yanı sıra kalpte inancın yerleşmesini, inanca uygun fiillerin işlenmesini, dahası hükmettiği ve takdir ettiği her hususta Allah’a teslim olmayı gerektirir. Bu yönüyle İslam; samimi olarak Allah’a teslim olmak, yani ihlâsla Allah’a bağlanmaktır. İslam kelimesi bazı ayetlerde bu anlamda kullanılmaktadır. “Rabbi ona; “İslam” ol demişti. Alemlerin Rabb’ine teslim oldum, dedi.” (Bakara, 2/131) ” Seninle tartışmaya girişirlerse de ki: Ben özümü Allah’a teslim ettim.” (Al-i İmran, 3/20) ” Evet, gerçekten her kim benliğini Allah’a teslim eder ve iyilik yapanlardan olursa Rabbi katında mükafatını görecektir ve böyleleri ne korkacak ne de üzülecektir.” (Bakara, 2/112) “Beni Müslüman olarak vefat ettir.” (Yusuf l2/101) Görüldüğü üzere İslam’ın ilk anlamı: Kişinin bütün benliğiyle Allah’a teslim olmasıdır. Bu ise ancak zihni ve ameli duyarlılıkla gerçekleşir. Kur’an dilinde bunun adı ihlâstır. İslam’a göre kurtuluş kimsenin tekelinde değildir. Hıristiyanlığa göre ise “bir Hıristiyan dünyaya geldiğinde onun hayatı ve hatta ibadet etme imkânı papaz ile özdeşleşir. Çünkü ruhaniler Tanrı’nın yeryüzündeki vekilleridir. Kilise ise Tanrı’nın bedenidir. Bu nedenle kurtuluş ruhaniler ve kilise aracılığıyla mümkündür”. İslam, böyle bir vesayeti insanın üzerinden kaldırmıştır. İslam kurtuluşu iman ve amele bağlamıştır. Bu nedenle yalnız Allah’a teslim olması gerekir. Hiçbir ruhanî şirkete, ruhaniler cemiyetine, üçüncü tip dindarlığın muhayyel ve uydurma kılavuzlarına uymak zorunda değildir. Tarihi tecrübenin dili olan Ahmed Cevdet Paşa’ya atıf yaparak söylersek: Diyanet Allah ile kulları arasında bir keyfiyettir[12]. Kurtuluş kimsenin tekelinde değildir. Allah’ın birliğini kavrayan ve onun iradesine teslim olan herkese açıktır. Bu nedenle günümüzde üretilen dini etiketli birçok psikolojik maskenin kendisine atfettiği bu sahte yetki İslam’ın değil, Hıristiyan kültürün etkisidir. Meselenin bu yönü çok önemlidir ve dikkat edilmesi gereken bir konudur.

İkinci Yönü: İslam kavramı; imandan daha alt derecede bir durumu ifade eder. Bu dil ile inandığını ifade etmektir. Bu ifadeyle kişi dokunulmazlık kazanır. Ancak kalpte imanın bulunması da bulunmaması da muhtemeldir[13].”Bedeviler, ‘biz iman ettik.’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz, fakat teslim olduk.’ deyin.” (Hucürat, 49/14) Bu anlamın daha geniş ifadesi şöyledir: ” .. .İslam olduktan sonra inkar ettiler. .. ” (Tevbe, 9/74) Yani İslam’ı kabul etmelerinin ardından inkâr ettiler. Kasıtlı bir tutumun, ameli boyutta tavır bunalımına denk düşen bu tutumun din dilindeki adı nifaktır. Gerek uydurdukları batıl inançlar gerekse farklı amaç ve ilgilerle yola çıkarak önce kabul ettik deyip ardından inkâr edenleri ve yahut da “güce ve çıkara teslim olarak benliğine ihanet edenleri” anlatan Kuran bize şu mesajı vermektedir: İman ve amelleri arasında denge kuramayan, yani hikmete ulaşamayan birey ve toplum iflah olmaz. Bu nedenle insanımızı kendi inançlarına ve değerlerine karşı yabancılaştıran her yönlendirme politikası, tavır bunalımının ve arka plandaki bir hesabın ürünüdür.

İslam; iyiye ve güzel teslim olmak ve bunları üzerinde topladıktan sonra diğerlerine iletmektir. Diğer bir deyişle barışın, güvenin, huzurun ve mutluluğun zeminini oluşturmaktır. Barışın ve güvenin imkânını ortaya koyan İslam; tefeciliği, irtikâbı, haksız yere insan öldürmeyi, gayrimeşru ilişkileri, aşırı ve çirkin davranışları, araçsal güçle insanlar üzerinde baskı kurmayı ve işgali reddeder. Müslüman toplumun değerlerine karşı yapılan fiili saldırıya karşı hazırlıklı ve donanımlı olmayı emreder. Savaşı haklı ve hukuki sebeplere bağlı olarak meşru görür. Hak ve hukuk dışına çıkan her türlü saldırıyı aşırılık olarak tanımlar. İslam’ın esasları denildiğinde genellikle İslam’ın şartları anlaşılır. Elbette ki zekat vermek, oruç tutmak ve diğerleri İslam’ın esasları içinde yer alır. Fakat bilmemiz gerekir İslam’ın esasları bunlardan ibaret değildir. Kur’an dilinde yasak (nehiy sigası) şeklinde gelen esaslardan bazısı şöyledir: “Yalan söylemeyiniz, adam öldürmeyiniz, haram yemeyiniz, iftira etmeyiniz, hırsızlık yapmayınız, zulmetmeyiniz, laf taşımayınız, emanete hıyanet etmeyiniz, ikiyüzlülük yapmayınız, israf etmeyiniz, Allah’ın adını istismar etmeyiniz, Allah’tan ümidinizi kesmeyiniz, rüşvet alıp vermeyiniz.” Keza buyruk (emir sigası) şeklinde gelen esaslardan bazıları ise şöyledir:[14] “Antlaşmalara uyunuz. Güzel ve doğru söz söyleyiniz. Adaleti yerine getiriniz. İyilikte yarışınız. Sevdiğiniz malları Allah yolunda veriniz. İşleri ehil olana veriniz. Temiz ve zarif olunuz. Allah’a ve peygambere itaat ediniz. Yakınlarınıza yardım ediniz. Ailenize iyi davranınız. ” İster nehiy isterse emir sigasında olsun Kur’an’da yer alan bu esaslar cemiyet içinde yaşayan insanın ilişkiler ağıyla doğrudan bağlantılıdır. Kişinin dindar olduğunu belirleyen ana unsur şekil ve şemail değildir. İnsani ilişkiler ağında belirtilen esaslara uyan insan gerçek anlamda Müslümandır. İslam elbisesi altında zulmeden, yalan söyleyen, ikiyüzlülük yapan, milletin hakkını yiyen, ehliyet gözetmeyen, kaba-itici oları, insanlara hakaret eden, kendisi gibi düşünmediği için her türlü iftirayı ve baskıyı meşru gören bir anlayış kendisini İslamcı olarak adlandırabilir. Fakat Kur’an dilinde bunun adı, Allah’ın adını kendi ikbali ve çıkarı için istismar edendir. Oysa Kur’an’ın nehiy ve emir kipiyle önerdiği hususları davranış biçimine dönüştürmek hayatı barış ortamına çevirmeyi sağlar. Çünkü Kur’an dilinde İslam’ın diğer anlamı barışa ulaşmaktır.

İslam’ın insanı ve içtimaî düzlemde geliştirdiği ilişki ağı:

İletişimsel eylemi en üst boyutta vurgular. Bunun en somut misali şu ayettir: “Allah’a kulluk edin, ona hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin. Allah şişinen ve böbürlenen insanları sevmez.” (Nisa 4: 36) Allah; ana-babaya, yoksullara, yetimlere, miskinlere iyilik etmeyi/güzel davranmayı, yani hem gereğini yapmayı hem de bunu güzel yapmayı emretmektedir. İçtimai düzenin oluşum biçimi yakından uzağa doğru, en fazla muhtaç olandan daha az muhtaç olana kadar sıkı bir sosyal bağ kurmayı gerektiren kesitleri içermektedir. Küçük daireden büyük daireye doğru dayanışma ve iletişim noktasında bağ kurma emri, toplumsal sorumluluğu ifade etme açısından çarpıcıdır. Yakın akrabanın nesep, komşu ve Müslüman olma hakkı nedeniyle öncelenmesi beşeri durumu açıklamak açısından dikkat çekicidir.[15]

         EbuBekir Sifil, Kur’an-ı Kerim ve Sahih Hadislerde olmadığı halde İmam-ı Azam Ebû Hanife Hariç Mezhep İmamlarına yahut ekollerine ithaf ettiği Namaz Konusundaki mevzu hadislerden kaynaklanan Fetvalara Dayanarak Namaz Kılmayanlar hakkındaki yorumu aktarması tarihin fıkıh müzesine kaldırılmış görüşleri günümüze hiçbir eleştirel ve sistematik düşünceye tabii tutmadan aktarmacılık yapmaktadır. Kendisi de içtihat kapısının kapalı olmadığını söylemesine rağmen bu noktada İçtihat kapısını kapalı gibi varsayarak yüzlerce yıl önceki hatalı fetvalar üzerinden açıklama yapabilmektedir.  Böyle durumlarda genellikle yeryüzünde insanların Barış dini İslâm’a davet edilmesi zorlaşacaktır. Sadece insanlar doğduğu toplumda kendisine sunulan sanal dini kabul etmek zorunda kalacak yahut deist olma tercihi ile yüz yüze bırakılacaktır. Allah’la kul arasında olan topluma herhangi bir zararı bulunmayan namaz (bilinen şekilde) gibi bir ibadetin ihmalinde yahut terkinde  bile o dinin kitabı olan Kur’an’a aykırı mevzu (uydurma) hadise dayanarak ölüm cezası olduğunun söylenmesi halinde insanları dine davet etmek mümkün değildir.  Bu durum kişilerin İslâm ile hidayetini değil ancak Siyaset-Devlet-Şeriat birlikteliği şeklinde toplumları kontrol etme ve baskı aracı olarak yanlış bir din algısını uygulama yöntemini getirecektir. Hâlbuki İslam’ın temel hedefi insanın özü ile buluşturulması (“Biz insana şah damarından daha yakınız” ayeti-Kaf/16) ve o çerçevede bir ahlak (karakter) ortaya çıkarmaktır. Yukarıdaki video linkinde sunucu Hz. Peygamber’in devlet başkanlığını hatırlatması ve EbuBekir Sifil tarafından bunun başka bir başlık altında incelenmesi gerektiği söylenmektedir. Burada unutulmaması gereken Hz. Davut (Selam olsun), Hz. Süleyman (Selam olsun) ve Hz. Peygamberin(O’na, Ashab-ı güzine, Ehl-i Beytine selam olsun) devlet başkanlığı yapmış olmaları İslam’da herhangi bir devlet şekli olduğu anlamına gelmemektedir. Hz. Muhammed (S. A.V) kabile savaşları içinde boğuşan bedevi cahiliye Araplarına örnek bir Medine (uygarlık) örneği göstermiştir. O Allah’ın Kur’an ile insanlara  hidayetini tebliğ etmiş ilave olarak bir medeniyet inşasının modellerinden birini Yesrib’i Medine yaparak göstermiştir. O’nun peygamberlik ve devlet başkanlığı arasında fark anlaşılmadığı takdirde toplumda zihinsel karışıklıklara sebep olunacaktır.

         Yaşar Nuri Öztürk[16], Kur’an’da Temel Kavramlar isimli eserinde bu konuya açıklık getirmektedir:

Peygamberin Risalet ve İmamet (devlet başkanlığı) Görevi: Tedyin, Teşri, Getiricilik, Göstericilik, Bildirme ve Hüküm Tasarrufları

Tedyin; dinleştirmek, bir buyruk veya kabule din hüviyeti tanımak demektir. Teşri ise yasalaştırma, kurala dönüştürme, bağlayıcı kılma dernektir.  O halde, her tedyin aynı zamanda bir teşridir ama her teşri bir tedyin değildir. Birincisi yalnız Allah’ın hakkı ve yetkisidir. Yani tedyin, Kur’ana göre konuşur- sak, bir ulûhiyet faaliyetidir. Kur’an bu faaliyet hakkını beşere vermez; beşere, peygamber de olsa, bu faaliyete katılım hakkı tanınmamıştır. Egemen ilke şudur[17]:

 “Vazı-ı din (din koyucu), sadece Allah’tır.”

O halde, tedyin, O’nun hakkıdır. Tedyin alanında peygamberlerin, yani tedyin sahibine elçilik yapanların bile ancak beyan (açıklama) ve ızhar (gösterme, belirginleştirme) hakları vardır. Kur’an bu beyan hakkının da kendisi esas alınarak kullanılacağını bildirmektedir. Daha açık bir deyişle, insanlara indirilen, yine indirilenle açıklanacaktır:

“Sana bu zikri/Kur’an’ı vahyettik ki, kendilerine indirileni insanlara açık seçik bildiresin de derin derin düşünebilsinler.” ( Nahl, 44)

Elçinin hakkı, beyan hakkıdır. Bazılarının vazı-ı din olma hakkı gibi tanıtmaya kalktıkları “Ve o peygamber onlara pislikleri haram kılar” (A’raf, 157) ifadesi işte bu beyan hakkının bir dile getirilişidir. O ifadeyi, elçiyi vazı-ı din yapma anlayışına yönelik yorumlamaya izin verilemez. Temel ve tartışmasız tevhit ilkeleri bu ifadenin ancak nakil ve beyan anlamında kullanılmasına müsade eder. Aksini söylemek, Peygamber’e saygı adı altında Kur’an’ı dışlamak olur. Tekrar edelim: A’raf 157. ayetteki ifade şari’lik hakkı olarak alınabilir ama vazı-ı din yetkisi olarak alınmamalıdır. Beyan ve teşri’, din vaz’ı değildir.

Teşri, kuralı vakıaya uygulama işlevidir.

Temel-zaman üstü kuralları Allah koyar. Elçi, bu temel kuralları uygularken alt kurallar (zaman üstü olmayan kurallar) koymanın yanında, yönetim alanında yeni kurallar da koyar. O yeni kurallar zaman üstü değildir, din değildir. Bunun içindir ki Elçi’nin bu faaliyeti onu din koyucu yapmamaktadır.

Tedyin anlamında şari’lik sıfatı yalnız Allah’ındır[18].

 Elçi, tedyinde sadece nakledicidir, mübelliğdir. Teşride ise kurucu-yapıcı olabilir. Burada, büyük fakih Karafi’nin dediği gibi, risalet göreviyle imamet görevinin farkı ile karşı karşıyayız. Klasik devrin büyük usulcülerinden Malikî fakihi Karafi (ölm. 684/1285), bu noktada Kur’an’ın ruhuna en uygun sınıflamayı yapmıştır. Karafi’ye göre, Hz. Peygamber’in tasarrufları 3 bölümde ele alınmalıdır:

  1. Risalet (peygamberlik), tebliğ ve fütya (fetva) tasarrufu:

Bu tasarruflar, Allah’tan insanlığa ulaşan zaman üstü ilkeleri bildirme işlevidir. Bunlara “peygamberliğin, hükmü getirici işlevi” de denebilir. Ne devlet başkanının izni ne de yargıcın hükmü ile değişir. Her zaman ve her yerde aynıdır. O kadar ki Peygamber bile bu ko-nularda maslahat gerekçesiyle ve kendi görüşüne dayanarak değiştirme yapamaz. Namazın, zekatın varlığı, diğer ibadetler…. bu cümledendir. Peygamber, bu tasarruflarda Allah ile insan arasında bir aracıdır.

  1. Hüküm tasarrufu:

Nikahları, akitleri fesih, geçim zorluğu gerekçesiyle boşanmaya hükmetme vs. bu cümledendir. Burada hüküm, risaletin getirdiği değişmez din ilkesini, Peygamber’in zaman ve zemine göre şekillendirmesidir. Bu tür işlevler, peygamberliğin göstericilik işlevidir. Örneğin, zekat emrinin tebliği bir risalet tasarrufu, bir “bildirme tasarrufu”dur. Ama aynı zekatın, Kur’an da belirtilmeyen miktarını, şartları dikkate alarak belirleyen tasarruf bir ‘hüküm tasarrufu’dur.

  1. İmamet (devlet başkanlığı, yöneticilik) tasarrufu:

Ganimetleri taksim, beytulmalın tedviri, cezaları infaz, orduları düzenleme ve sevk … bu cümledendir.

Karafi’nin bu sınıflamasından anlaşılmaktadır ki, Hz. Peygamber’in tasarruflarından sadece birincisi olan risalet tasarrufu değişmez ve zaman üstü hüküm anlamında dindir. Öteki iki tasarruf, dinin zaman ve zemine göre uygulanmasıdır, yani içtihattır. Örneğin, zekatın varlığını tebliğ, bir risalet tasarrufudur; ilahidir; ama aynı zekatın Allah tarafından belirlenmemiş miktarını belirleme, bir hüküm tasarrufu olup beşeridir[19]. Zamanın uygulayıcı otoritesi tarafından belirlenecektir. Yani zekatın miktarı, tanrısal vahiy tarafından içtihada bırakılmıştır. İçtihat ise beşeri bir kurumdur.

Elbette ki Peygamber’in yaşadığı sırada yaptığı içtihatlar herkesi bağlar. “Resule itaat edin” emrinin manası da budur. O emir, Resul’ün tebliği ile onun şahsına itaati gerektirir. Hiçbir yerde Resul’ün içtihatlarını tıpkı Kur’an gibi ebedi kılın denmemiştir. Onun ölümünden sonra, bıraktığı içtihatlarından yararlanılır ama bunları değişmez din olarak algılamak Kur’an’ın ruhuna aykırıdır. Resul’ün o gün filan konuda verdiği bir fetvayı şu kadar yüz yıl sonraki şartlara göre vereceği fetva durumuna getirmek akla ve dinin zaman üstülüğüne ters düşer. Sahabenin en fakihlerinden biri olan Hz. Aişe’ye, bir konuda kendisine sorulan soruya, aynı konuda Hz. Peygamber’in verdiği bir fetvaya ters fetva verdiğinde şöyle denilmişti: “Siz böyle diyorsunuz ama bu konuda Hz. Peygamber öyle buy’urmuştu.” Hz. Aişe’nin cevabı, üzerinde olduğumuz konuda gerçeğin ta kendisidir. Şöyle demiştir: “Peygamber o zaman öyle fetva verdi ama eğer bu konuyu ona bugün sorsaydınız şu benim verdiğim fetvayı verirdi.”

İşte işin sırrı, Hz. Aişe nin bu sözünde yatmaktadır.

Bunun böyle olduğu, Kur’an’ın hakim ilkelerinden açıkça anlaşılabileceği gibi, Hz. Peygamber’in beyanlarından da anlaşılır. Bir tanesini görelim:

“Ben aranızda olduğum sürece bana itaat edin. Ben aranızdan çekildiğimde ise size Allah’ın kitabına yapışmanızı öneriyorum. Onun helal dediğine helal, haram dediğine haram deyin[20].”

Fıkıh metodolojisinin büyük ustası Karafi, el-ihkâm’ında şu hayatî noktanın altını da çiziyor: Peygamber’in imamet (devlet başkanlığı) tasarrufu onun peygamberlik (risalet ve nübüvvet) yapısına zaid (ek) bir vasıftır. Bu vasıf, peygamberlik kavramının içinde, onun bir icabı ve uzantısı değildir. Bunun içindir ki Kur’an, risaletle ilgili konularda Peygamber’i sürekli Allah ile baş başa bırakırken imamet meselesinde ona, yöneteceği kitle ile şûra ve bey’at emri vermektedir. Resulün yüzü, risalet meselesinde Allah’a,  imamet meselesinde halka dönüktür. Hüküm tasarrufları, gerçi risaletin bir icabıdır ama zaman üstü ilke getirici değillerdir. Çünkü onları zaman üstü kılmak, hem dinin zamanla çelişmesine yol açar, hem de Peygamber’i, Allah’ın elçisi olmaktan çıkarıp ortağı konumuna getirir. Karafi şunu da söylüyor: Peygamber’in risalet görevi imamet görevini içermediği gibi hüküm kuvveti de, tenfiz (İcra) kuvvetini içermez. Çünkü icra, bir imamet tasarrufudur[21].

Dört halife döneminde Peygamber Efendimizin imamet çizgisi mümkün olduğunca sürdürülmeye çalışılmış fakat tarihî gerçekler incelenirse son derece üzücü hadiseler de olmuştur. Şaban Ali Düzgün, Semerkant Havzası ve Mâtürîdî isimli makalesinde bu tespiti şu şekilde yorumlamaktadır: Hanefiler halifelerden sadece ilk iki halifenin dinî konulardaki otoritesini kabul etmişlerdir. Bununla Hanefi âlimler, Arap toplumunun siyasi kargaşalara bulaştığı üçüncü halife ve sonrasında üretilen dinî bilginin içindeki siyasi tartışmaları, dinin kendi hâlis söyleminden uzak tutmayı hedeflemiş olmalıdırlar. Başka gerekçelerin yanında bu endişelerden kaynaklı olarak Kerhî ve Debûsî gibi Hanefi âlimler, rey ve içtihatla kavranabilecek bir konuda sahabe sözünün şeri delil olamayacağı kanaatindedirler. Hanefi âlimler, “bir hukuki olayın benzerlerine bağlanan hukuki sonuçtan vazgeçip başka bir sonuca varma şeklinde tanımlanan istihsana (Kolaylık için güç olanı terk ederek, şer’i deliller bakımdan bir kolayını bularak, insanların alışkın olduğu çözümü tercih etme[22]) vurgu yaparak, genel şeri kuralı her coğrafyaya uygulamanın önüne geçmek istemişlerdir. İstihsan vurgusuyla Hanefiler, “genel nitelikli şeri nas, yerleşik genel kural olarak hemen ulaşılan kıyasa dayalı çözümlerin ötesine geçerek, her coğrafyanın kendi hukuki çözümlerini üretmesinin yolunu açmışlardır. Bu metotla Hanefi bilginlerin, kuralların katılığı içinde sıkışıp kalmayarak ve nasların hikmet-i teşri’ine dayalı olarak, hakkaniyete uygun hukuki düzenlemeler getirdikleri görülmekledir. Bu hikmet-i teşri felsefesiyle Hanefilik, daha liberal ve esnek bir hüküm çıkarma zeminine sahiptir. Özellikle nevazil (sonradan meydana gelen, insanlar için zorluk veya sıkıntı doğuran durum) ve vâkıât (âniden meydana gelen olay, sıkıntı, kıyamet-çoğul-)( nevazil ve vâkıât eş anlamda da kullanılmıştır) eserlerine bakıldığında, Hanefi âlimlerin meselelere çözüm ararken delil ve sebepleri gerekçe göstererek mezhep imamlarına muhâlif bile olsa, rahatça hükümler çıkarabildiklerini görüyoruz. Hanefi ve Mâtürîdî geleneğin daha çok hikmet-i teşri’ üzerinde durması ve diğer ekollerden farklı olarak kıyasa karşılık istihsan ilkesini benimsemeleri, karşılaşılan sorunların çözümü için esnek bir alan yaratmıştır.[23]

Tarihte dört halife döneminden sonra İslâm devleti olduğu söylenenler ise saltanattan başka bir yönetim şekli değildir. İslâm esasında sadece devletin temel ilkelerini vazetmiştir, bunlar:  1-Adalet, 2-Şur’a (istişare-meclis), 3-Liyakat (işin ehil kimselere verilmesi), 4-Güzel ahlak ve bu dört maddeyi uygulamalarıyla şahsında hayata geçirebilmiş 5-Ulul’l emre itaat (devlet yöneticileri-seçimle başa gelmiş-içinizden biri-)tır. Mehmet Niyazi İslam’da Devlet Felsefesi[24] eserlerinde bu hususu etraflı bir şekilde işlemektedir.

Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı’nın Kur’an’a Göre İlahi Siyaset isimli eserinden bir fikir vermesi açısından şu ifadeleri okumak isabetli olacaktır: Yoksa onların (yer yüzünün) mülk (-ü saltanatın) dan bir hissesi mi var? Fakat öyle olsaydı insanlara çekirdeğin arkasındaki minik bir tomurcuğu bile vermezlerdi”(Nisa suresi/53.ayet). “Allah evrensel manada siyasetle cimrilik arasında bir bağlantı kurarken, aynı anlamda siyasetle paylaşımcılık arasında da bir ilişki kurmaktadır. Yani ayetteki cimrilik maldan vermemek, ekonomik cimrilik değil, siyasi gücün verilmesi, halka dağıtılması, yani demokratik anlayış kıtlığı/cimriliği olarak düşünülebilir. Allah, Hz. Muhammed’e Âl-i İmran Suresinin 159. ayetinde, dünya işlerinde halkla istişare etmesini emretmiştir. Halka rağmen halkı idare etmek değil, halka danışarak, onların da fikrini alarak siyasi erki paylaşmak erdemli siyasettir[25]”.

Diğer taraftan günümüzde İran İslam Cumhuriyeti Ayetullahların gölgesinde bir mezhep devleti hüviyetindedir. Afganistan Taliban yönetimi ise din adına ülkenin zindana dönmesine neden olmuştur. Tarihte örnekleri olan bu yönetimler daima yıkılmaya mahkûm olmuşlardır. Bunun geçmişte en tanınmışlarından biri Arap Irkçılığının temsilcisi Ehl-i Beyt Düşmanı Emevi Devletidir. Bunların döneminde Peygamberimiz Hz. Muhammed (O’na, Ashab-ı Güzine, Ehl-i Beytine selam olsun) isnat edilen birçok mevzu hadis uydurulmuştur. Bu uydurulmuş hadisler asırlardır İslam dünyasının felaketini hazırlamakta kurtuluş çabası gösterenleri de tekfirlikle itham edilmesine neden olmaktadır. Hâlbuki Kuran’ın ruhuna uymayan hadis diye nakledilmiş sözlerin uydurma (mevzu) olduğu Ebû Hanife ve Maturidi tarafından da beyan edilmiştir: İslam’ın akılcı yorumu nakledilen haberlerin aklî değerini, bilgi niteliğini esas alır. Özellikle Hz. Peygamber’e isnad edilen, fakat Kur’an’ın açık beyanına ve hükümlerine aykırı düşen bir rivayet/ haber kabul edilmez. Çünkü Allah’ın kitabına muhalefet eden kimse Allah’ın peygamberi olamaz. “Mümin zina edince, başından gömleğinin çıkarıldığı gibi, imanı da çıkarılır. Sonra tevbe edince iman kendisine iade edilir.” (Ebu Davud, Sünne 15, Tirmizi, İman, 11) hadisi gibi. Çünkü bu rivayet Kur’an’a aykırıdır. Kur’an böyle bir günah işleyen kimseden iman vasfını kaldırmamıştır. O halde Kur’an-ı Kerim’in hilafına Hz. Peygamber’den hadis nakleden herhangi bir kimseyi reddetmek, Hz. Peygamber’i reddetmek veya tekzip etmek demek değildir. Aksine Hz. Peygamber adına batılı rivayet eden kimseyi reddetmek demektir. İtham Hz. Peygamber’e değil, nakleden kimseye racidir[26].

Belirtilen bakış açısını daha sistematik hâle getiren Mâturidî, haberin bilgi kaynağı olduğunu şu sözlerle ifade eder: Haber yoluyla bilgi edildiğini inkâr eden kişi kendi soyunun, adının, mahiyetinin, ayrıca sahip olduğu insaniyet cevherinin ve her şeye has isimlerin bilinmeyeceğini kabul etmiş olur. İnsanî durumun inkârı anlamına gelir, çünkü bu durumda insan, gören-işiten ancak haber veremeyen bir varlık sonucuna ulaşılır. İnsanın duyuları dışında kalan alanı bilmesi haberle mümkündür. Haber yoluyla elde edilen bilginin inkârı konuşan ve ifade eden, yani dil yoluyla/iletişimle dünya kuran insanın övülen bütün özelliklerini yok saymaktır. Meselenin bu yönüne işaret eden düşünür şöyle der: Akılların tek başına kavrayamadığı iyiliklerle kötülüklerin duyu ve haber yoluyla öğrenilmesi, ancak algılayanların konuşması, diğerlerinin de kulak verip dinlemesiyle mümkün olur[27].

Ebu Hanife’ye göre, bir insan hiç ibadet etmese de mesela biç namaz kılmasa da mümindir. İmamı Azam bu konudaki temel görüşünü, “el-Alim ve’l-Müteallim” adlı eserinde şöyle açıklamaktadır: Allah’ın şirkten başka kesinlikle azab edeceği bir günah bilmiyorum. Ehl-i kıbleden, yani kıbleye dönerek namaz kılan günahkarlardan Allah’ın şirkten başka azab edeceği bir günaha şahidlik edemem. Sen de bilirsin ki bazı günahlar affedilmiştir. Onları da bilmiyorum. çünkü Cenab-ı Allah: “Men edildiğiniz şeylerin büyüklerinden uzak durursanız günahlarınızı bağışlarız” buyurmuştur. Ben büyük günahların hepsini bilmiyorum, bağışlanan ve bağışlanmayan küçük günahları da bilmiyorum. Ben bilmiyorum; belki Cenab-ı Allah şirkten başka bütün günahları affeder. Zira Cenab-ı Allah: “Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kuluna bağışlar. “buyurmuştur. Bunlardan kimi dileyip kimi dilemediğini bilmiyorum[28]. Görüldüğü gibi büyük fıkıhcı İmam-ı Azam ne kadar temkinli hüküm vermektedir. Akıl ve rey’i daima ön planda bulundurarak Kur’an ahkamına aykırı hükümlerden uzak durmuştur. Hadisçiler tarafından daima bu özelliği eleştirilmiştir.

         Namaz (salat) Müminin Miracı mı? Yoksa Darağacı mı?

Namaz (Salat) müminin miracıdır.  Fakat maalesef tarihte ve bugün fıkıh yorumlarında  “namaz kılmamak” darağacı yapılabilmektedir. EbuBekir Sifil namaz “dinin direğidir” darağacı değildir diye sözünü telafi etmeye çalışsa da maalesef sade her insanın anlayacağı sonuç cümlesi söylediği değil darağacı anlaşılabilmektedir. Videodaki sunucunun da dört büyük imam ittifak etmişlerdir gibi sözleri video konuşmasında bile “tazir”in sürekli yenilenmesine sebep olmaktadır. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin düşünceleri diğer üç imamdan çok farklıdır ve bu metinde anlatılmıştır. Anlatılan tazir cezasının  İslam dini ile onun temel kaynaklarıyla (Kur’an-Kerim ve Hadis) ilgisinin olduğu asla düşünülmemelidir. Aksi halde bu günümüzde Afganistan, Suudi Arabistan vb. Müslümanların yaşadığı ülkeleri yaşanmaz hale getirmiştir. İslam’ı ruhundan ve medeniyet köklerinden koparmak o kadar çok artmıştır ki Ortadoğu coğrafyasında, Asya’da Afrika’da terör örgütleri farklı isimlerle ortaya çıkmıştır. Namaz, oruç gibi ibadetler üzerinden Müslümanlar arasında ayrımcılık yapmak toplumsal barış açısından son derece tehlikelidir. Bu kendi dindarlığı ile ilgilenmeyip sürekli olarak başkalarının imanını ve ibadetini sorgulaması gibi bir sonuç doğurur ki bunun korkunç sonuçlarını önlemek mümkün değildir. Üstelik Türkiye Cumhuriyeti yüzlerce hatta bin yıl önceki fetvalarla değil çağdaş bilimin  ışığında yönetilen laik bir ülkedir.

Farkına varılsın veya varılmasın artık tarih olmuş dönemini kapatmış fetvalarının bugünün coğrafyasında diriltilmeye çalışılması bilimin ilerlemesine de engel olmaktadır. Böyle fetvalar ancak bilimsel kongrelerde akademisyenlerin tartışacağı başlıklar olabilir.  Topluma ancak bunların fetva arkeolojisi açısından bilgilendirmesi olabilir. Aksi halde toplumda oluşturacağı infiali hesaplamadan kamuoyu ile paylaşmak doğru değildir. Sanırım EbuBekir Sifil’de bu konuşmalarından pişman olmuştur.

Herhangi bir ilim insanı veya belirli miktarda bilim insanı “Elhamdülillah müslümanım” namazın farz olduğunu da biliyorum fakat namaz kılmıyorum yahut kılamıyorum. Onun sorgusu benimle Allah arasında derse (-ki öyledir-) günümüzde “fakihler” “bu ilim insanları” öldürülebilir diyemeyeceklerdir. Çünkü:  EbuBekir Sifil konuşmasında sürekli bunun günümüzde mümkün olmayacağını konuşmasının muhtelif dakikalarda vurgulamaktadır. Fakat Sifil’in esas gelecek için sorulması gereken cümleleri şunlardır: “İslami esaslar çerçevesinde doğmuş büyümüş nesiller eğitimi buna göre olmuş dini bütün ahkâmı tafsilatı ile öğretilmiş, benimsemiş bir toplum olsunda o toplumda bu cezalar uygulansın. Böyle bir dünya yok şu an. Dolayısıyla bir cezanın mevcut olması başka bir şeydir, uygulanması başka bir şeydir”.  Her şeyden önce İslam barış demektir. Hâlâ cezasından başka bir şey olmayan bir İslam manzarası çizilmektedir. Toplumların İslam ile müşerref olmasından daha güzel ne olabilir. Fakat daha nesiller yetiştirilirken işin sonunda hesabın sorulabileceği bir toplum hayali hem bugünü hem de yarınları yıkmakla sonuçlanacaktır. İslam’ı anlamış ve anlamakla kalmamış hayatına imbik imbik nufuz ettirmiş Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana, Yunus Emre gibi düşünürlerimizin İslam algısı Türkiye’ye ve dünyaya huzur ve barış getirecektir. Dünyayı cezadan ibaret görme takıntısından insanlar kurtulmalıdır. Ceza ve ölümle korkutulan  insanlar sadece ceza almamak yahut ölmemek için namaz kılarlar Allah rızası için kılmazlar. Diğer taraftan bu tip konuşmalar namazlarını ihmal etmeyen Müslümanları da son derece rahatsız etmektedir. Tarihî fıkıh konular sadece tarih yönüyle ele alınabilir fakat bugünün hukukunda topluma bir korku aracı olarak sunulmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti yasaları da buna müsaade etmemektedir.  Sosyal psikolojiye göre “ceza kültürü” çocukluktan itibaren insan gelişimini olumsuz olarak etkilemektedir. Hukukta cezanın suça uygunluğu söz konusudur. Namaz gibi Allah ile kul arasında olan bir ibadette “ölüm cezası”  çocuk yaştan itibaren insanların zihin dünyalarının arka planına böyle düşünce tohumları ekilirse o çocuklarının psikoloji dünyaları büyüdüklerinde bile sıhhatli olamayacaktır. Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu’nun  Çocuk Ruh Sağlığı isimli eserine göre çocuklukta erdemlerin (fazilet) kazanılması çocuğun kişilik gelişimi ile sıkı sıkıya ilgilidir. Doğruyu yanlıştan ayırmak ve doğru olanı seçip uygulamak kolay kazanılan bir nitelik değildir. Çocuk büyüdükçe kurallara ve yasalara ceza korkusu olmaksızın uymaya başlar. Deneyle görülmüştür ki bu yol kendi yararınadır. Sen kurallarına uymazsan başkası da uymaz oyun bozulur. Sen haksızlık edersen başkası da edebilir. Böylece çocuk başkasının yapmasını istemediğim bir şeyi ben de başkasına yapmamalıyım aşamasına gelir. Bu gerçekçi ve olgun bir ahlak anlayışıdır. Doğaüstü güçlerden baskılardan arınmış bir akılcı ahlak anlayışıdır. İleri yaşlarda varılan başka bir ahlak aşaması daha vardır. O da elseverlik (diğerkamlık: başkalarını düşünme) aşamasıdır. Bu düzeye ulaşan kişi başkasına zarar vermemekle doğru davranmak la yetinmez başkalarına yardım da eder güçsüze el uzatır, küçüğü kollar yardımlaşmaya ve işbirliğine yatkındır. Özveri ve hoşgörü ile davranır[29].

Yüzlerce yıl önce yaşamış din bilginlerinin eserleriyle 21. yüzyıla veya bundan ötesini yorumlayacağını sananlar içtihat kapısını kapatmış –ki EbuBekir Sifil bu kapının kapanmadığını kendisi de ifade etmektedir- “ruh çağırma seansları” yapan insanların bilim dışı hallerine düşecektir. Kur’an ve sahih hadis ışığında geçmiş çağlarda bile karşılık bulamamış hükümlere gençlik ve gelecek kuşaklar asla itibar etmeyecektir. Sosyolojik olarak uyumsuz görüşler ya sağlıklı toplumlardan dışlanacak ya da toplumlar dünle yarın arasında sıkışan hastalıklı toplumlar olacaktır. Toplumların ve uygarlıkların durağan donmuş olduğunu zanneden insanların geleceği aydınlatması imkânsızdır. Fizik, kimya, jeoloji, tıb vd. bilimlerde hiçbir gelişme olmadığını düşünmekle ilahiyat bilimlerindeki gelişmenin olmadığını iddia etmekte aynı yanlışın benzeridir. Günümüzde bir cerrah İbni Sina, Razi, Zehravi gibi ne kadar tarihi büyük doktor varsa onlar gibi ameliyat yapacağım dememektedir. Tarihte yapılan herhangi bir ameliyat antiseptik kullanılmadan yapılmış olabilir. Galen’in yaptığı ameliyat ve tedaviyi bugün uygulamak bilim dışıdır. Üstelik onların metotlarının tatbik edilmemesi onlara yapılan bir saygısızlık anlamına da gelmemektedir.

Türklerin Müslümanlık algısında özellikle vurgulanması gereken Hanefi-Maturidi-Yesevî[30] çizgisi Türkiye Cumhuriyetinde Diyanet İşleri’nin kurulmasında  önemli bir örnek oluşturmuştur. Hem Ziya Gökalp’in hem de Mustafa Kemal Atatürk’ün önerdiği Hanefi- Maturidi ekolüne önem verilmesi bu ekolün “akıl” ve “nakil” arasındaki dengeyi çok iyi kurmasıdır. Sedat Şenermen, Atatürk’ün ‘Aklın Özgürleştirilmesi’ Devrimi, makalesinde şu önemli tespitleri vermektedir: Prof. Arnold J. Toynbee (1889-1975), Bizim için Kuzey Müslümanlığı, MATÜRİDİLİK (İstanbul’dan Buhara’ya Türk bölgesi) tehlikelidir. Bunlar BİLİMLE BARIŞIKTIR. O nedenle her zaman ATATÜRK gibi bir asi çıkabilir. Önlemi şimdiden alınmalıdır.” “Güney Müslümanlığı, EŞ’ARİLİK (Fas’tan Arabistan’a) bizim için tehlike olmaktan çıkmıştır[31]. Ünlü İngiliz tarih ve siyaset bilimci Prof. Arnold J. Toynbee (1889-1975) “Güney Müslümanlığı” olarak tanımladığı Suudi Arabistan-Kahire eksenindeki Müslümanlığın Batı medeniyeti için bir tehlike olmaktan çıktığına dikkat çektikten sonra, “Kuzey Müslümanlığı” olarak tanımladığı Buhara-Semerkand-İstanbul eksenindeki İslam anlayışının hâlâ Batı için tehdit oluşturduğuna dikkat çekmektedir. Prof. Toynbee, “Kuzey Müslümanlığı”nın mutlaka “kontrol” altına alınması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Yavuz Sultan Selim (1512-1520), Memluk Sultanı’nın elinde oyuncak olan Halife Mütevekkil’den halifeliği devralınca Kahire’de İslam’ın Eş’ari inancıyla yetişen ve sayıları iki bin kadar olan ulemayı İstanbul’a getirmiştir (1517). Yavuz Sultan Selim’in İstanbul’u dünyanın bilim başkenti yapma gibi yüksek bir idealden kaynaklanan bu bilim insanı şevki maalesef işe yaramamıştır. İstanbul’da Semerkant-Buhara ekseninden gelen ve İngiliz tarihçi Prof. Arnold J. Toynbee’nin (1889-1970) “Kuzey Müslümanlığı” olarak tanımladığı İmam Hanefi-İmam Matüridi ekolüne bağlı bilginlerin Osmanlı İmparatorluğu medreselerinde “akıl” ile “nakil” arasında kurduğu sağlıklı denge, Eş’ari itikadından gelenlerin etkisiyle tamamen zaman içinde bozulmuştur. Araştırma ve geliştirmeye dayalı ilim ve teknoloji üretimi tamamen durmuştur. Pozitif bilimlere yeterli önem verilmemiştir. Araştırarak iman etmenin taklidi imandan üstün olduğunu savunan Matüridi ekolü gittikçe güç kaybetmiştir[32].

İmamı Azam Ebu Hanife özellikle kendisinin söylediklerinin mekân ve zamana göre değişebileceğini ifade etmektedir. İslamî ilimler ile ilgilenen bazı akademisyenlerin gözden kaçırdıkları tarihi anakronizmdir. Herhangi bir kişinin düşünceleri kendi döneminde uygulanmış veya uygulanmamıştır. Özellikle çağlar sonra bunları uygulamaya çalışmak ve meşhur imamların sözüne sığınmak bir bilim insanına uymayan bir üsluptur. Çünkü bilim insanı yanlış sözlere  kim söylemişse söylesin itiraz edebilme cesaretini gösterebilendir.  Kur’an ve peygamber ahlakı bunu gerektirmektedir. Kur’an-ı Kerim’de tartışma ahlakının örnekleri mevcuttur. Kuran-ı Kerîm’in 83. suresi olan Mücâdile Suresi’nin ilk ayetlerinde, hakkını aramak için Peygamberimizle tartışmaya giren bir kadından (Havle binti Salebe) bahsetmektedir: “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir; esasen Allah konuşmanızı işitir. Doğrusu Allah işitendir, görendir.”(Mücadile/1. Ayet).

Nursel Çelik, Temel Konuları Bağlamında Mücâdele Sûresi ve Tefsiri başlıklı Yüksek Lisans Tezinde bu Sûre’nin iniş sebebi ve sonucunu şu şekilde özetlemektedir;  kocası Evs b. Samit’in kendisine zıhâr yapmasından sonra, kocasından boşanmak istemeyen, meseleyi çözmek ve bir karara bağlamak için Hz. Peygamber (sav)’e müracaat eden ve durumunu Allah’a şikâyet eden Havle binti Sa’lebe’nin Hz. Peygamber (sav) ile olan mücadelesiyle başlar. Daha önce nâzil olan Ahzâb sûresinde Cahiliye dönemi Araplarında yaygın olan zıhâr âdeti yerilmekteyken; bu sûrede artık zıhârın kesin bir dille reddedilişini görüyoruz. Böylelikle Havle binti Sa’lebe’nin eşiyle arasındaki mesele bir karara bağlanmıştır. Zıhârın hükmü ve keffâreti beyan edilmiştir. Müslümanların, cahiliye örf-âdetlerini bir kenara bırakmaları, Allah’ın helaller ve haramlar şeklinde belirlemiş olduğu sınırlarına saygılı olmaları emredilmiştir. Allah’ın belirlemiş olduğu bu sınırları aşmaları durumunda hem dünyada hem de ahirette cezalandırılacakları ifade edilmiştir. Bir toplumu şekillendiren en küçük birim olan ailenin fertlerini oluşturan eşler arasındaki ilişkiye, eski cahiliye geleneklerine göre hor hakir görülen kadının, mağduriyet karşısında hakkını aramak için Hz. Peygamber (sav) ile olan tartışmasına yer verilmiştir. Müslümanlar, İslam’dan sonra Arap cahiliye örf ve âdetlerine bağlı kalmamaları, Allah’ın koymuş olduğu sınırlar olan haramlar ve helallere riâyet etmeleri, kendilerine göre yeni kurallar benimsememeleri hususunda uyarılmıştır[33].

Zıhâr, cahiliye döneminde kocanın sevmediği ve öfkelendiği eşine “Sen, bana anamın sırtı gibisin” demesiyle onu kendine haram kılmasıydı. Arapların geleneklerinden bir diğeri de evlatlıkların öz oğullar gibi algılanmasıydı. Ahzâb sûresinde evlatlıklarla ilgili uygulamanın hükmü tamamen ortadan kaldırılmıştır. Ahzâb sûresinde yerilen zıhar uygulamasının kesin hükmü hakkında ise Mücâdele sûresinin ilk dört âyeti nâzil olmuştur. Buna göre, “Sen, bana anamın sırtı gibisin” diyerek eşlerini annelerine benzetenler bilsinler ki, böyle bir benzetmeyle eşleri gerçek anneleri gibi olmaz. Onların gerçek anneleri onları doğuranlar (el-Mücâdele, 58/2) ve Allah‟ın kendilerini anne olarak vasıflandırıldığı kimselerdir. Bunlar da peygamberin eşleri(el-Ahzâb, 33/6) süt anneler” (en-Nisâ, 4/23.)ve babaların nikahı altında bulunan eşleridir[34]. Eşi ve Peygamberle yaptığı tartışma sonucu ayetlerle yiğit yürekli cesur Havle binti Sa’lebe haklı bulunmuş ve tüm kadınların mağduriyetinin giderilmesini sağlamıştır. Ahlakın ilk ilkelerinin cesaret ve ölçülülük (itidal) olduğunu Antik dönemden filozof Sokrates de söylemiştir.

Türklerin Müslümanlık Algısında Hanefi-Maturidi Çizgisi

Türkler asırlarca Hanefi-Maturidi çizgisini korumuşlardır. Bunun kaynaklarına inildiği zaman bugün Türk ve İslam Dünyasına dayatılan İslam anlayışının içtihad kapısı kapatılmış bir çıkmaz sokak olduğu görülecektir. Fakat işin acı yönü bazen bu çizgiyi savunduğunu söyleyenler bile bu çizgiden başka sanal gerçekler anlatmalarıdır. İster İmam-ı Azam Ebu Hanife isterse İmam Maturidi olsun ikisi de kendi düşüncelerini eleştiriye açık tutmuş kendilerini eleştirenlere saygılı özgüvenleri yüksek aydın müctehitlerdir.

Şehristânî, Milel ve Nihal Dinler, Mezhepler ve Felsefî Sistemler Tarihi isimli eserinde; içtihat usulü ve rükünleri kitap, sünnet, icma ve kıyas olmak üzere dörttür, bazen ikiye de raci olur. Bu rükünlerin sıhhati ve sayılanlarla sınırlandırılmasını sahabeden (r.a) öğrenmişler ve içtihadın aslını ve kıyasın caiz olduğunu keza onlardan almışlardır. Onların yaşadığı devrede bir şeyin helal veya haram olması gibi dini bir olay ortaya çıktığı zaman içtihada yöneldikleri ve önce Allah’ın kitabına başvurdukları, tevatüren (kendilerine güvenilen insanların yaygın sözleri) bilinen bir husustur. Eğer onda bir nas ve zahir bir delalet bulurlarsa, ona bağlanıp, hadisenin hükmünü onun gerektirdiği şekilde ortaya koyarlardı. Eğer onda bir nas veya zahir bir delalet bulamazlarsa, sünnete müracaat ederlerdi. Eğer o konuda bir haber rivayet edilmişse onu alırlar, onun hükmünü uygularlar, şayet haber bulamazlarsa içtihada yönelirlerdi. Onlara göre içtihadın rükünleri iki veya üç idi. Onlardan sonra gelen bizler için dörttür, zira onların icma (islam bilginlerinin bir konuda fikir birliği etmeleri TDK- İslam bilgini ve müctehidlerin kitap, Sünnet ve bazı mezheplere göre kıyasın delillerine dayanarak-) ve ittifaklarının gereğini almamız ve onların metoduna uygun hareket etmemiz bizim için vacip olmuştur. Sahabenin görüş birliğinin (icma) bazen bir hadise konusundaki içtihadı icma olduğu gibi, bazen de içtihat zikredilmeksizin belirtilen mutlak icma olmak üzere ikiye ayrılır. Onların, icmaa bağlanılması konusundaki ittifakları sebebiyle icma, şer’î bir hüccettir (delil). Biz sahabenin (r.a) raşid imamlar olup dalalet üzerinde icma etmeyeceklerini biliyoruz. Nitekim Hz. Peygamber(S.A.V), “Benim ümmetim dalalet üzere görüş birliği (icma) etmez.” demiştir. Fakat icma, konusuyla ilgili olarak gizli veya açık bir nassa dayanmaktadır. Çünkü biz kesin olarak biliyoruz ki, ashap, icma ve ittifaklarında ancak emin oldukları ve dinin bildirdikleri üzerinde icma etmişlerdir. Bu nas ya hüküm kendisine dayandığına dair bir beyan bulunmaksızın hükmünde ittifak ettikleri hadisede, ya da icma’nın hüccet olması ve icmaa muhalefetin bid’at olması konusundadır. Her ne olursa olsun ‘icma’nın dayanağı (müstened) gizli (hafi) veya aşikar (celi) nastır. Böyle olmadığı takdirde bir mesnede dayanmadan dini hükümler kabul etme durumu ortaya çıkmış olur. İçtihat ve kıyasın dayanağı ise yine icmadır. Keza icma, içtihadın caiz olduğunu bildiren nassın da dayanaağıdır. Bu durumda dört esas (usul), hakikatte iki esasa dayanmaktadır; bazen de tek bir esasa dayanmaktadır ki, o da Allah’ın sözüdür[35].

 İctihad, farzı ayn olmayıp kifaye farzlardandır. Bir kimse onu elde etmekle meşgul olduğunda, diğerlerden sorumlu değildir. Bir asırda bulunanlar bu konuda kusurlu olurlarsa, hepsi ictihadı terk ettiklerinden dolayı asi ve büyük bir harama meyletmiş olurlar. Zira ictihadi olan şer’i hükümler, sebebin müsebbibe bağlılığı gibi, ictihada bağlıdır. Sebep yani ictihad bulunmayınca, hükümler geçerliliğini kaybeder, görüş ve düşüncelerde bir sonuca ulaşılamaz, o halde bir müctehide mutlak olarak ihtiyaç vardır.   Ümmetin imamları olan müctehidler, iki sınıfa ayrılırlar demektedir. Bunlar, Ashabu’l-hadis ve Ashabu’r-re’y’dir.

Hadis Ehli:  Malik b. Enes, Muhammed b. İdris eş-Şafii, Süfyan es -Sevri, Ahmed b. Hanbel ve Davud b. Ali b. Muhammed el-Isfahani’nin mensuplandır. Ashabu’l-hadis ismiyle anılmalarının sebebi, hadisleri tahsil etmek, haberleri nakledip, hükümleri onlar üzerine bina etme konusunda büyük ihtimam ve çaba göstermeleridir. Bu grup bir haber veya eser bulduklarında celî veya hafî kıyasa yönelmişlerdir[36]. Prof. Dr. Mehmet Görmez’in Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu isimli eserinde şu bilgilere ulaşılmaktadır: İmam-ı Şafii hadisleri zahirine göre anlardı. Hadis muhtemel manalara geldiği zaman zahiri anlama en uygun olanını seçerdi. Abdulmuteal Saidi’ye göre, Şafii’nin nassları anlamada lafızların zahirî anlamlarıına sarılmayı şeriatın ruhuna tercih etmesi kendinden önceki fakihlere göre ictihad kapısının daralmasına yol açmıştır. Ehl-i hadisin sünnet anlayışını ve anlama yöntemini müstakil bir mezhep haline getiren diğer bir alim Ahmet ibn Hanbel’dir. İbn Hanbel bir mezhep imamı olarak bilindiği halde aslında ehl-i hadisden addedilmeye daha uygundur. Ahmed İbn Hanbel Hz. Peygamber ve sahabe asrında olmayıp kendi asrında ortaya çıkan her şeye bid’at gözüyle bakmıştır[37].

Re’y Ehli: Bu grup Ebu Hanife en-Nu’man b. Sabit’in mensupları oları Iraklılardır. Muhammed b. Hasan eş-Şeybani, Ebu Yusuf Yakub b. İbrahim b. Muhammed el-Kadi, Züfer b. Hüzeyl, Hasan b. Ziyad el-Lü’lüi, İbn Semaa, Afiye el-Kâdâ, Ebu Muti el-Belhi ve Bişr el-Merisi Ebu Hanife’nin mensuplarıdır. Bunların Ashabu’r-re’y diye isimlendirilmeleri, caba ve ihtimamlarının çoğunu kıyas çeşitlerini öğrenmeleri, ahkâmdan çıkarılan manalara yöneltmeleri ve hadiseleri bunlar üzerine bina etmeleri, bazen de kıyası celiyi ahad (sadece bir kişinin rivayet ettiği) haberlere tercih etmeleri sebebiyledir. Ebu Hanife “Bu ortaya koyabildiğimiz en iyi reydir diye biliyoruz, Bunun gayri reye kadir olanın reyi kendine ait, bizim reyimiz de bize ait” demiştir. Ebu Hanife’nin mensupları, imamlarının içtihadı üzerine ilave içtihadlar ortaya koyarak, onun ictihadının hükmüne muhalefet etmişlerdir. İmamlarına muhalefet ettikleri meseleler meşhurdur. Bir ayırım ve hatırlatma: Bil ki, bu iki zümre arasında fürû konusunda pek çok ihtilaf vardır. Kendilerinin konu ile ilgili eserleri ve zannî konuda nihayete ulaşmış, sanki kat’i ve kesinliğe yönelmiş münazaraları mevcut bulunmaktadır. Fakat bundan dolayı bir tekfir veya sapkınlık gerekmemiştir. Aksine her müctehid isabetli kabul edilmiştir[38].

Prof. Dr. Nadim Macit Ebu Mansur Maturidi isimli makalesine bu konuya şu şekilde temas eder: İslam lafzi evrenden adliye evrene geçiş sürecinde farklı dini ve epistemik( bilgi ve kavramla ilgili-TDK-) kalıplarla karşılaşmıştır. Bu süreç önemli sorunlara fikri ve siyasi mücadelelere eşlik etmiştir. Farklı bakış açılarının fikri ve siyasi mücadelenin geleneği tahrip etme ve yenileme iddialarının devreye girdiği bu süreç farklılaşmaya yol açmıştır. Ehli hadis/ Ehli Rey, nakil / tevil ve benzeri ayrımlar böyle bir ortamın ürünüdür. Ahmet Bin Hanbel geleneği ve gelenek içinde sabitlenmiş dili korumaya amaçlarken İmamı Azam Ebu Hanife yeni bir durumdan sorunlardan ve meselelerden bahseder. Yeni bir bakış açısını temellendirmeye girişir[39].

         Fakat şeriatı din diye anlayan ve topluma bu yanlışı kabul ettiren hükmetme arzularına esir olmuş tarihteki yöneticiler hem dinî konularda hem de fen bilimlerindeki âlimlere çileler çektirmişlerdir. Tarihte bunların binlerce örneği İslam dünyasında bulunmaktadır. Bunlardan bu konu ile ilgili en meşhurları:  Hadis Ehli’nin temsilcilerinden, Ahmed b. Hanbel ile Re’y Ehli’nin ünlü ismi  Ebu Hanife en-Nu’man b. Sabit’tir. Muhammed Âbid El-Cabirî Arap-İslam Medeniyetinde Entelektüeller[40] isimli eserinde Ahmet İbn Hanbel ve İbn Rüşd’ün çilelerinden bahsetmektedir. Yaşar Nuri Öztürk’ün Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Azam Ebu Hanife[41] eseri ile İmamı Âzam Savunması Şehit Bir Önder İçin Apolocya[42] isimli çalışması şeriat-siyaset ilişkisinin din âlimlerine nasıl acımasızca davrandığını anlatmaktadır.

         Hadis İlminin Teşekkülü

         Hadis ve sünnet, İslam Peygamberi’nin sözleri ve uygulamaları olmak sıfatıyla, her zaman, her dönemde Müslümanların yüksek ilgi ve alakalarına mazhar olmakla birlikte, tarihin üç döneminde, İslam tarihinin üç dönüm noktasında bu ilgi ve alaka daha fazla artmış ve kültür tarihimiz içinde daha baskın bir yer tutmuştur. Her üç dönemden sonra, hadisin ‘tahammül’, ‘eda, ‘telif’ ve ‘tasnif’ faaliyetlerine hız verilmesi, ‘hadisçilik’ diye bir cereyanın, bir ekolün ortaya çıkmış olması da bunu göstermektedir. Bu üç dönemin, Hz. Peygamber’in vefatından sonra, İslam âleminin siyasi, sosyal ve kültürel tüm sahalarda uğradığı üç ayrı sarsıntıdan sonraya denk gelmiş olması üzerinde araştırmalar yapılması gereken calib-i dikkat bir husustur. Tarih boyunca hadislerin anlaşılması için sarf edilen çabaların üç ayrı dönemine işaret etmek yerinde olacaktır[43]:

Birinci dönem, üçüncü halife Hz. Osman’ın katliyle başlayan, Cemel ve Sıffin savaşlarıyla alevlenen, ideal hilafet sisteminden saltanata geçişle neticelenen dönemdir. Siyasi sahada meydana gelen bu sarsıntıyı, İslam topraklarının hızla genişlemesi, Müslümanların çok farklı din ve kültürlerle karşı karşıya gelmesi ile birlikte düşünce ve kültür sahasında bir sarsıntı takip etmiştir. Fakihlerin hukuk sahasında, kelamcıların düşünce ve kelam sahasında oluşturdukları dinamizm, çeşitli mezhep ve fırkaları ortaya çıkarmıştır. Yunancadan yapılan tercümeler, daha sonra başka bir sahanın; felsefenin kapısını aralamıştır.

İkinci dönem, 656/1258 yılında İslam’ın hilafet merkezi Bağdat şehrinin yağmalandığı ve Hindi-kuş dağlarından Kızıldeniz ve Akdeniz’e kadar Müslümanların yaşadığı tüm coğrafyanın Moğollar tarafından istila edildiği dönemdir.

Üçüncü dönem ise Rönesans ve sanayi devrimi ile başlayan,  sömürge hareketleriyle devam eden ve imparatorlukların çöküşü ile biten dönemdir.

Hemen belirtelim ki her üç dönemde yaşanan siyasi, sosyal ve kültürel sarsıntı ve çöküşün sebepleri, inançların zayıflamasında aranmıştır. İnançların zayıflığı ise elli üç yıl süren saadet döneminin saf ve berrak düşüncelerinin kaybolmasına bağlanmıştır. Öyleyse yapılacak tek şey, Hz. Peygamber’in yaşadığı zaman dilimini ve bu zamana hâkim hayat tarzını yeniden keşfederek, o saf ve berrak inancın ana ilkelerini ortaya çıkarmaktır. Hz. Peygamber’i ve yaşadığı saadet asrını keşfetmenin yolu da onun söylediklerini ve yaptıklarını, yani hadislerini ve sünnetini yeniden ihya etmekten geçtiği kabul edilmiştir[44]. Bu durum hadislerin toplanması ve yazıya geçirilmesini gündeme geçirilmiştir. Fakat bu iyi niyetli çaba büyük sakıncaları da beraberinde getirmiştir. Prof. Dr. M. Fuad Sezgin Buhari’nin Kaynakları isimli eserinde bu gelişmeleri şu şekilde incelemektedir: Hadislerin tedvin (eserleri bir araya getirip derlemek) tarihi bakımından mebdee (başlangıç) pek yakın sayılamayacak bir devrenin mahsulü olan Buhari’nin el-Cami’u’s-sahih’inin veya bu mahiyette hadis mecmualarının kaynaklarının araştırılması, hadis edebiyatının birçok meselesinin izahıyla sıkı sıkıya alakalıdır. Hadislerin ilk defa yazı ile tespiti, tespit edilen malzemenin toplanması -veya kendine has tabiriyle tedvini- ve nihayet muayyen bablar (bölümler) halinde tasnifi, bahis konusu hadis mecmualarının teşekkülüne kadar geçen tekamül safhalarını ifade eder. Hadis edebiyatının kaynaklarıyla alakalı ilk ve belki de en mühim mesele, hemen hemen hadisler kadar eski olup, onların yazı ile tespit edilmesine cevaz veya ademi cevazın varid olup olmadığı yolunda açılan münakaşalar ve bunların neticelerine aittir. Hadis’in yazıyla tespitini yasaklayan veya yazılmış hadislerin imhasını emreden,’ buna mukabil, hafızasının zayıflığından şikayet edenlere “sağ elinden faydalanmasını” tavsiye eden hadislerin bazen bizzat Peygamber’den, bazen de aynı sahabiden veya birçok sahabeden nakledilmesi- keyfiyeti veya kendisine mahsus ifadesiyle ‘takyid’in(kayıt altına almak) aleyhindeki rivayetlerin mevcudiyetine rağmen, yazı ile tespit faaliyetinin zarureti, henüz nispeten erken bir devirden itibaren mezkur (sözü edilen) tezadı ortadan kaldırmayı hedefleyen tevilci bir faaliyetin ortaya çıkmasına amil olmuştur. Aynı mevzu üzerinde birbirini nakzeder (tekzip eder) gibi görünen hadislerin arzettiği tezadı tevil etmek maksadıyla müstakil bir eser meydana getiren İbn Kuteybe (öl. 275),’ Ebû Sa’id el-Hudri’nin Peygamber’den naklen rivayet ettiği: “Kur’an’dan başka benden bir şey yazmayınız, Kur’an’dan gayrı benden bir şey yazan, yazdıklarını yok etsin,” şeklindeki hadis” ile bu husustaki müsaadekar hadisler arasındaki tenakuzu, ya Sünnet’in Sünnet ile neshi veya yazıya vukufları yahut bilgi seviyeleri bakımından birbirinden farklı bulunan sahabenin bazısına bu hususta müsaade verildiği, bazısının ise bundan mahrum bırakıldığı şeklinde tevil eder. Bu meseleyi -kitabının bir babında ele alan Ramahurmuzi’nin (öl. 360) tevili bir tarafa bırakılırsa- ciddi bir tenkide tabi tutup aşağı yukarı halleden ilk kimse el-Hatib el-Bağdadi (öl. 463) olmuştur. O, mezkur meselenin halline tahsis ettiği Takyidu’l-ilm adındaki eserinde, birbirine mütenakız malzemeyi sistemli bir şekilde toplamış, leh ve aleyhdeki haberleri adeta kronolojik bir tasnife tabi tutarak hadislerin yazı ile tepiti lehindeki tabii tekamülün seyrini muvaffakiyetli bir şekilde çizebilmiştir, el-Hatib el-Bağdadi, bu husustaki haberleri sıralayıp okuyucuya kafi bir fikir verdiğine kanaat getirdikten sonra, meselenin halline dair düşüncelerini şöyle ifade etmiştir: Demek ki, İslamiyet’in ilk devirlerinde, Kur’an’dan gayrı şeylerin Kur’an’a benzetilmemesi ve Kur’an bırakılıp da başka şeylerle uğraşılmaması için, yazıyı hoş görmüyorlardı. Kadim kitaplardaki doğru ve yanlış taraflarla, hak ile batılın tefriki kolay olmadığından, bunlarla iştigal etmek yasak olmuştu. Kur’an zaten onlardan müstağni kılıyordu. İslam’ın ilk devirlerinde hadislerin yazılması memnu (yasak) idi; zira, Hadis ve Sünnet’in inceliğine vakıf ulema (=fukaha) ile Kur’an metnini sair el fazdan tefrik edebilecek seviyede kimseler azdı. Arapların çoğu fakih değildi ve fukaha meclislerinde devamlı olarak bulunamıyorlardı, karşılarına çıkan alelade yazıları Kur’an’a sokup Allah’ın sözü zannetmek tehlikesinden uzak değildiler. Geçen asrın ortalarında hadislerin ilk yazılı vesikalarını araştıran Sprenger, her iki grubun fikrini destekleyen bol malzeme toplamış ve el-Hatib el-Bağdadi’nin adı geçen eserinden geniş çapta faydalanmıştır. Onun bu tezini esas olarak ele alıp yeni birçok malzeme ilave eden Goldziher (EbuBekir Sifil, videoda Goldziher gibi şarkiyatçılara (müşteşriklere-oryantilistlere) karşı dikkatli olunmasını söylemektedir. Bu yaklaşımda haklıdır (Hilmi Özden). İslami kaynakların noktai nazarını göz önüne almadan, bu mütekabil hadisleri ashabu’l-hadis ile ashabu’r-re’yin faaliyetlerinin mahsulü olarak mülahaza etmiştir. Ona göre eski re’y mektebine mensub kimseler hukukun hür teşekkülünün önüne engel olarak çıkan yazılı emirleri ortadan kaldırmaya çalışmışlardı. Yazıyla tespitin lehindeki hadislere mukabil diğer hadisleri bu mektebin mensubları vazetmişlerdi. Ve ashabu’l-hadisten olan Ebû Davûd es-Sicistanı (öl. 277),16 Sunen’inde ara sıra yazılı notlardan faydalandığı için, hadislerin yazıyla tespitini yasak eden rivayetlere işaret ermemiştir.

Yazı ile tespitin lehinde istişhad (şahit gösterilen) edilen birçok hadise mukabil, aleyhteki rivayetlerin birkaç asır boyunca ileri sürülmesi, hatta bunların bizzat hadisleri yazanlar tarafından tekrarlanıp durması keyfiyeti, bize, kirabetten (yazı ile tesbit) nehy işinin başka bir vechesini göstermektedir. İşaret edilen raviler herhalde, elde ettikleri bilgiyi sadece kağıtta bulundurup asla hafızalarına yerleştirmeyen kimselere karşı, bu kabil haberleri birer ihtar olarak ileri sürüyorlardı. Mesela böyle bir ihtar, el-Cümi’u’l-kebir ve el-Cami’u’s-sağir gibi musannaf kitap sahibi olan es-Süfyan es-Sevri (öl. 161)20 tarafından ileri sürülmüştü. Hatta böyle bir endişenin sevkiyle birçok kimse hadis ezberlemek için yazıdan faydalanıyor ve tam olarak ezberlediklerine kani olduktan sonra, hafızalarındakinin günün birinde ihmaline sebebiyet vermemesi için yazılı metni imha ediyorlardı. Yazdıklarını yok edenler arasında çok zaman yaptığına pişman olanlar, ömürlerinin bir kısmında yazmayı hoş görmediklerine veyahut hiç yazmamış olmalarına nedamet duyanlar da bulunuyordu. Ömürlerinin sonlarına doğru kitaplarını yok edenler veya kendinden sonra imhasını vasiyet edenler de az değildi. Onlar bunu, kendilerinden sonra kitaplarına birçok şey ilave edilmesi veya bazı şeylerin düşürülmesi ve nihayet yanlışlıkların esas sahibine atfı endişesiyle yapıyorlardı. Yazıyla tespite karşı mütereddit bir vaziyet takınan kimselerin yanında, kitabeti, hadisin daha çok kullanılan tabiriyle, ilmin ilk şartı addedenler vardı. Daha tabiîn arasında, yazılı olmayan ilmin ilim addedilemeyeceğini söyleyenlere rastlamak mümkündü. İmam Malik’in kendisine vedaya gelmiş olan bir dostuna, son üç tavsiyesinden biri “hadisleri salahiyetli zevattan yazmak” olmuştur. Hadislerin yazılmasının lehinde ortaya konabilecek birçok misalin yanında, tabiîn zamanında ve hatta daha sonraki devirlerde yazıyı ayıplayanların bulunduğunu da görmek mümkündür. Fakat onlar herhalde ehemmiyetsiz bir azınlık idiler. Onların muarızlarının red delilleri arasında Kur’an’dan ayetler göstermek yolu da vardı. Onlar, kitabetin meşruiyetinin birçok ayette teyid edildiğini, hatta bunun bir “sünnet-i ilahiye” olduğunu iddiaya da imkân buluyorlardı. Hadislerin yazılması karşısındaki zayıf mukavemet adeta fantezist bir mahiyette ta altıncı asra kadar zaman zaman görüldü. Bu görüşün mensupları, kitabetin bekasının karşısına hafızanın parlak misallerini vererek çıkıyorlar; bazen bu misallerini birçok beyitle ifade ediyorlardı. Herhalde onların mukavemeti hadisin daha sahabe zamanında yazıyla tespitine mani olamamıştı. Geçen asırda Sprenger (Batılı Şarkiyatçı), İslami kaynakların muhtelif vesilelerle bahis mevzuu ettiği hadisin ilk yazılı vesikalarını araştırıp muhtelif ‘sahife’lerin isimlerini bir araya toplamak imkânını buldu ve daha sonra Goldziher (Batılı Şarkiyatçı) bunlara yeni isimler ilave etti. Sahife veya cuz’ diye adlandırılan bu ilk hadis vesikaları, ikinci ve üçüncü asırda meydana gelecek olan musannaf külliyatın, gerek doğrudan doğruya ve gerekse dolayısıyla, malzemelerinin bir kısmını teşkil etti. Sahifeleriyle meşhur olan sahabeden mervi hadislerin kontrolü ikinci ve üçüncü asırlarda bu sahabenin sahifelerinde bulunup bulunmadığı araştırılmak suretiyle yapılırdı. Sahife’siyle en çok meşhur olanların başında Abdullah b. Amr gelmektedir. Hasseten onun sahifesi es-Sadika diye adlanırdı. Kaynakların bize sakladığı malumata göre, sahifeleriyle meşhur olan sahabe okur, dinleyiciler hadisleri kaydederlerdi. Bu kayıt işi için lüzumlu kağıt bulunmayınca, bazen hadisler ya nalınlara veya elvah adı verilen muhtelif yassı maddeler üzerine yazılırdı. Mesela Sacid b. Cubeyr’in Abdullah b. Abbas’ın sahifesinden zapt ettikleri bu şekilde idi. Abdullah b. Abbas’ın sadece hadisleri ihtiva eden kitabı değil, aynı zamanda bazı filolojik malumatı havi Kur’an tefsiri de Sahife diye adlandırılıyordu.

Sahabenin bazılarına isnat edilen ve hadis musannıflarının (sınıflandırıcıların) elinde birkaç asır kaynak vazifesi gören sahife ve cüz’ler bir tarafa bırakılacak olursa Abdullah b. Abbas’a nisbet edilen tefsir müstesna, kaynakların, muhtelif vesilelerle mübhem olarak haber verdiği kitaplar yığınından bize kadar muayyen isimler dışında herhangi bir şey intikal etmiş değildir. Mesela hadisleri yazmış olması bakımından Abdullah b. Amr’ı kendisine tercih ettiği söylenen Ebu Hureyre’nin yanında Peygamber’in sözlerini ihtiva eden birçok kitabın bulunduğu rivayet edilir. el-Hasen el-Basri’de, yanında bulunan bu mahiyette birçok kitabı, meraklılarına zaman zaman arz edermiş. Kaynaklarda bu kabil umumi mahiyetteki kitap haberlerine sık sık rastlamak mümkündür. Mezkûr (zikredilen) kitapları muayyen isimler altında meydana getirenlere -hadis ravilerini tabakalara ayıranlarca- umumiyetle “tabiîn’in orta tabakası” diye adlandırılan kimseler arasında rastlanmaktadır. Bu tabakanın başında zikredilen el-Hasen el-Basri (öl. 110), Mucahid (öl. 103) ve İkrime (öl. 107) gibi birçoklarının birer tefsir sahibi oldukları anlaşılmaktadır. Kaynaklarda zikri geçen bu tefsirlerin, daha sonraki asırların müfessirlerine, sahih rivayetlerle intikal ettiği anlaşılmaktadır. Mesela Sa’lebi (öl. 427), el-Keşf ve’l-beyan adlı tefsirinin mukaddimesinde, bu gibi kitaplar hakkında oldukça kıymetli malumat vermektedir. Onun vazıh olarak bildirdiği senedlerden anlaşıldığına göre, o, tefsirinin telif esnasında, bu kabil kitaplardan bir çoğunun muhtelif rivayetler halinde gelen nüshalarına müracaat etme imkanına sahip bulunmuştur. Daha sonraki müelliflerin, Taberi’nin (öl. 310) kendisinden önceki literatürün büyük bir kısmını nakleden tefsirinin rivayetlerinin kaynakları olarak saydıkları eserler arasında, bu ilk devrin mahsulü birçok tefsir bulunmaktadır.” Bize kadar gelmemiş olmakla beraber, sahabe ve tabiînin ilk ve ikinci tabakasına ait birçok tefsir kitabının, “şahife” ve “sunen” musannaflarındaki hadisleri tahric ederken, şarihlerin bize dolaylı olarak vermiş oldukları malumattan ve aynı tip tefsirlerin daha müteahhir olup bize kadar intikal etmiş bulunanlarından, muhtevalarının büyük bir kısmının hadislerden ibaret olduğunu öğreniyoruz. Tabiînin ikinci tabakasından bugün elimizde birkaç nüshası bulunan, el-Hasen el-Basri’nin, Mekke’nin şeref ve fazailine tahsis olunmuş risalesinin muhtevası da aynı mahiyettedir.

Kaynakların daha ziyade kitap çokluğundan bahsettiği devir, tabiînin müteahhir devresini teşkil eden ve hasseten Zuhri’yi (öl. 124) içine alan safhadır. Bu safha, umumiyetle kaynaklarda hadisin tedvin devri ve Zuhrî ilk müdevvin (toplayıp bir araya getiren) sayılır. Hadislerin çoğalması üzerindeki amillerden sarf-ı nazarla, bunların sahife ve cüzler halinde tespiti üzerinde, siyasî mülahazalar veya mezhep mücadeleleri de rol oynuyordu. Mesela Şia mensubları kendi doktrinlerini takviye için vesika mahiyetinde olan yazılı kaynaklara Sünnilerden daha çok ehemmiyet veriyorlardı. Bir kısmı apokrif olmakla beraber, Ebû Ca’fer et-Tüsi’nin (öl. 403) Fihrist’i bu devre ait birçok isim saklamıştır. Buna mukabil sünnî olan Zuhri’nin de Emeviler tarafından hadislerin cem’ine memur edildiğini bilinmektedir.

Hadislerin Tedvini

Hadisin tedvini bahis mevzuu edildiği zaman umumiyetle Zuhrî ilk müdevvin olarak gösterilir ve onun devrinin Emevi idaresinin “Umer b. Abdil’aziz’in” hilafetine rastlayan safhası, hadis tedvininin başlangıcı sayılır. Hadis edebiyatının, terceme-i haller münasebetiyle, hadislerin nakil kaidelerinin izahında (tahammulu’l-‘ilm meselesinde), hulasa muhtelif vesilelerle yazılı kaynaklara ait verdiği haberler, bu adı geçen devri böyle bir mebde olmaya müsait gösteriyor. Hadislerin “şahife” adlı birtakım yazılı vesikalara dayandığını göstermek hususunda selefi Sprenger’in mesaisini devam ettiren Goldziher, aksine, İslami kaynaklar tarafından gösterilen ilk tedvin çağını takriben bir asır kadar geç başlatmak ve bu devri Zuhri’den ilk müsned hadis kitaplarının meydana geldiği üçüncü asır başlarına kadar indirmek istiyor. Kitabında bu tedvin işinin başlangıcına ayırmış olduğu kısım ehemmiyetli bir yer işgal eder. Hadislerin tedvin devrini değiştirmek veya bir asır kadar tehir etmek için takip ettiği yol oldukça çetrefildir ve tezatları bizzat kitabında mevcuttur. Nedense onun, bir defa tasavvur etmiş olduğu neticeye varmak için bazı garip izahları vardır. Bunun münakaşasına girişmeden evvel kaydedelim ki, Goldziher’in tezat olarak tasavvur ettiği ve dolayısıyla ortadan kaldırmaya çalıştığı iki ayrı menşe vardır. Bunlardan biri hadislerin tedvini, diğeri ise hadislerin tasnifidir. İslami kaynakların bu ikisi için ileri sürmüş oldukları tarif bariz şekilde birbirinden ayrıdır. Birincisi için evvelu men devvene’l-hadis, ikincisi için evvelu men sannefe’l kutub tabirini kullanırlar. Birincisiyle hadislerin kitaplarda toplanmasını, ikincisiyle ise müdevven hadislerin muayyen bablara göre tasnifini kastederler. İşte kaynakların bu iki mebde için bahis mevzuu ettiği tarih ayrıdır ve şüphesiz ki, tedvin tasniften evveldir. Nasılsa Goldziher bu farka dikkat etmemiş, yani tedvin ile tasnif devrini birbirinden ayırmamış ve dolayısıyla İslami kaynakların bu ikisi için farklı olarak gösterdiği iki tarih arasında bir tezadın mevcut olduğunu farzetmiş, birini ortadan kaldırmaya çalışarak, tedvine ait haberleri kaynaklarını zayıf addederek bu neticeye ulaşmıştır. O şöyle demektedir:

Müslüman müelliflerin, hadislerin cem’ine dair vermiş oldukları en eski haber, Muhammed b. el-Hasen es-Şeybani vasıtasıyla Malik b. Enes’ten II. ‘Umer’in, Ebu Bekr b. Amr b. Hazm’a “Peygamber’in hadisini veya sünnetini veya ‘Umer’in ahbarına dair ne varsa topla ve bana yaz; ben ilmin silinip alimlerin ortadan çekileceğinden korkuyorum.” şeklinde verdiği yazılı emirden ibaret olan rivayettir. Bu haber çok zaman ele alınmış ve sık sık hadislerin yazılı mebdeini tespit için kendisinden faydalanılmıştır. Modem edebiyat tarihi birçok defa buna tarihi bir karakter atfetmiştir. Şüphesiz biz bununla daha ziyade II. ‘Umer’in, seleflerinin dine karşı lakaydilerini silmek ve islam idaresinde yeni bir devri başlatmak gayretinden ibaret bir hamiyetin bahis mevzuu edildiğini hatırlıyoruz. Bundan başka II. ‘Umer’in hadisleri yazdırma ve cemettirme arzusu ile beraber, bazı hadislerin bahusus Amr’a bint  Ubeydillah b. Ka’b b. Malik (öl. 106) tarafından mahfuz sahifeleri istinsah ettirdiğini biliyoruz. Söylenildiğine göre, Halife, ibn Sihab ez-Zuhri’ye hadislerin yazılması emrini vermiştir. (Kitabu’l-eva’ilinde kadim otoritelere işaret eden) Suyüti’ye göre bu mecmua, bu sahada yapılan ilk deneme olmuştur. Böylece, adı geçen Halife’ye karşı hürmet ve takdirle dolu bir neslin, onun ismiyle hadis edebiyatı arasında sıkı bir münasebet kurabilmek için ne kadar gayret gösterdiğini ve aynı zamanda, onun, Peygamber’in bazı sözlerini sahih şekilde muhafaza hususundaki gayretinde fukahadan geri kalmadığına inandıklarını görüyoruz.

Bununla beraber, muhtelif taraflardan tedavüle çıkarılmış haberlerin arzettiği tezatlar yüzünden, hadislerin sistematik cem’ini ‘Umer b. Abdil’aziz’in teşvikine hasreden Şeybani’nin işaret ettiği tarihin bu edebiyatın mebdei olduğunu kabul etmiyoruz .. Goldziher bu husustaki haberlerin biraz daha münakaşasını yaptıktan sonra şöyle demektedir: Fakat İslami edebiyat tarihinin hadis edebiyatının mebdeine dair diğer haberleri çok daha müspet görünmektedir. Hatta bu haberler -göreceğimiz veçhile- bu edebiyatta bir müddet sonra gerçekleşmiş olan bir merhaleyi, onun daha bu 2. asırdaki gelişme aşamasının bir özelliği olarak öne alırlar.” O, bu sözüyle de İslami kaynaklarda ilk musannaf eserler için zikredilen tarihi bile bir hayli önce olması lazım gelen ilk tedvin için caiz görmeyerek, nedense aynı şey olarak farzettiği tedvin ve tasnifin mebdeini bir asır kadar sonraya almak istiyor. Onun, bu tedvin ve tasnifin mebdei için İslami kaynakların zikretmiş olduğu iki ayrı devri birbirine karıştırmış olduğu, ifadesinden vâzıhan anlaşılıyor. Bu yüzdendir ki, o, kaynakların haberlerini mütenakız buluyor. Hakikatte hiçbir kaynak, hadislerin sistematik cem’ini ‘Umer b. Abdil’aziz’in teşvikine hasretmiş ve hadislerin tasnifini onun devrine kadar götürmüş değildir. Kaynaklar sadece hadislerin tedvini ile onun arasında bir münasebet kurmaya çalışırlar. Emevi devletinin, hadisin kitabetine yabancı olmadığı, Zuhri’yi yazmaya zorladıkları ve bunun delilleri, bizzat Goldziher’in kitabında zikredilmiştir. Diğer taraftan o, aynı ey için ileri sürülen iki tarihten birincisini ortadan kaldırabilmek için Muvatta’nın Şeybani rivayetiyle gelen haberini zayıf buluyor, diğer kaynaklarla takviye edilmemiş olduğunu ifade etmek istiyor. Aynı haberi İbn Sad Kitabu’t –tabakati’l kebir’inde; Buhari, Sahih’inin “Kitabu’l-ilm” kısmında ve Kitabu’t-tarihi sagir’inde, Darimi, Sunen’inde ve daha sonraki birçok kaynak zikretmiştir. Bununla beraber, hiçbiri Ebû Bekr b. Amr b. Hazm’ı (öl. 120) Goldziher’in iddiası hilafına ilk müdevvin kabul etmiş olmayıp, sadece’ Umer b. Abdil’aziz’in ona bu hususta emir verdiğini, onun da birkaç kitap meydana getirdiğini kaydederler. İlk müdevvin olarak daima Zuhri gösterilir. Zuhri’nin devrinde, hadis kitaplarıyla, muhaddislerle ve hayatlarıyla ilgili rivayetlerden de anlaşıldığı veçhile, hafıza artık hadis naklinin tek vasıtası olmaktan çıkmış, fonksiyonu geniş ölçüde yazıya intikal etmiş bulunuyordu. Zuhri’ye hadis ihtiva eden kitaplar getirilir, kendisinden rivayet edilip edilemeyeceği sorulur ve böylece kitabın muhtevasını teşkil eden hadisler onun adını isnad silsilesine alan senedlerle rivayet edilirdi. Yahut bizzat o, elinde yazılı hadis mecmualarını, tilmizlerine kendinden rivayet etmeleri maksadıyla verirdi. Maamafih aynı devre ait haberler Zuhri’nin muasırlarının da birçok kitaba sahip olduğunu göstermektedir. Hadisleri yazmaya Emevi halifeleri tarafından zorlandığını söyleyen Zuhri’nin bilahare yazmış olduğu hadisler, Halife Velid’in öldürülmesinden sonra saray kütüphanesinden nakledilirken birkaç hayvan yükü teşkil edecek kadar çoğalmıştı. Biraz daha genç muasırı Hişam b. Hassan (öl. 147), el-Hasen el-Basri ve Ata’ın ravisi Havseb’in birçok kitabını ele geçirmiti. Diğer muasırı el-A’la b. Abdirrabman (öl. 139) daha sonra İmam Malik’in yanında bulunan Sahife’sinden nakletmek isteyenler için, ya tamamını almalarını veya hiç almamalarını şart koşardı. Zuhri ve muasırları zamanında veya hicri ikinci asrın başında kitapların artık bahis mevzuu olmaya başladığı zamanlarda hadislerin bir kısmının şifahi nakil usülüyle rivayet edildiği görülüyor. Esasen hadis kitaplarının hangi devirden sonra, malzemelerini tamamen yazılı kaynaklardan aldığı hususunda kat’i bir şey söylemek imkanından mahrum bulunuyoruz. Bununla beraber, bize kadar gelmiş olan hadis müdevvenatında bulunan senedler zincirindeki ravilerin,  yapılacak mukayesesinden sonra, bu devrin tayininin, takribi bir şekilde mümkün olacağını tahmin ediyoruz. Muhakkak olan bir şey var a, o da şudur: Hadislerin menşeinden uzaklaşıldıkça ve materyal çoğaldıkça, kitaplar, hadislerin muhafazasının inkar kabul etmez bir vasıtası olduklarını pek gecikmeden bir zaruret halinde ortaya koymuş bulunuyorlardı. el-Hatib el-Bağdadi, hadislerin kitaplar halindeki tedvininin tabii gelişmesini öyle izah etmektedir: Hadislerin yazılması işi, bir müddet nahoş karşılandıktan sonra, geniş çapta tatbik sahası buldu ve hadislerin kitaplar halinde tedvinine başlanıldı. Zira rivayetler yayılmış ve isnadlar uzamış, ricalin adları, künyeleri, nisbetleri çoğalmış ve senedlerin ifade tarzı muhtelif şekiller almış, hulasa insan hafızası şu saydıklarımızı zabdebilmekten aciz kalmış, (yazılı) hadis ilminin sadece hafızaya dayanan bir bilgiden daha sağlam olduğu hakikati ortaya çıkmıştır.[45]

Hadis ilminin gelişimi hakkında bu bilgileri paylaştıktan sonra mevzû (uydurma) hadis ve bunun sebepleri üzerinde de inceleme yapmak gerekmektedir: Hadis uydurma işini ne zaman başladığı meselesi hadis ilmi ile meşgul olan bazı alimler arasında ihtilaf mevzu olagelmiştir. Peygamber henüz hayatta iken Medine civarında bir kabile halkını Resulullah tarafından tayin edilmiş bir memur olduğunu söyleyerek aldatmak isteyen şahsın durumunu ele alan ve hadis uydurma faaliyetinin bu suretle başlamış olduğunu söyleyen İbni Hazm (ölm.456/1063)  gibi müellifler vardır. Öte yandan asıl hadis uydurma hareketinin çok sonraları başladığını kabul edenler de olagelmiştir. İkinci görüşü müdafaa edenlerin Hz Peygamber zamanında hadis uydurmaya başlandığını kabul ettikleri takdirde sahabelerin töhmet altında bırakılmış olacağı endişesini taşıdıkları dikkati çekmektedir Halbuki Kur’an-ı Kerim ve Hz. peygamberin sözleri ashabın dindarlık ve ahlaki faziletini belirttik den başka onların hadislerde bir fazlalık veya noksanlık yapmamak için gösterdikleri titizlik ve fedakarlık da şüphe götürmez bir gerçek olarak bilinmektedir. Birde hadis uyduranlar umumi olarak gözden geçirdiğimizde bunları arasında kötü niyetlilerin İslam düşmanlarının büyük bir yekun tuttuğunu nasıl görüyorsak Hz peygamberin hayatında onun düşmanlarının münafıkların ona Yalancı, Mecnun, Sihirbaz ve Şair demek cüretinde bulunan nicelerinin mevcut olduğunu hesaba katmak suretiyle bunların icat ettikleri bir sözü peygambere nisbet edebileceklerini ihtimal vermek daima mümkündür[46].

Hz Peygamber hayatta iken onun sayısız düşmanlarının bulunduğunu ve bunların hadis adı altında birtakım sözler uydurabileceklerini ifade eden Muhammed Zübeyir Sıddıki de bu husustaki kanaatini şu sözlerle belirtmektedir: “hadiste sahtekarlığın başladığı devri tayin etmek alaka çekici bir meseledir. William Muir Onun halife Osman zamanında başladığı kanaatindedir fakat Muhammed Zübeyir Sıddıki,  onun bizzat peygamber hayatında neşet etmiş olduğunu düşünmektedir. Düşmanları onun mes’ul olmadığı sözleri ve fiilleri uydurup ona isnat etmekten geri kalmadı. Böylece olun yanlış tanıtmakta maksatları halk efkarını onun aleyhine kıyam(ayaklandırmaktı) ettirmekti[47]. Şurasında belirtmek gerekir ki Hz Peygamber devrinde bu münferit hadise dışında böyle bir vakaya tesadüf edilmemektedir. Hazreti peygamberin vefatını takip eden Hz Ebubekir (11-13/632-634) ve Hz Ömer (12-23/ 634-643) devirlerinde hadis uydurulduğuna dair zan ve tahminden öte kesin bilgilere sahip değiliz bununla beraber münafıkların ve dinden dönme hadiseleri sırasında mürtedlerin maksatlarına uyan hadisler icat etmeleri ihtimal dışı değildir[48].

         Ashab-ı kiramdan hadis rivayetinde bazılarının çok hassas bazılarının da çok hassas olmadığı görülmektedir. Mesela Abdullah Bin Mesut son derece titiz ve uyanık davranan sahabelerden biridir. Hz peygamberden bir hadis rivayet edeceği zaman boyun damarlarının şiştiği terlediği ve gözlerinden yaşlar arttığı görülmüştür. Yine aynı şekilde Hazreti Ömer’in görevlendirdikleri kişilerin gittikleri yerlerde az hadis rivayet etmelerini istemiş bununla ileride ortaya çıkabilecek hiçbir kayda tabi olmadan diledikleri gibi hadis rivayet etmek isteyenlere mani olmak arzusu söz konusudur[49]. Hadis rivayetleri konusunda titizlik göstermeyen Ebu Hureyre’ye(ölm. 57 veya 58/676 veya 677) karşı Hz Osman (öl.35/655) onu Devs dağlarına göndermekle, Kab’ı (ölm. 32/652) ise Kırede dağlarına sürmekle tehdit etmiştir. Hadisleri kabul etmekte ki hususi metodu ile Hz. Ali dikkati çekmektedir. Hz Peygamberin söylemediği bir sözü ona nispet etmektense gökten yere düşmeyi tercih ettiğini söyleyen Hz Ali Hz.Peygamberden bizzat duymadığı hadisleri rivayet edenlere yemin ettirdi[50].

Hadis uydurmanın sebepleri

Fırka, mezhep ve kabilesini müdafaa gayreti

Hz Osman’ın Şehid edilmesi ile birlikte su yüzüne çıkan muhtelif batıl fırkalar fikirlerini yayabilmek için halkı davalarının doğruluğuna inandırmak ve böylece taraftarlarının sayısını artırmak durumunda idiler. Bu itibarla ilk olarak Kur’an-ı Kerim’e sonrada hadislere başvurarak onlarda prensiplerine destekleyecek naslar aradıklarından şüphe edilemez. Bazen birbirine zıt görüşler ileri süren fırkaların gayelerine uygun delilleri bu iki kaynakta bulamayacağına söz götürmeyeceğinden bu defa bazı fırkalar Kur’an-ı Kerim’i arzuları istikametinde tevhile hadisleri de aşırı bir zorlama ile tefsire çalıştılar. Kur’an-ı Kerim hafızlarının onu rivayet ve tilaveti ile meşgul olanların çok oluşu bu yönde daha fazla ilerlemelerine engel teşkil ediyordu. Lakin hadis-i şeriflerin tamamının o çağlarda Kur’an-ı Kerim’de olduğu gibi henüz muayyen kitaplarda tedvin edilmeyişi onlarda yapılacak tahrife nispeten imkan veriyordu. Bu durumdan faydalanan batıl fırkalar hadisler üzerindeki tariflerini başlıca iki şekilde yapmışlardı:

1.İhtiyaçlarını karşılamayan ve işlerine gelmeyen hadislerin Hz Peygamber’e nispetini inkâr ederek uydurulmuş olduklarını iddia etmişlerdir.

2.Görüşlerini takviye etmek için devamlı olarak dinî naslara muhtaç olduklarından hasımlarının karşısında delil ve hüccet olsun diye hadisler uydurarak bunları Hz peygambere İsnat eylemişlerdir[51].

Kelam ve Fıkıh mezhepleri ve hadis uydurmakta ki yerleri

Aralarında Hz Peygamberin bulunduğu devirlerde daha çok İslam dininin esas ve teferruatına öğrenmekle meşgul olan sahabeler problem sayılabilecek meselelerde pek fazla karşılaşmıyorlardı. Daha sonraki devirlerin en mühim problemleri haline gelen meseleler onları ilgilendirmemiştir. Bu ne’vi meseleler hakkında Kur’an ve hadislerde verilmiş olan bilgilerden fazlasını aramışlardır. Bununla beraber herhangi bir problemle karşılaşınca da da müşküllerini derhal halledebilecek bir imkâna sahiptiler. Lakin İslam’ın hudutları genişleyip muhtelif din ve mezhep sahiplerinin çeşitli fikir saikler ile karşılaştıklarında ortaya bir takım meseleler çıktı. Allah’ın sıfatları zatının aynı mıdır değil midir? Kur’an mahluk mudur insan fiilinin halıkımı ve benzeri gibi. Bu suretle vücut bulan Kelam mezheplerinden mesela Mutezile gibi bazıları zaman zaman hükümetlerce resmen desteklenmiş daha yaygın daha müessir bir durum kazanmış netice itibariyle de diğer mezheplerle aralarında zaten mevcut olan ihtilaf daha büyümüştür. Bütün bu anlaşmazlıklar ve rekabetler sebebiyledir ki her mezhep siyasi fırkaların yaptığı gibi kendi fikirlerini peygamber sözü ile desteklemek yoluna gitmiştir. Sözgelişi kader veya cebir ve ihtiyar meselelerinde ihtilafa düşen kelamcılardan bazıları mezhebini takviye eden hadisler uydurmayı mübah saymışlardır. O hususta peygamber hiçbir şey söylememiş olsa bile imamlarının adına varıncaya kadar kendilerini tebcil eden muhaliflerle de lanet yağdıran sözlerine nebevi bir mahiyet vermişlerdir[52].

Kelam mezheplerinde olduğu gibi fıkıh mezheplerinde de muhtelif tesirlerle hizipleşmeler olagelmiştir. Bu mezheplerin imamları dine ve sünnete ne kadar bağlı ve hizipleşme fikrinden ne derece uzak olurlarsa olsunlar müntesipleri arasında tarafgirlik saikiyle uydurmacılık cereyanlarına kapılanlar çıkmıştır. Bu cereyan mezheplerin teşekkül ettiği çağlarda ve bilhassa İmam Ebu Hanife zamanında korkunç derecede yaygın bir hal almıştır. Mezheplerin Bu mevzuda ki durumlarına temas eden âlimlerin müştereken iktibas ettikleri bir mesaj vardır ki Hanefi ve Şafi mezhebi taraftarları bazı cahil ve cüretkâr gruplar arasında bir zamanlar bütün şiddetiyle hüküm sürmüş rekabetin izlerini taşımaktadır. Bu uydurma haber Hanefi olduğu muhtemel bulunan Me’mun bin Ahmet El Herevî’ye aittir. Buna göre Hz Peygamber Ebu Hanife’nin geleceğini müjdeleyecek ve diyecektir ki ümmetimden Muhammed Bin İdris (eş-şafi )adında bir şahıs zuhur edecektir. O ümmetime Şeytandan daha zararlı olacaktır. Ve yine ümmetim arasında adına Ebu Hanife denecek bir zat gelecektir ki o ümmetimin ışığıdır. Mevzuat kitaplarında Ebu Hanife’nin ve diğer Mezhep imamlarının menakıbına dair icat edilmiş başka uydurma misaller de bulmak mümkündür.  Muhtelif mezheplerin abdest namaz ve bunun gibi ibadetlerini ifa şekilleri üzerinde ve tamamen teferruata dair birbirlerinden farklı bazı görüşleri vardır. Mezheplerin mutaassıp taraftarlarından bir kısmı bu nevi basit ayrılıkları büyüterek ana meseleler haline getirmiş ve mezheplerin tatbikatını tasvip edecek olan hadisler uydurmaktan çekinmemişlerdir. İşte misalleri: “rükuda ellerini kaldıran kimsenin namazı sahih olmamıştır”, “ağza ve burna üç kere su vermek farzdır”, İbni Ömer demiştir ki ben Hz Peygamberin Ebubekir ve Ömer’in arkasında namaz kıldım besmeleyi cehri(sesli) okudular. Diğer taraftan ehli hadis ve gerek ehl-i rey fıkıhçıları da bu fasit daireye girdiklerinin misallerine rastlamak mümkündür. Muaz bin Cebel’i Yemene vali olarak gönderirken onu Kur’an ve hadiste bulamayacağı şeyleri rey’i ile halledeceği söylemesini tavsiye eden Hz Peygamberin “dinde reyine dayanarak kim konuşursa onu derhal öldürünüz” diyebileceği söz konusu olamaz[53].

Milliyetçilik duygusunun tesirleri

Emevi İdaresi zamanında birçok ülkelerin kısa bir zaman zarfında feshedildiğini ve muhtelif milletlerin İslam bayrağı altında toplandığını görmekteyiz muazzam imparatorluklarını kaybetmiş olan İranlılar eski saltanatlarını unutamıyorlar ellerinden kaçan devlet kuşunun yeniden hakim olması için Çareler arıyorlardı. Emevilerin bu konuda takip ettikleri yanlış politika iranlılarda olduğu kadar İslam’a henüz kabul etmiş olan diğer bazı Milletler’de de milliyetçilik duygusunun gelişmesine sebep olmuştur. Zira diğer unsurları İslam’ın kati suretle yasak etmesine rağmen Araplarla müsavi Yani eşit saymamışlardır. Gerek Arapları diğer milletlerden üstün sayıldığı çağlarda ve gerekse Araplarla öteki unsurlar arasında herhangi bir fark gözetilmediği devirlerde araplık davası güden kimselerce uydurulmuş hadisler vardır mesela Arapların İnsanların en hayırlısı olduğunu beyan eden ve Hz Peygamberin Arapça Kur’an-ı Kerim’in ve Cennet dininde Arapça olması sebebiyle Arapların sevilmesini emre’den hadisler bu kabildendir. Arapçayı meteden uydurma hadislerin imalcileri bunun yanında diğer dilleri yeren bir seriyi hazırlamayı da ihmal etmemişlerdir. Bunlardan birine göre Allah Teala lisanlar içinde en çok Farsça’dan nefret eder şeytanlar Huzistanlılar’ın dili ile, cehennemlikler Buharların diliyle, cennetlikler de Arapların dili ile konuşurlar. İranlılar da buna derhal cevap vermekten geri durmayacaklardır. Nitekim şu uydurma onun karşılığıdır “arşın etrafındaki melekler Farça Konuşurlar. Allah Teala içinde mülayemet bulunan bir şey vahiy edeceği vakit onu Farsça olarak vahyeder. İçinde şiddet bulunan bir şey vahiy edeceği zamanda onu Arapça olarak inzâl eder[54].

Bu bölümü şu cümlelerle noktalamak uygun olacaktır: Hz. Osman, Hz. Ömer tarafından sürekli uyarılan sahabeden Ebu Hureyre’ye Hz. Aişe “Sen ne kadar çok hadis rivayet ediyorsun öyle şeyler söylüyorsun ki biz onları Resulullahtan duymadık deyince. Ebu Hureyre ona şu cevabı vermişti “seni bundan alıkoyan ayna ve sürmelik idi. Bu hususta bana hiçbir şey engel olmamıştır”. Burada zikredildiği üzere ashabın muhtelif sebeplerle hadisi yanlış anladığı ve dolayısıyla içtihadında hata ettiği olmuştur. Bunun başlıca sebebi bir de hadisin baş tarafını veya son tarafını duyamamış olmalarıdır. Nitekim Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği “uğursuzluk evde, kadında ve kısraktadır” hadisini Hz. Aişe duyduğu zaman itiraz ederek şöyle demiştir: Ebu Hureyre bu hadisi hıfz edememiş Hz Peygamber “Allah Yahudilerin canını alsın. Onlar evde, kadında ve kısrakta uğursuzluk vardır derler” buyurduğu sırada içeri girmiş ve hadisin son tarafını duymuştur[55]. Bu örnek çarpıcıdır ve en çok hadis rivayet edenlerden birinin Ebu Hureyre olduğu düşünülürse mevzu hadis konusunun kökleri ashap dönemine kadar uzanmaktadır.

         Namaz (Salat) Nedir?

         Yaşar Nuri Öztürk Kur’an’da Temel Kavramlar isimli eserinde salâtı etraflı bir şekilde anlatmaktadır: Kur’an, bütün varlık ve oluşu bir dua faaliyeti olarak değerlendirmektedir. Bu faaliyetin Kur’an terminolojisinde çeşitli adları vardır. Bunlardan biri de salât olup Türk ve Fars dillerinde karşılığı namazdır. Salât, kelime anlamıyla dua demektir. Salât ayrıca af dilemek (istiğfar), rahmet, övgü, yüceltmek, tebrik etmek, desteklemek gibi anlamlar da taşıyor. Bu kelimenin İbranice’deki salüta (ibadethane) kelimesiyle ilgisi açıktır. Kur’an, bu salüta’yı salavat (22/40) ve musalla (2/125) şeklinde, çoğul olarak, ibadethaneler anlamında kullanıyor. Kur’an’ın eski peygamberlerin ümmetleri tarafından da uygulandığını haber verdiği salâtın şekli ve miktarı hakkında bilgimiz yoktur. Yalnız her ümmetin bir salât şekli olduğunu ve inanmayanların, müminlerle uğraşırken, onların salâtlarını tarih boyunca alay konusu yaptıklarını Kur’an bize haber veriyor. (bk. 5/58; 11/87; 31/17) Ragıb, şaheseri el-Müfredat’ın salat maddesinde şöyle demektedir: “Salat, aslı duadan ibaret olan ibadetin özel bir şeklidir. İbadetin bu adla anılması, bir şeyin ihtiva ettiği şeyle anılışı cinsindendir. Salât, bütün dinlerde, şekli ne olursa olsun, yer alan ibadetin bir görünümüdür.” Salâtın müminlere bir görev olarak yüklenmiş bulunması ve şeklinin kısmen Kur’an ve kısmen de Hz. Peygamber tarafından gösterilmiş olması, onun, diğer zikir ve tespih faaliyetlerinden farklı olarak, belirli vakitlere bağlanmasını da gerekli kılmıştır. “Salat, müminler üzerine, vakti belirli bir emir olarak yazılmıştır.” (Nisa, 103)[56]

Salât faaliyetinin vakte bağlanmış olması, bazı İslam bilginlerinin: “Namazın kazası olmaz, çünkü her gün aynı vakitler yeniden vücut bulmaktadır” sonucuna varmalarına neden olmuştur. Nitekim Kur’an oruçtan farklı olarak, namazın kazasından söz etmez, böyle bir düzenleme yapmaz. Kur’an’ın salât deyimini birçok yerde zekâtla birlikte anması onun Müslüman toplumun psikolojik boyutunu tutmakta olduğunu gösterir. Çünkü zekat, aynı toplumun sosyo-ekonomik boyutunu tutmaktadır. Bir dua faaliyeti olarak salât, evrendeki tespih faaliyetine şuurlu bir katılımıdır. Gerçekten de salât, İbn Arabi’nin de işaret ettiği gibi “Yatay, dikey ve kırık üç hareket şeklini birleştiren esrarlı bir ibadet biçimidir. O, varlığın Allah’ı anışının en tipik göstergesidir.” Her varlık fıtri tespih ve ibadetini kıyam, rükü, secde hallerinden yalnız biriyle yapar. İnsansa bu üç hali namazda birleştirerek toplayıcı bir ibadet sergiler. Kur’an, salatı vazgeçilmez dinsel öğelerden biri olarak tespit etmiştir. O bir seçkinler veya ‘ruhaniler’ yöntemi değildir. En coşkun ve eylemci mizaçlar kadar, en sessiz ve hareketsiz mizaçlar da onda nasibine bir yol bulur. Kur’an, onu duada bağırıp çağıranlarla, aşırı şekilde sessiz ve hareketsiz kalanlar arasında bir denge yolu olarak belirlerken bu evrensel gerçeğe dikkat çekmiş oluyor.

Salat, dua ve meditasyon sayesinde, üç boyutlu alemin baskılarından sıyrılıp duyular ötesi fezaya tırmanan ruha, bedeni de aynı yönde bir değişim geçirmeye iterek, büyük bir destek sağlamaktadır. Hintli bilgin Şah Veliyyullah Dehlevi’nin (ölm.1762) söylediği gibi’ “Salat, ruhu meleküt alemine yükseltmektedir.” Dehlevi’nin vatandaşı çağdaş düşünür Muhammed İkbal (ölm. 1938), aynı gerçeği, u şekilde ifadeye koyuyor: “Salat, ruhun mekanik hayattan hürriyete kaçışıdır.”[57]

Kur’an bize gösteriyor ki, kul Allah’a salâtta bulunduğu gibi, Allah da kula salat etmektedir. Bakara 157. ayet, müminler üzerine rabbin salâvatından bahsetmekte ve bu salâvatı rahmetle birleştirmektedir. O halde, musalli ( salât icra eden) sıfatı hem Allah’ın hem kulun sıfatı olur. Buna bağlı olarak, melekler de Allah ile birlikte, salât eden kula, mukabil salât haline girerler. Günlük hayatın sonsuza bağlı yanımızı ezen, hırpalayan şartlarla dolu atmosferinden ruhsal fezaya yükseliş, benliğimizi üst boyutlara çekerek iç dünyamızın arınmasına elbette ki yardım edecektir. Kur’an bu gerçeğe dikkat çekerken, şöyle diyor: “Kitap’tan sana vahyedileni oku! Namazı/duayı da yerine getir! Çünkü namaz/dua, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Elbette ki Allah’ın zikri /Kur’an’ı daha büyüktür! Allah, neler yaptığınızı biliyor.” (Ankebüt, 45) Burada dikkat çeken bir nokta da Kur’an okumanın salâttan daha üstün bir ibadet olduğudur. Gerçekten de Kur’an okumak, Kur’an’ın emrettiği ibadetlerin hem ilki hem de en büyüğüdür. Sonsuzluktan nasiplenen ruh, ölümlü ve iğretinin tahakküm oranını düşürerek ferdi ölümsüzlüğe uzanan çizgide güçlendirir. Salat, Araste’nin güzel deyişiyle, “alışılagelmiş hayattan gerçek hayata bir geçiş ve insanın kendini aşmasının en ideal yoludur.” (Araste, Growth to Selfhood, 21-22) Kur’an, bu noktaya parmak basarken de öyle diyor: “Sabra ve namaza/duaya sarılarak yardım dileyin. Hiç kuşkusuz bu, kalbi ürperti duyanlardan başkasına çok ağır gelir.” (Bakara, 45, 153) Salat, tüm varlığın dua ve ibadet tavrının ortak ifadesidir. Bu demektir ki salat, yüzlerce, binlerce, milyonlarca hatta milyarlarca renk-desen ve yöntem arz eder. Namaz kelimesiyle ifade edilip kılınan ise salatın çok özel bir şeklidir. Bu özel şekil tüm niyaz ve dua faaliyetlerini bir araya getiren ‘toplayıcı bir ibadet’ olarak dikkat çekmektedir. Dinin, Allah’ı yüceltmek ve anmak için öngördüğü tüm davranış ve düşünceler namazda ahenkli bir bütün haline getirilmiştir. Ancak unutmamak gerekir ki, bu ahenkli bütünün, belli zorunluluklar altında belli kısımlarının dışta tutulması, yapılan işin salat olmasını engellemez. Fıkıh deyimleriyle ifade edersek, salatın esas ve değişmez rüknü (omurgası), Taha suresi 14. ayette ifade edilen özdür. Cenabı Hak bu öze dikkat çekerken öyle buyuruyor[58]:

“Namazı, beni anmak için kıl!” Allah’ı anma varsa, salat var demektir. Öteki rükünler, zait (artı, gerektiğinde olmayabilecek) rükünlerdir. İmamı Azam’a göre, kıraat (namazda Kur’an’dan belli bir bölümün okunması) da zait bir rükündür. Zait rükünlerin özelliği şudur ki, şartlar ve mazeretler onların yerine başka şeylerin ikame edilmesini (geçirilmesini) gerekli kılabilir ve bu, dinen sakıncalı olmaz. Birçok varlık, bizim kıldığımız salatın onda, yüzde, belki binde birini salat edinmiştir. Onların yaptıkları da salattır. Bize özel salat halinin de insan hayatında, imkanlara, mekanlara, zamanlara, şartlara göre onlarca icra şekli söz konusu olabilir, olmalıdır. İslam’ın tüm zamanlara ve coğrafyalara hitap eden bir din oluşunun kaçınılmaz sonuçlarından biri de budur. Kur’an’ı dikkatle okuyanlar bu söylediklerimizin ayrıntılarını yakından tanıyabilirler. Örneğin Kur’an, binek üstünde veya yürüyerek namaz kılmaktan söz etmektedir. (2/239) Böyle bir namazda en azından rükü ve secdenin olmayacağı, olamayacağı açıktır. Oysaki fıkıh, rükü ve secdeyi namazın olmazsa olmazları arasında göstermektedir. Ve bu doğrudur. Ama bu, normal ve rahat şartlara göre böyledir. Namaz, Allah ile insanın temel diyalogu olarak, her şart ve durumda kılınmalı, korunmalıdır. Bu böyle olduğu içindir ki Kur’an bazı hallerde secdesiz ve rükusuz namaz kılmaya da izin vermektedir. Böyle bir namaz da salat cümlesindendir. Ne var ki mazeret haline uyarlanmış bir salattır … Unutulmasın ki bu uyarlamanın kapısını bizzat Kur’an açmaktadır. Bundan doğal ne olabilir? İnsana şahdamarından daha yakın olan Yüce Allah (Kaf, 16) sadece belirli şekillerde eğilip kalkanların niyazını duyup ötekileri huzurundan kovacak değil ya! .. İbadette, o arada namazda, mükemmellik şartlarıyla yeterlilik şartlarını birbirine katmak son derece yanlı ve zararlı bir yaklaşımdır. Özetlersek, geleneksel fıkhın anlattığı salat, Kur’an’ın anlattığı geniş salatın belli bir uygulanışıdır. Bu uygulanışın en güzeli ve en mükemmeli verdiğine bir itiraz olamaz; ancak salatın bu anlatılan dışında bir şeklinin ve icrasının mümkün bulunmadığını söylemek, akıl ve din dışıdır. Böyle bir iddianın dine ve insana, hizmetten çok zarar getireceği ise açıktır. Çünkü böyle bir iddia, Kur’an’ın evrensel tebliğinin temel unsurlarından biri olan salatı uygulanamaz hale sokarak evrenselliği zedelemekte ve sonuçta insana da dine de zarar vermektedir[59].

         Prof. Dr. Gazi Özdemir’de, Oku Konularına Göre Kur’an Ayetleri isimli eserinde Salat hakkında geniş bilgiler vermektedir:

         SALAT: Müzzemmil-20, Maun-5, 7, Kıyamet-31, A’raf-170 (Yahudilere), Meryem-31 (Hiristiyanlara), İsra-78, 110, Hud-87, En’am-162, Müminun-2-4, 9, Mearic-22, Ankebud-45, Bakara-43, 238-239, Nisa-101, 142, Hac-77, Maide-6, Tövbe-54, “Salat” kelimesi, başlıca; sosyal yardım toplantıları, faaliyetleri yapmak ve sosyal yardım kurumları, eğitim okulları, toplantı salonları, kongre merkezleri, kurslar, vakıflar, dernekler, aş evleri vs kurmak (Bk. ‘Alak-10, Müzzemmil-20, Ahzab-56, Hac-77, Maide-66, Tövbe-l03)” gibi temel anlamı olan bir kelimedir. İşte “cihad etmenin gerçek anlamı” da budur. Farklı olarak Hud-87’nci ayette salat kelimesi “Din” anlamında da kullanılmıştır. Bu paralelde İran’lı şair Sadi, şu sözü söylemiştir: gidilecek yol Halka hizmetten başka bir şey değildir. Tespihe, seccadeye ve yamalı cüppeye değildir”. Bu temelde, salat kelimesine “Sosyal yardımlaşma, dayanışma, birbirine destek olma, toplantılarına katılmak, bu amaçla kurumlar oluşturmak şeklinde anlam verilmektedir. Çünkü Allah, grup veya en ideali tüm insan nesli şeklinde tekamül etmeyi başarmamız istenmektedir. Buradaki amaç, ortak bir hedefte bir araya gelen bir grubun Birleşik düşünce gücü oluşturması olmaktadır. Kur’ an’ da çoğunlukla salat kelimsi zekat kelimesi ile birlikte kullanılmaktadır ki bu ikili ifade, “Sosyal yardımlaşma faaliyetleri ve bunları maddi olarak desteklemek anlamında olmaktadırlar. Hz. Muhammed’e inananların sayısı arttıkça önce evlerde gizli toplanılırken, sonraları Mescit / secde edilen yerde açıkça ve belirlenen bir binada toplanılır olmuştur. Halife Ömer’in 639 yılında Kudüs ‘teki bir kiliseyi Mescid’e çevirmesi ile birlikte bu binaya Cami, yani toplanma yeri denmiştir. Buradaki toplantılar özellikle sosyal dayanışma ve yardımlaşma, sosyal sorunları tartışıp çözümleme yanında Kur’an’ın inen sure ve ayetlerini ezberletme ve eğitim amaçlı yapılmıştır. Sonraları da bazen Namaz dediğimiz toplu dua etmeler de eklenmiştir. Ancak Halife Osman’dan başlamak üzere salat toplantıları önce Kur’an eğitimi ve Namaz uygulamalarına, Muaviye ile başlamak evlerinde uygulanmakta olduğunu söylenebilir[60]. Salat kelimesi, çoğu  meallerde sadece “namaz” anlamında kullanılmıştır. Bu kullanılış ise, meallerde tek ve dar anlamıyla olan namaz kelimesinin sık sık geçmesine ve namazın sanki ilk ibadet etme yöntemi olduğu yanılgısına neden olmaktadır. Halbuki A’raf-206, Cin- 18, Furkan- 4, Hac 26  ,77 ve Tevbe-112’nci ayetlerde namaz kelimesi kıyam, rüku ve secde üçlüsü, ikilisi veya teklisi şeklinde, A’raf-55, 205, En’am-42, 43 ve 63’te “Tadarruan-Gövdeyi gittikçe ön eğerek şekilli dua olarak da tanımlanmıştır ve salat ile ibad etme kelimelerinden de ayrı kullanılmıştır. Çünkü namaz, nüsuk diye tanımlanan şekilsel dua ritüellerinden biridir ve En’am-162’nci ayette, salat kelimesinden ayrı yer almıştır ( Nüsuklar: Namaz, Oruç ve Hac). Müzzemmil-20’nci ayette salat kelimesi ile Kur’an’ı öğrenme ifadesi de ayrı belirtilmişlerdir. Bu nedenle de salat kelimesi, “Sosyal dayanışma / yardımlaşma toplantıları ve bu toplumsal faaliyetleri yerine getirin (bazen namazlı ve / veya Kur’an eğitimli)” ifadesi kullanılmıştır. “Salat-ıl Vusta” ifadesi ise Sosyal faaliyetlerde bulunmak + Kur’an Eğitiminde bulunmak ve Namaz kılmak şeklinde 3’lü işlemi bir arada yapmak üzere toplanmak demektir diye düşünülmelidir. “Ekimus salate” ifadesi de Sosyal dayanışma ve yardımlaşma kurumları (Okul, toplantı salonları, kongre merkezi, Dernek, Vakıf, Yaşlı Huzur Evleri, Aş evleri, sığınma evleri gibi) oluşturmak ve devamlı kılmak anlamındadır. Salat faaliyetleri sayesinde toplumda olumsuzluklar engellenebilmekte, eğitim, sosyal destek ve güvence sağlandığından suç oranı çok aza indirilmektedir. Bu nedenle de salat dinin direği olmaktadır.

Salli ve Salavat kelimeleri ise Kur’an’ da sadece “Destek olmak, yardım etmek, yolunda olmak” anlamlarında kullanılmıştır. Salat ile ilgili aşağıdaki ayetlerde ayrıca; Salat’a, temiz olmak üzere abdest ile başlanılması gerektiği, (Maide-6), engel olunmaması gerektiği (Maun-7), sadece Allah rızası için yapılması (Maun-7 ve Müminun-2-4), aşırılık ve yanlıştan (Fahşa ve münkerden) koruyacağı (Ankebud-45), bağırmadan, gösterişe ve riyaya kaçmadan yapılması gerektiği, orucun kazası olduğu halde salatın ve namazın kazasının olmadığı, salatın ibad etme , ruku-secde denilen namazdan ayrı olduğunun belirtildiği (Bakara-43, Hac- 77,Maide-55, Tövbe-112), Kur’an okumaktan ayrı ve önce olduğu (İsra-78), şekilsel ibad etme yöntemleri olan nüsuklardan da ayrı olduğu (En’ am-162) Hıristiyanlar (Meryem-31) ile (Meryem-55) ile İsmail’e ve (A’raf-170, Taha-14, Yunus-87, Bakara-83) ile de Yahudilere önerildiği açıklanmıştır, Yine Hud-87′ nci ayette salat kelimesi “Din” anlamında kullanılmıştır. ‘Alak-10. Salla üzere olan /dini tebliğ eden ve yardım etmeye çalışan Alllah’ın kulu elçiyi engellemeye çalışanı[61]”. *Burada Hz. Muhammed’e “çünkü Sen de böylesi engelleyiciler ile karşılaşacaksın” uyarısı yapılmaktadır. *Değinilen engelleyiciler, daha önce gönderilen peygamberleri red eden ve Allah’ın tekliğine inanmayıp şirk koşarak küfre sapmış olan kişilerdir. Dolayısıyla bu ayette de, Hz. Muhammed’e, yine kendisini engelleyici benzer kişilerin olacağı uyarısı yapılmaktadır.

Maun-5 (Onlar kıldıkları namazdan gafildirler.) ,İsra-78 için “Allah’a dua vakitleri”, A’raf-170. “Kitabın /Tevrat’ın gerçeğine sımsıkı sarılanları ve salatı uygulayanları, kuşkusuz yaptıkları yararlı / salih toplumsal işlerden dolayı karşılıksız bırakmayacağız”. Meryem-30. Bu arada, Hz. İsa’ya peygamberlik bildirilince halka şöyle tebliğlerde bulunmaya başladı: “Ben Allah’ın bir kuluyum. Allah Bana kitap vahiy etti ve Beni bir nebi / peygamber olarak gönderdi” 31. “Ve nerede bulunursam bulunayım Beni özel olarak korunmuş kıldı. Yaşadığım sürece de Bana, salatı ve zekatı uygulamamı emretti. Meryem-55. İsmail yakınlarına, salatı ve zekatı öğütleyen ve Rabbi tarafından takdir edilenlerdendi Hud-87. Medyen Kavmi; “Ya Şuayb! Atalarımızın ibad / kulluk. etmiş oldukları ilahları terk etmemizi ve mal-mülkümüzü istediğimiz gibi edinmekten vazgeçmemizi, salatına/ dinine olan inancına dayanarak mı söylüyorsun? Halbuki Sen aslında yumuşak huylu ve aklı başında bir insansın” dediler. Müminun-9. Ve onlar, salatlarını muhafaza ederler. 10. İşte, mutlu sona ulaşacak ve idareci Melek /görevli varlık/ varis-halife olmaya hak kazanacak olanlar bunlardır. Mearic-22. Ancak nıusalliler /salatı uygulayanlar öyle değil. 23. Böyle olanlar, salatlarında devamlılık gösterirler. Ankebud-45. Ya Muhammed! Kitaptan Sana vahyedileni oku, salatı yerine getir. Çünkü salat insanı aşırılıktan ve yanlış amellerden alıkoyar ve her şeyden çok önemli olan Allah’ı her an anmanın/ zikretmenin gerekliliğini pekiştirir. Şunu bilin ki, gerek bu konuda, gerekse başka herhangi bir konuda da Allah ne yaptığınızı çok iyi bilir[62].

“Öncelikle Kuran’ı anlayarak okumak şarttır. Eğer sosyal yardımlaşma ve dayanışma faaliyetlerinden uzak kalırsak ve Kur’an bilgisinden de yoksunsak, ya da onu anlamadan sadece Arapçasını telaffuz etmekle yetiniyorsak, her an şirk batağına düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalınabilir (Bak.Rum Suresi-31). Eğer, salat buyruğunu, bugünkü belirli vakitlere indirgediğimiz, üstelik bir çoğumuzun ne dediğimizi bilmeden uyguladığımız namaz kılma şeklinde dar anlamda anlarsak, böyle bir namaz tek başına bize hangi şirki, kötülüğü, yani Kur’ an’ da geçen kelime ile, hangi “Fahşai” hangi “münkeri” anlatıyor ve bunları öğrenme bilincini verip, korunmamızı sağlıyor? Bunları ancak hayatımızda sürekli var olan bir Kur’ an bilgisi bize verebilir. Kaldı ki tüm Dünya’da bugün namaz kılan insanların azımsanmayacak bir çoğunluğu, ne yazık ki “fahşa” dan, “münker” den ve “şirk” ten kurtulamıyor[63]

Nisa–142 Münafıklar, kendilerince güyâ Allah’ı aldatmaya çalışıyorlar. Oysa Allah, onların hilelerini sürekli kendi başlarına çeviriyor. Onlar namaza kalktıklarında tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı da pek az hatırlarına getirirler. Tövbe-54. Onların infaklarının / yardımlarının kabul edilmemesinin sebebi şudur: Allah’ı ve buyruklarını bildiren elçisini inkar etmeleri / küfre sapmaları, salata çağrıldıklarında isteksiz katılmaları ve yaptıkları yardımları da isteksiz / kerhen ve sizler göresiniz diye/ riya ile yapmalarıdır. oldukça bol olandır. *Burada geçen “salavat” kelimesi, Ahzap-56’ncı ayette de geçmekte ve “peygamberi desteklemek” anlamındadır. Zaten Tövbe-40 ncı ayette de Allah’ın zaman zaman peygamberi desteklemekte olduğu belirtilmiştir. Tövbe-99. Tabi ki, onlar arasında, Allah’a ve Ahret gunüne içtenlikle inananlar da vardır. Ve bunlar yaptıkları yardımları/  infakları, Allah ‘a yaklaştıracak bir vesile ve elçiye destek / salavat olsun diye yaparlar. Gerçekten onlar, bu yardımları, Allah’a yaklaşma vesilesi olarak kabul etmektedirler. Şüphesiz Allah, onları rahmetine dâhil edecektir. Çünkü Allah, bağışlayan ve sevgisi ile merhameti salât aşırılıktan ve inkârdan korur: Ankebud-45. Çünkü salat, insanı aşırılıktan ve inkar ile yanlış amellerden alıkoyar ve her şeyden çok önemli olan Allah’ı her an anmanın / zikretmenin gerekliliğini pekiştirir[64]”.

Kamil Hayati Aydın İslam’ın Şartı Beş mi? isimli eserinde Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ve Prof. Dr. Gazi Özdemir’e benzer açıklamalarda bulunmaktadır: Salat, dua, yardım etme yardımlaşma ve namaz anlamlarındadır. Salat ikame ile birlikte gelirse “ekami’s salate” gibi mutlaka namaz anlamındadır. Ama “ikame”siz geldiğinde daha ziyade “dua” ve “yardım” anlamında kullanılmıştır. Bir hadiste “Hesap günü mü’minler önce salat’tan sorguya çekilecektir” denilmektedir. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” diyen bir Peygamber “ümmetim önce yardımlaşmadan hesaba çekilecektir” vurgusunu yapmakta iken ısrarla bazı tercümelerde bilinen namaz şeklinde söylenmektedir. Hâlbuki yardıma ihtiyacı olanlara imkânı varken yardım edilmezse bu bir insanlık suçudur[65].

Görüldüğü üzere Kur’an-ı Kerim’de salat(namaz)ın değişik anlamları bulunmaktadır. Mutasavvıflar salat konusunda önce gönülleri kazanmışlar ve insanlar da derinliklerinin miracına yolculuk yapmışlardır. Balkanlardaki Türk mutasavvıflarından Abdurrahim Fedai’nin şu sözleri namazın (salat) miraç oluşunu veciz bir şekilde özetlemektedir: “Edna suluğumuz halktan halka uruc / Âla suluğumuz ise Hakk’tan halka nüzuldür”. Aşağı/bayağı yolculuk halkiyetten Hakk’a yükseliş, Yüce yolculuk ise Hakk’tan halkiyete iniştir. Namaz, Hamza Kılıç’ın Özbenlik eserinde Osmanoğlu Şeyh Ahmet’in Gülzarı Sofiye’den naklettiğine göre cesedin, nefsin, kalbin, sırrın ve ruhun namazıdır[66].Tevhid verilerine göre de namaz iki rekattır: Birinci rekatı Şeriati Muhammediye’nin karşılığıdır yani şeriata tâbi olan zahir tarafıdır. İkinci rekatı hakikati ilahiyenin karşılığıdır. Bu da hakikate tabi olan batın tarafıdır[67]. Necmeddin Şahinler’in Ganiyy-i Muhtefî’den Merâtib-i Tevhîd Risâlesi Yorumu isimli eserinde Meratibi Tevhid yani Tevhid mertebeleri altıdır. Meratibi Tevhid Sülüku (yolculuğu) en alt noktası beşeriyet ve en üst noktasında tevhidi zat diye isimlendirilen bir çember gibi düşünülür bu çemberin beşeriyet durağından itibaren başlayan yükseliş kavsi tevhidi efal, tevhidi sıfat ve tevhidi zat mertebelerini kapsar bunlara fena mertebeleri denir. Bu çemberinin iniş kavsi ise Cem, Hz Cem ve Cemül Cem mertebelerini kapsar bunlara da Beka mertebeleri (makamları) denir. Bu iki kavis tamamlanınca Cemü-l Cem mertebesi ile beşeriyet durağı çakışır. Salik (yolcu) böylece hareket noktasına geri dönmüş olur. Ama bu dönüşte Salik’in elde ettiği idrak ile salt beşer seviyesindeki yani bu manevi yolculuğun başındaki idraki arasında pek büyük bir fark vardır. Ganiyy-i Muhtefî’nin Meratibi Tevhidi risalesindeki gayesi bu manevi yolculuğa fikri bir hazırlığı gerçekleştirdikten sonra fena ve beka mertebelerinin maliyetleri açıklamaktadır[68].

Namaz’ın (salat) mümine miraç oluşunun bu boyutları anlaşılmadan insanların gönül (akıl) dünyalarına hitap edebilmek çok zordur. Osman Nuri Küçük &Abdullah Mert Küçük’ün Namazla Muhabbet Baba ile oğlun Namazla Muhabbeti isimli eseri de namazın (salat) zahir ve batınını tevhid etmeye çalışan bir diğer çalışmadır. İnsan birçok mutasavvıf’ın ifade ettiği gibi bu eserde de kıyam ile bitkilerle, ruku ile hayvanlarla secde ile insanlarla kardeşliğini vurgulamaktadır. İnsanlık bütün varlıkla kardeşliğini namaz’ın (salat) içinde cem (toplamıştır) etmiştir. Namazda insan denen canlının tekâmül aşamalarını görmenin tefekkürü yapılabilmektedir. Mevlana, adeta buradan ilhamla tekâmül düşüncesini geliştirmiş midir? Mehmet Bayraktar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi isimli eserinde şunları söylemektedir:

         Mevlana insanın ruhen evrimleşebileceğini (tekâmül) böyle bir evrim neticesi insanın melekleşebilecek kadar yüceliğini kabul ediyor ve insan Allah’a böyle ulaşırı vurgulamaktadır. Bu insandaki tabii olan ilahi aşk ve kemâliyet arzusundan kaynaklanmaktadır. O’na göre en büyük evren faktörü tabiattaki ilahi aşktır[69]. “Mineral öldüm ve bir bitki oldum/ Bitki öldüm ve hayvan doğdum/ Hayvan öldüm ve insan oldum/ Korku niye ne zaman daha az ölümsüzüm?” demektedir. Osman Nuri Küçük &Abdullah Mert Küçük’ün Namazla Muhabbet Baba ile oğlun Namazla Muhabbeti isimli eserde anlatıldığı ve bilindiği gibi “namaz İftitah tekbiri ile başlar. İki elimizi açılış tekbirinde kaldırıp “Allahu Ekber” diyerek selam vermemiz dış ve iç algılarımızla bu yolculara katıldığımızı işaret eder. Gayb’ın anahtarı olan Fatiha ile ruhumuzun kapıları açılır Her şey bir açılışa ihtiyaç duyar. O yüzden fatihasız salat olmaz buyurulmuştur. Bitkilerin hareketidir kıyam bir ağaç olunmuştur güzel kokulu ve bir meyveli ağaçtır. Kur’an’ın verdiği özel bir isim şecereyi tayyibe’dir. Salat ile aslı’mıza uzandığımız için aslımız sabit, dallarınınız semalarımıza isimlerimizin niteliklerinin eriştiği her yere erişmiştir. Rükuda yeni bir aşamaya geçilir. Bitkiden sonra ortaya çıkan yeni yaşam türleri canlı organizmalar ve hayvanlar hayvan mertebesinin bedensel sembolüdür. Alçaltıcı bir niteleme değildir burada hayvan canlı kardeşlerimizdir. Ruku hayvanların dilini anlamaya çalışmaktır Secdeye giden Âdem olur ve alnını yere koyar. Rabbine en yakın olduğu hal ortaya çıkmıştır. Ruku bir kez yapılıyor iken secde iki kez yapılmıştır. Belki secdelerden biri Âdem’in varlığına secde etmiş meleklerin diğeri isyan eden Âdem’in Rabb’i ile tekrar barışıp mağfiret edilmesinin şükür secdesidir. Oturmak hayatımızda en temel fiziksel hareketlerden belki de o yüzden salâtın bir rüknü olmuştur. Selamlaşma Allah’ın salat ve selamı sonsuzluk rehberi Hz Muhammed’e onunla bütünleşen herkese aline ve ashabına verilmiştir. Yunus Emre’nin sarıçiçek sohbeti bir tahiyyat (selamlaşma) selamıdır. Süleyman Peygamber’in karıncalarla kuş ile konuşması da böyledir. Peygamberlerin mührü ise tahiyye selamındaki bu sohbeti miraç ile en üstün dereceye taşımıştır[70]”. Kısaca salat vuslat ve kavuşmaktır. Görüldüğü üzere “namaz müminin miracıdır”. Namaz kılınmamasının insanları tehdit aracı olarak gösterenler namazın ruhunu ve amacını anlamamıştır.

         SONUÇ

         Türkiye cumhuriyeti din ve devlet işlerini ayırmış laik, demokratik bir hukuk devletidir. Bu devlet şemsiyesi altında insanların her hangi bir dine mensup olması da gerekmemektedir. Fakat gündemi işgal etmesi açısından görüşlerine ve üslubuna katılmadığım halde Prof. Dr. Celal Şengör’ün Hz. İbrahim (A.S) ve Hz. Musa(A.S) hakkındaki sözleri de günümüzde mahkemeye taşınabilmektedir. Hâlbuki “Hoşgörünün tahmin ettiğimizden de derin olduğunu gösteren bir delil ile Osmanlı da Kanunî’nin ünlü Şeyhülislamı Ebussuud Efendiye aittir. Yayınlanmış bir fetvada Ebussuud Efendi, “Müslüman olmayan bir ehl-i kitap, kendi inancını, doktrinini açıklarken İslam’ın kutsal saydığı değerlere dil uzatırsa, onları küçültücü ifadeler kullanırsa buna ne lâzım gelir?” diye yöneltilen klasik fetva formundaki soruya cevap olarak , “Hiçbir şey lâzım gelmez, amacı İslam’ı küçültmek değil, kendi doktrinini ortaya koymaktır. Yapılacak herhangi bir şey söz konusu değildir” diye ifade eder”[71]. Fetvalarının hayli sert olduğu tartışılan Şeyhülislam Ebussuud bile günümüze göre daha modern kalabilmektedir.

         Diğer taraftan Türk kültüründe yaygın olan İslam anlayışları arasında akılcı ve maneviyatçı İslam anlayışı önem arz etmektedir. Bu anlayış İslam’ı akli ve nakli delillere bağlı olarak alır ve aklın değer ortaya koyma yeteneğine inanır. Sünni gelenek içerisinde İmamı Azam Ebu Hanife bu anlayışın öncüsüdür. Mustafa Yıldırım’ın Akılcı Bir İmam: Ebû Hanife başlıklı makalesinde ifade ettiği gibi, hayatın içinde bir âlimdir. Diğer taraftan bugün özellikle İslam hukukçuları hayatın gerçeklerinden uzak kitabi bilgilerle sınırlı bir hukuk anlayışı ile hüküm verme zaafı içindedirler. Bu durum da fıkıh üretmekten daha çok fıkıh tarihi ya da fıkıh arkeolojisinden öteye bir anlam taşımamaktadır. Oysa Ebû Hanife ticaretle de meşgul olması hasebiyle daima toplumsal, sosyal hayatın tam merkezinde olmuştur. Bu yüzden toplumsal hayatı yakından tanıma imkânı bulmuştur. Sınırlı sayıdaki naslardan, değişen ve gelişen hayatın ve toplumun çeşitli sorunlarını çözüme kavuşturmak. Yöntemde aklı kullanmayı zorunlu kıldığından, hayatın sosyal ve ticari problemlerine yakın olmasına, dolayısıyla karşılaştığı sayısız problemlerde çokça akla başvurmasına sebep olmuştur[72].

Ebû Hanife önceleri itikadi konularda sergilediği akılcı ve insan merkezli tutumunu, sosyal ve toplumsal hayatın içinde gelişen fıkhî problemlere ürettiği çözümlerde de ortaya koymuştur. Ebû Hanife, bilimsel hayatla ilgilenirken, genellikle diğer alimlerin yaptıkları gibi toplumsal hayattan da kopmamış ortağı vasıtasıyla olsa da ticari hayatın içinde olmuştur. Onun bu özel durumunun yönteminde de belli ölçüde etkili olduğu söylenebilir. Ebû Hanife’nin akılcı bir yöntem takip etmesinin sonuçlarını, onun furüunda da görmek mümkündür. Akılcı tutumundan dolayı onun furüata (farz olmayan ibadetlere) dair hükümlerinde kolaycılığı tercih etme, her zaman insan hürriyetini ön planda bulundurma, tevile dayalı ictihadda bulunma gibi ilkeleri temel aldığı görülür.  Öte yandan Ebû Hanife, toplumsal hayatın gerektirdiği bir zorunluluk sonucu akli eylemin alanını istihsan ile açmıştır. Bu da onun toplum sorunlarının çözümünde aklı en geniş çerçevede kullanmasına vesile olmuştur. Onun kullandığı içtihat yöntemleri içerisinde aklın kullanılmasına en büyük delil istihsandır. Zira istihsan yerleşik hukuk kuralları ile gerçek hayat ve toplumsal gerçeklik arasında köprü işlevini yerine getiren aklın yoğun görev ifa ettiği önemli bir yöntemdir. İstihsan, kıyasla hareket etmenin, istenen sonucu vermediği durumlarda hükme ve çözüme varmak için sistematik aklı devreye sokmak, yeni ve daha güzel bir çözüme ulaşmak anlamına gelmektedir. Zira akli eylemin üzerinde içinde yaşanan toplumun, kültür ve medeniyetinin son derece etkisi vardır. Söz konusu metot,  Ebû Hanife’ye bulunduğu kültür ve medeniyet ortamında, kendisine ulaşan fıkhi kuralları, görüşleri, ayet ve hadisleri insanların ihtiyaçları açısından bulunduğu zaman ve şartlar içinde yeniden değerlendirip sınırlı naslarla sınırsız problemleri, naklin hükmü ile aklın yorumunu makul bir ahenk içinde çözme imkânı sağlamıştır. Ebû Hanife bu nedenle akli eylemin alanını istihsan ile açmış ve islam fıkhına beşeri bir özellik katarak sosyal ve rasyonel bir muhteva kazandırmıştır. Bu şekilde fıkıhta nazari olan yerine ameli olanla meşgul olmuş, kendisine sorulan binlerce sorunun cevabını verirken toplumun ihtiyaçlarını, sosyal, siyasal ve ekonomik yaşantısını içtihatlarına yansıtmıştır[73].

Ebu Hanife’nin inşa ettiği gelenek öğrencileri yoluyla Maveraünnehir bölgesine taşınmış önemli kültür merkezlerinden biri olan Semerkant X. yüzyılda Hanefiliğin fikri zemini haline gelmiştir. Bu bölgede yetişen Ebu Mansur Maturidi kendi adına nispet edilen kelam ekolünü kurmuştur[74]. İslam’ın akılcı ve maneviyatçı yorumu olarak adlandırılan bu fikri gelenek her ne kadar tarihi nedenlerle üzeri örtülmüş olsa da birçok düşünür tarafından takip edilmiş ve dile getirilmiştir. Özellikle İslam dünyasının modern dünya görüşüyle yüzleşmeye başlamasıyla birlikte gerek insan fiilleri/ hürriyeti gerekse içtihat ve siyaset gibi yeniden tartışılmaya ihtiyaç duyulan konular belirtilen geleneğin hatırlanmasına yol açmıştır. İslam’ı anlama ve yorumlama modelleri içerisinde özgün bir yeri olan ve giderek etkisi artan bu ekolün günümüzde entellektüel merakın merkezinde yer alması dikkat çekicidir. VIII. yüzyıldan itibaren İslamı kabul eden Türk milletinin kimliğini ve kültürünü biçimlendiren iki ana çizgiden birisini teşkil eden bu anlayışın İslam’ın entellektüel zeminini oluşturduğu bir gerçektir. Fakat bu gelenek bir taraftan halkın ilgilerini dinlendiren ve İslami hayatı müşahhas araçlarla ifade eden mistik öğreti ile İslam’ın doğuşuna zemin teşkil eden kültürel ortamın ürettiği dini-siyasi algının üstünlük mücadelesi arasında sıkışıp kalmıştır. Belirtilen üstünlük mücadelesi o kadar somuttur ki İslam düşünce tarihini ve fikri akımları konu edinen birçok kaynakta Maturidi ve takipçilerinin ismi bile anılmaz. Oysa hem dini ifadelerin anlam derecelerini ve bilgi içeriğini önemseyen ve dinin esası ve ameli boyutu arasında ilmi ayrımlar yapan bu anlayışın üzeri bazen örtülerek bazen de çarpıtılarak entegrist tutumlara ortam hazırlamıştır[75].

Akılcı ve maneviyatçı İslam anlayışının ilk esası bilgidir. İslam’ı bilginin konusu yapmak ve bilgiye dayalı olarak dini hayatı sürdürmek bu anlayışın temelini teşkil eder. Ebu Hanife bu esası şöyle ifade eder. Bil ki uzuvların göze tâbi olması gibi amelde ilme tabidir. Az amelle ilim çok amelle birlikte olan cehaletten daha hayırlıdır. Bunun gibi hayat için zaruri olan azıkla hidayet, cehaletle beraber olan çok azıktan daha faydalıdır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah “hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer 39/9) buyurmaktadır. İmamı Azam Ebu Hanife’nin bu sözleri ilimden kopuk hayatın her türlü kirlenmeye açık olduğunu ifade etmektedir. İlmi bir temele dayanmayan bir bilgiyi doğrulamaya imkân tanımayan bir anlayışın İslam adına her türlü eğilimi barındıracağı belirtilerek tarihi bir uyarı yapılmaktadır[76].

İslam fert ve toplumla ilgilidir. Ferdin ve toplumun hayatını ve geleceğini ilgilendirdiği için yorum yapan kişinin yaşadığı kültürel ortamın ve tarihi ufkun farkında olması gerekir. Bu gerçeği Ebu Hanife şöyle dile getiriyor: “Hz Peygamberin ashabı için yeterli olan senin içinde yeterlidir” derlerse Onlara de ki “Evet ben onların durumunda olsaydım onlar için mümkün olan benim için de mümkün olurdu” “Oysa onların şartlarıyla şartlarımız aynı değildir biz bizi yeren ve ayıplayan, kanımızın dökülmesini helal sayan kimselerle karşı karşıyayız. O halde aramızda isabetli ve hatalının kim olduğunu bilmememiz canımızı ve ırzımızı müdafaa etmememiz caiz değildir”. Hz peygamber’e atıf yaparak vahyin sona ermesi ile birlikte dini ifadelerin sabitlendiği gibi, yorumunda sabitlendiği ve her şeyin kesinleştiği şeklindeki anlayış değişen toplum meselelerini anlama ve çözümleme konusunda yetersiz kalacağı belirtilmektedir. Kargaşa ortamında olup bitenlere karşı sağlam bir tutum geliştirmenin İslamî ufuk’la tarihî ufkun buluşmasıyla mümkün olacağı ifade edilmektedir[77]. Türk Milletinin İslâm algısında Hanefî-Maturidî-Ahmed Yesevî çizgisi çok önemli yer tutmaktadır. Fakat bugün kendisini ehl-i sünnet olarak tanımlayan bazı kişilerin harici ve vahhabî zihniyetine yaklaştıklarını herhalde kendileri de fark edememektedir. Suudi Arabistan Kırallığının Hacılara dağıttığı Hac, Umre ve Peygamber (S.A.V)’in Mescidini Ziyaret Rehberi isimli broşürde görüleceği üzere “İnsanı İslam’dan Çıkaran Şeyler” sayılırken: “Bu çağda Allah’ın hükmünü uygulayıp hırsızın elini kesmenin ya da zina edeni taşlamanın doğru olmadığına inanmak[78]” Suudi kırallığını yönetenlerin mensupları önce bu hükmü kendilerine uygulasa acaba sonuç nasıl olacaktır? Diğer bir madde de “Zina, şarap, faiz Allah’ın Şeriatinden başkasıyla hükmetmek gibi Allah’ın haram kıldığı şeyleri mübah kılan kimse ise Müslümanların oybirliğiyle kafir olur[79]” Ebû Hanife’nin hükümleri bilindiği gibi bunlar günah mevkiinde husulardır. Kimseyi dinden bir başka kişi çıkaramaz o yetki sadece Cenab-ı Allah’ındır. Fakat insanların ve şeriat-siyaset ilişkisi ile bazı devletlerin egolarını ilahlaştırmak arzusu onlara hadlerini hayli aştırmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran irade ise adım adım laiklik sürecine geçmiş ve din istismarını önlemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel niteliklerinden biri olan laiklik ilkesi ve süreci şöyle tanımlanmıştır:  “Laiklik din ile dünya, din ile devlet işlerinin ayrılması manasını anlatan bir tabirdir. Bunu dinsizlik manasına almak çok yanlıştır. İnkılabımızın laiklik esaslarını hakim kılan safhası başlı başına ehemmiyeti haiz bir bahis teşkil eder … Saltanatla hilafetin ayrılmasından başlayarak tedrisatın tevhidi, şer’iye mahkemelerinin kaldırılması, medeni kanun tesisi gibi sahalarda millî hayatımıza nasıl tatbik edildiği…. Devlet idaresinde bütün kanunların, nizamların ve usullerin ilim ve fenlerin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılmasını ve tatbik edilmesini prensip kabul etmiştir …[80]” Atatürk düşünce ve vicdan özgürlüğünü temel bir hak olarak öngörmüş ve yurttaşların bu hakkına hiç kimsenin karışma yetkisinin olmadığını şöyle vurgulamıştır: “Türkiye’de hiçbir kimse fikirlerini zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışamaz ve böyle bir şeye izin verilemez…”

Atatürk, din özgürlüğünü bir hak olarak görmeyen kişileri ise “bağnaz” olarak tanımlamıştır”: “ … Çeşitli inanışlı kimseler, birbirlerine, kin, nefret besliyorlarsa, birbirlerini hor görüyorlarsa ve hatta sadece birbirlerine acıyorlarsa, bu gibi kimselerde bağnazsızlık yoktur; bunlar bağnazdırlar[81].” Sonuç olarak “Atatürkçü Laiklik” anlayışında din, devlet ve siyasete karıştırılmamış, vicdanlardaki yüksek ve kutsal yerini korumuştur. Laiklik, dinsizlik, din düşmanlığı, dine saygısızlık değildir. Aksine, din in her türlü çıkar hesaplarından uzak tutulması, politikaya alet edilmemesidir. Laiklik, demokratik yönetimin vazgeçilmez ilkesidir; toplumsal barış ve ülke bütünlüğünün güvencesidir.

         Atatürk döneminde uygulanan Laiklik sonucunda;

1-Devlet yönetimine dini kural ve görüşler karıştırılmamıştır.

2-Dinlerin yerini alacak dogmatik bir sistem, Türkiye halkına kabul ettirilmeye çalışılmamıştır.

3-Toplumda din ve vicdan özgürlüğü sağlanarak, din ve mezhepleri ne olursa olsun, yurttaşlara eşit işlem uygulanmıştır.

  1. Devletin resmi bir dininin bulunmadığı felsefesi benimsenerek. eğitim laik, akılcı ve çağdaş esaslara göre düzenlenmiştir.

5-Düşünce ve inanç ayrılıklarının düşmanlığa dönüşmesi önlenmiştir.

6-Vatandaşlar, hoşgörülü bir davranışa yöneltilerek ülkenin birlik ve beraberliği sağlanmıştır.

7-Atatürk döneminde, hiçbir zaman Laiklik adına din düşmanlığı yapılmamış, halkın dini inançlarını rencide edebilecek bir uygulamaya izin verilmemiştir.

8-Kadın- erkek eşitliği sağlanmıştır.

9-Emperyalist devletlerin Müslüman olmayan Türk yurttaşlarının dini inançlarını bahane ederek, Türkiye’nin iç işlerine karışmaları önlenmiştir[82] Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik hukuk devletidir. Diyanet İşleri Başkanlığı ise Atatürk’ün hassasiyeti ile Ebu Hanife ve Maturidî eksen de kurulmuştur. Çünkü bu iki âlimin hayatlarında sergiledikleri davranışlar ve eserleri günümüze düşünce uygarlığımızın köprüler oluşturması açısından önem arz etmektedir. Diğer taraftan Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’deki herhangi bir dinin toplum ve devlet üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılmasını istememiştir. “O’nun din konusundaki akılcı ve gerçekçi tutumu, hem dindarları hem de dinle ilgisi olmayanları koruyucu ve rahatlatıcı niteliktedir”. İşte bu nedenle laiklik alanında pek çok uygulama hayata geçirilmiştir[83]. Türkiye’deki gelişmelerin laiklik ilkesi çerçevesinde değerlendirilerek analitik, sistematik, felsefî ve bilimsel düşüncenin katkıları ile akıl çapımızın genişlemesine çalışılmalıdır. Bu sahada gayret sarf eden İslamî ilimlerden ve diğer bilim alanlarından aydınlar bulunmaktadır.

Muhammed İkbal, İslam’da Dini Tefekkürün Yeniden Teşekkülü isimli eserinde Türkiye’deki düşünce akımlarında ve siyasi gelişmelerde İçtihadın nasıl bir rol oynadığı konusunda görüşlerini açıklar. Analitik yorumlar içinde katılmadığı noktalardaki tespitlerinden sonra hakkı da teslim etmektedir:

Gerçek şudur ki, Müslüman millletler arasında, bugün dogmatik uykusundan uyanıp kişisel bilince erişmiş tek ulus Türklerdir. Zihni hürriyet hakkını talep eden yalnız Türkiye’dir. İdeal olandan gerçeğe geçmiş olan sadece o’dur ve bu değişim kolay olmamıştır. Türkiye çetin bir zihni ve ahlaki mücadeleden geçmiş bir ülkedir. Onun için, hareketli ve durmadan genişleyen bir hayatın gittikçe artan karmaşıklıkları, yeni yeni görüş ortaya çıkaracak yeni durum ve şartların ortaya çıkışı kaçınılmazdır. Bu görüşler, manevi genişleme denilen şeyin zevkine hiçbir zamana varmamış bir halka göre sadece bir akademik değeri olan ilkelerin yeniden yorumlanması ve açıklanmasını gerekli kılmaktadır. Şu vecize zannederim İngiliz müttefekkiri Hobbes’undur: Benzeri düşünce ve duyguları sıralamak sanırım hiçbir düşünce ve duyguya sahip olamamak demektir. Bugün birçok Müslüman ülkelerin durumu böyledir. Bu ülkeler mekanik olarak eski gelenek ve değerlerden sık sık söz ederken Türkler yeni değerler yaratmışlardır. Türk milleti büyük tecrübeler geçirdikten sonra kendi iç benliklerini keşfedivermiştir. Onda hayat vardır, hareket vardır. O kımıldamaya, genişlemeye ve büyümeye başlamıştır. Onda yeni yeni istekler, arzular doğmaktadır. O yeni bir güç kazanmış ve hayata yeni anlam ve yorumlar getirmektedir. Bugün Türk milletinin önünde bulunan sorun – ki bu yakın bir gelecekte başka Müslüman milletlerin karşısına da çıkacaktır-şudur: Acaba, İslami hukuk gelişime müsait olup, gelişmeye elverişli midir? Bu, çok büyük zihni çalışma isteyen bir sorudur ve elbette ki, cevabı olumludur. Ama şu şartla ki, İslam dünyası bu meseleye Hazreti Ömer’in ruhuyla yaklaşmalıdır. O Hz. Ömer ki, İslam’da ilk eleştirici ve hür fikirli akıl sahibiydi ve Hz. Peygamber’in son nefeslerini aldığı sırada şu cesur ve hikmet dolu sözleri söyleme cesaretini göstermişti: “Allah’ın kitabı bize yeter![84]” Hz. Ömer’in bu sözlerine katılmak veya katılmamak hususu asırlarca konuşulmuş ve konuşulmaya devam edecektir.

Fakat Türkiye’de İslam’da içtihat kapısının açık olduğu tartışmalarının yapıldığı 1980’li yıllarda sosyal psikolog Prof. Dr. Erol Güngör’ün İslamın Bugünkü Meseleleri[85] isimli eseri ile Emine Işınsu’nun çıkardığı Töre Dergisinin bu konu ile ilgili sayısı hâlâ hatırlardadır. Günümüze daha yakın Türk Yurdu Mecmuasının 1997 yılındaki İslam’ın Bugünkü Meseleleri sayısı da benzer keyfiyettedir. Son günler de çıkmış Dr. Merdan Yanardağ’ın İçtihad Kapısı&İslam Dünyasının Süren Orta Çağı[86] eseri de konuya farklı bir açıdan yaklaşarak Selçuklu döneminde Nizâmülmülk-Gazzali bağlamında incelemektedir. Burada ismini sayamadığım birçok araştırmacı aydın ve ilim insanı bu hususta büyük bir gayretle çalışmaktadır. Maalesef XX. yy’da Türkiye’de “İçtihat kapısı kapanmıştır” gibi bir düşünceyi popüler hale getiren şair Necip Fazıl Kısakürek’in İlahiyat çevrelerince çekinilir bir kalem olması ile çıkmaz bir sokak başlamıştır. Necip Fazıl üç İslamî ilimler öğretim üyesine yapmış olduğu aşırı tenkit neticesinde Rapor 6[87]’da öğretim üyelerinden birinin adeta mazeret beyan eder gibi yazdığı mektup örneklerinden biri bulunmaktadır. Mektubu yazan öğretim üyesi fıkıh hocası, mektupta isimleri geçen meslektaşlarından biri İmam Maturidi uzmanı bir diğeri de ilerleyen yıllarda Diyanet İşleri Başkanı olacak öğretim üyesidir. Bu ve benzeri suçlamalarla hem dinin anlaşılma ve yorumlanmasının önü kapatılmış hem de laiklik ilkesinin ne kadar önemli olduğu halktan ve gençlerden gizlenmiştir. Bütün bu izahlardan sonra Türk şiirinin gerçek üstadı Yunus Emre ile sözleri noktalamak gerekmektedir. Kaşgarlı Mahmud Atamız Divan-ı Lügat-ı Türk’te köngül (gönül) kelimesi ile akıl kelimesinin aynı olduğunu belirtir. Yunus Emre de Risaletin Nushiye isimli eserinde aklın önemini aklı maaş, aklı maad ve aklı külle zirveye taşır. Namaz mevzusunda ise “insan”ın derinliğini anlayamayanlara şu şiiri ile seslenmektedir:

Bana namaz kılmaz deme ben bilürem namazımı

Kılarısam kılmazısam ol Hak bilir niyazımı

Dosttan artık kimse bilmez kafir müsülman kemdüğin

Ben kıluram namazımı Hak geçürdise nazımı

Ol nazı dergahta geçer mani şarabından içer

Hicabsuz can gözün açar kendü siler dost gözümi

Dost bundadur bellü beyan dost didarın gördüm ayan

İlm-ü hikmet okıyanın buna değindür azimi

Her dem dost yolun bulmayup gizlü mani şerh eyleyüp

Değme aşık şerh itmeye benüm gizli razumu

Sözün manisine irün bi-nişandan haber virün

Derdlü aşıklara sorun benüm derdlü sözümi

Derd aşıkın dermanıdır derdlü aşıklar ganidür

Kadir kudret ünidür dir işdenler avazımı

Dost isteyen gelsün bana göstereyüm dostu ana

Budur sözüm önden sona ben bilürem kendüzümi

Yunus imdi söyle Hakk’ı münkir dutsun sana dakı

Bişip durur Hakk’ın honı arifler datsın duzumı[88]

KAYNAKLAR

1-Yunus Emre Divanı, Hazırlayanlar: Türk Dili ve edebiyatı Yayın Kurulu, Dergah Yayınları, -İstanbul, 1981.

2-İmam Gazzali, İhyayı Ulumiddin Cilt 1 Bedir Yayınevi,Tercüme eden: Ahmed Serdaroğlu, İstanbul, 1975.

3-Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 2012.

4- Fazlur Rahman, İslamî Metodoloji Sorunu, Çev: Prof. Dr. Salih Akdemir, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 1997.

5-Cengiz İlhan, Hukukun Doksan dokuz İlkesi, Tarih Vakfı, İstanbul, 2009.

6-Roger  Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, Pınar Yayınları, Türkçesi: Cemal Aydın, İstanbul, 1990.

7- Mehmet Niyazi,  İslam’da Devlet Felsefesi, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2006.

8-Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı, Kur’an’a Göre İlahi Siyaset, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2020

9-Nadim Macit, Türk Milliyetçiliği Kültürel Akıl, İçtihat ve Siyaset, Ötüken yayınları, İstanbul.2018.

10-Yaşar Nuri Öztürk, Kur’anın Temel Kavramları, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 2012.

11- Taha Akyol, Türkiye’nin Hukuk Serüveni, Doğan Yay. Şubat 2015.

12- Şaban Ali Düzgün, Semerkant Havzası ve Mâtürîdî, Mâtürîdî’nin Düşünce Dünyası, Kültür ve Turizm bakanlığı, Ankara, 2011.

13-EbuBekir Sifil, Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi 1 ve 2., Rıhle Kitap, İstanbul, 2019.

14-İmâm-ı A’zam, el-Âlim ve’l –Müte’allim, Arabça-Türkçe, Tercüme ve Şerh: Doç. Dr. Abdülvehhab ÖZTÜRK, Şamil Yayınevi, İstanbul, 2019.

15-Atalay Yörükoğlu, Çocuk Ruh Sağlığı, Özgür Yayınları, İstanbul, 2008.

16-Sedat Şenermen, Atatürk’ün ‘Aklın Özgürleştirilmesi’ Devrimi, Söz Bursa, 07.05.2022.

17-Nursel Çelik, Temel Konuları Bağlamında Mücâdele Sûresi ve Tefsiri, T.C. İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı, Tefsir Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Tez Danışmanı: Prof. Dr. Mevlüt Güngör, İstanbul-2011.

18-Şehristânî, Milel ve Nihal, Dinler, Mezhepler ve Felsefî Sistemler Tarihi, Çeviri: Mustafa Öz, Yayına Hazırlayan: Mehmet Dalkılıç, Lıtera Yayıncılık, İstanbul, 2011.

19-Mehmet Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, Otto Yayınları, Ankara, 2014.

20-Nadim Macit, Ebu Mansur Maturidi, İnanç Dünyamızın Üç Meş’alesi İmam-ı Azam-İmam Maturidi, Hoca Ahmet Yesevi, Editör: Prof. Dr. Ahmet Kartal, ESOGÜ Yayınları, Eskişehir, 2020.

21-Muhammed Âbid El-Cabirî Arap-İslam Medeniyetinde Entelektüeller,Çeviri: Numan Konaklı,  Mana Yayınları, İstanbul.

22-Yaşar Nuri Öztürk, Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Azam Ebu Hanife, Yeni Boyut Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2009.

23-M. Fuat Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, Otto Yayınları, Ankara, 2012.

24-Yaşar Nuri Öztürk, İmamı Âzam Savunması Şehit Bir Önder İçin Apolocya, İnkılâp Yayınları, İstanbul, 2010.

25-Gazi Özdemir, Oku Konularına Göre Kur’an Ayetleri, Şira Yayınları, İstanbul, 2021.

26-Kamil Hayati Aydın İslam’ın Şartı Beş mi? İrfan yayınları, İstanbul, 2017.

27-M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler Menşe’i Tanıma Yolları Tenkidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1980

28-Hamza Kılıç, Özbenlik Kişisel Gelişmede Zikir ve Tesbih, İnsan Yayınları, İstanbul, 2001.

29-Necmeddin Şahinler’in Ganiyy-i Muhtefî’den Merâtib-i Tevhîd Risâlesi Yorumu, İnsan Yayınları, İstanbul, 2011.

30-Mehmet Bayraktar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, İnsan Yayınları, İstanbul, 1987.

31-Osman Nuri Küçük &Abdullah Mert Küçük’ün Namazla Muhabbet Baba ile oğlun Namazla Muhabbeti İnsan Yayınları, İstanbul, 2018.

32-Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2000.

33-Mustafa Yıldırım,  Akılcı Bir İmam: Ebu Hanife İnanç Dünyamızın Üç Meş’alesi İmam-ı Azam-İmam Maturidi, Hoca Ahmet Yesevi, Editör: Prof. Dr. Ahmet Kartal, ESOGÜ Yayınları, Eskişehir, 2020.

34-Abdu’l Aziz ibn Abdullah ibn Baz, Hac, Umre ve Peygamber (S.A.V)’in Mescidini Ziyaret Rehberi, Suudi Arabistan Kırallığı İlmi Araştırmalar, Fetva, Davet ve İrşad Daireleri Başkanlığı Basım ve Tercüme Dairesi, Hac, Umre ve Peygamber (S.A.V)’in Mescidini Ziyaret Rehberi, Tarihsiz.

35-Mehmet Kayıran&Mustafa Yahya Metintaş, Atatürkçü Düşünce Sistemi: Atatürkçülük (Kemalizm), Ankara Üniversitesi Türk İnkilâp Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S 51, Bahar 2013, s. 602-603.

36-Merdan Yanardağ,  İçtihad Kapısı&İslam Dünyasının Süren Orta Çağı, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2022.

37-Muhammed İkbal, İslam’da Dini Tefekkürün Yeniden Teşekkülü, Araf yayınları, İstanbul, 2013, s. 194-195.

38-Erol Güngör,  İslam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken yayınları, İstanbul, 1981.

39-Necip Fazıl, Rapor 6, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1979.

40-Yunus Emre Divanı, Hazırlayan: Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1986.

(Not: kaynaklar yazıda geçiş sırasına göre tertip edilmiştir)

[1] Hadis-i Şerif

[2] Felsefe Lisansı mezunu.

[3] Yunus Emre Divanı, Hazırlayanlar: Türk Dili ve edebiyatı Yayın Kurulu, Dergah Yayınları, İstanbul, 1981, s. 225.

[4] İmam Gazzali, İhyau Ulumiddin Cil 1 Bedir Yayınevi,Tercüme eden: Ahmed Serdaroğlu, İstanbul, 1975. s.400

[5] Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, s. 560.

[6] Fazlur Rahman, İslamî Metodoloji Sorunu, Çev: Prof. Dr. Salih Akdemir, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 1997, s. 123.

[7] Cengiz İlhan, Hukukun Doksan dokuz İlkesi, Tarih Vakfı, İstanbul, 2009, s. 23, 27, 38, 41.

[8] Roger  Garaudy İslâm ve İnsanlığın Geleceği, Pınar Yayınları, Türkçesi: Cemal Aydın, İstanbul, 1990, 52.

[9] Prof. Dr. Nadim Macit, Türk Milliyetçiliği Kültürel Akıl, İçtihat ve Siyaset, Ötüken yayınları, İstanbul.2018., s. 333.

[10] Prof. Dr. Nadim Macit , a. g. e., s.333., Ebu Hanife, “el-Alim ve’l Mütealim”, İmam-ı Azanı’ın Beş Eseri, (çev:Mustafa Öz) İstanbul: Marmara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 1992: 12.

[11] Prof. Dr. Nadim Macit , a. g. e., s.334., Ebu Hanife (1992: 13)

[12] Prof. Dr. Nadim Macit , a. g. e., s.335., A. Cevdet Paşa, Tezâkir, TTK, Ankara, 1986: 4/163.

[13] Prof. Dr. Nadim Macit , a. g. e., s.336., Rağıb el-İsfehani,  el-Müfredat fi Garibi’l Kur’an, Kahraman Yayınları, İstanbul, 1986: 351.

[14] Prof. Dr. Nadim Macit , a. g. e., s.336-337.,

[15] Prof. Dr. Nadim Macit , a. g. e., s.337.,Matüridi (2005: 3/172-173) Te’vilatil Ehli’s Sünneti, Beyrut: Dar’ül Kütübi’l İlmiyye.

[16] EbuBekir Sifil, Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi 1 ve 2 eserlerinde Yaşar Nuri Öztürk (1951-2016) ve Fazlur Rahman’ın (1919-1988) Düşünce ve Eserlerini eleştirmektedir. Hâlbuki günümüz müslüman aydınların zihinlerindeki birçok soruya bu iki ilahiyatçı eserleriyle son derece aydınlatıcı cevaplar vermişlerdir. Ruhları şad mekanları cennet olsun.

[17] Yaşar Nuri Öztürk, Kur’anın Temel Kavramları, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 2012, s. 278.

[18] Yaşar Nuri Öztürk, a. g.e., s.280.

[19] Yaşar Nuri Öztürk, a. g.e., s.281.

[20] Yaşar Nuri Öztürk, a. g.e., s.281.

[21] Yaşar Nuri Öztürk, a. g.e., s.282.

[22] Taha Akyol, Türkiye’nin Hukuk Serüveni, Doğan Yay. Şubat 2015, s.71

[23] Şaban Ali Düzgün, Semerkant Havzası ve Mâtürîdî, Mâtürîdî’nin Düşünce Dünyası, Kültür ve Turizm bakanlığı, Ankara, 2011, s.19.

[24] Mehmet Niyazi,  İslam’da Devlet Felsefesi, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2006.

[25] Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı, Kur’an’a Göre İlahi Siyaset, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2020, s.35- 36.

[26] Prof. Dr. Nadim Macit, Türk Milliyetçiliği: Kültürel Akıl, İçtihat ve Siyaset, s. 345-346., Ebu Hanife, “el âlim ve’l Müteallim” İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, (Çev: Mustafa Öz), İstanbul M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 1992: 24-25.

[27] Prof. Dr. Nadim Macit, a.g.e., s. 346., Maturidi, Kitabu’t Tevhid, (Çev: Bekir Topaloğlu), İstanbul, İSAM yayınları, 2002: 10-11.

[28] İmâm-ı A’zam, el-Âlim ve’l –Müte’allim, Arabça-Türkçe, Tercüme ve Şerh: Doç. Dr. Abdülvehhab ÖZTÜRK, Şamil Yayınevi, İstanbul, 2019., s.33.

[29] Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu, Çocuk Ruh Sağlığı, Özgür Yayınları, İstanbul, 2008, s. 225.

[30] Prof. Dr. Ahmet Kartal’ın öncülüğünde ESOGÜ’de gerçekleştirilen İmam-ı Azam ve İmam Maturidi Sempozyumu ile Ahmed Yesevî Üniversitesi ile birlikte hazırlanan Ahmet Yesevi sempozyumları takdire şayan çalışmalardır. Üç Sempozyum kitap haline de getirilmiştir. İmam Azam Sempozyumu ESTÜDAM web sayfasına pdf olarak da yüklenmiştir: https://estudam.ogu.edu.tr/Storage/ESTUDAM/Uploads/%C4%B0mam%C4%B1-Azam-D%C3%BCzenlenmi%C5%9F-Son-Hali-(1).pdf

[31] Sedat Şenermen, Atatürk,  ‘Aklın Özgürleştirilmesi’ Devrimi, Söz Bursa, 07.05.2022.

https://www.sozbursa.com/yazarlar/sedat-senermen-11/ataturk-un-aklin-ozgurlestirilmesi-devrimi-470

[32] Sedat Şenermen, a. g.m., 07.05.2022.

[33] Nursel Çelik, Temel Konuları Bağlamında Mücâdele Sûresi ve Tefsiri, T.C. İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı, Tefsir Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Tez Danışmanı: Prof. Dr. Mevlüt Güngör, İstanbul-2011, s. 10.

[34] Nursel Çelik, a. g. t.,s. 20-21.

[35] Şehristânî, Milel ve Nihal, Dinler, Mezhepler ve Felsefî Sistemler Tarihi, Çeviri: Mustafa Öz, Yayına Hazırlayan: Mehmet Dalkılıç, Lıtera Yayıncılık, İstanbul, 2011, s. 179-180.

[36] Şehristani, a. g. e., s. 185-186

[37] Prof. Dr. Mehmet Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, Otto Yayınları, Ankara, 2014., s. 98-99.

[38] Şehristani, a. g. e., s. 186-187.

[39] Nadim Macit, Ebu Mansur Maturidi, İnanç Dünyamızın Üç Meş’alesi İmam-ı Azam-İmam Maturidi, Hoca Ahmet Yesevi, Editör: Prof. Dr. Ahmet Kartal, ESOGÜ Yayınları, Eskişehir, 2020, s.71

[40] Muhammed Âbid El-Cabirî Arap-İslam Medeniyetinde Entelektüeller,Çeviri: Numan Konaklı,  Mana Yayınları, İstanbul, 2019.

[41] Yaşar Nuri Öztürk, Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Azam Ebu Hanife, Yeni Boyut Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2009

[42] Yaşar Nuri Öztürk, İmamı Âzam Savunması Şehit Bir Önder İçin Apolocya, İnkılâp Yayınları, İstanbul, 2010.

[43] M. Fuat Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, Otto Yayınları, Ankara, 2012, s. 51.

[44] Prof. Dr. Mehmet Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, Otto Yayınları, Ankara, 2014., s. 82-83.

[45] M. Fuat Sezgin, a. g. e., s. 62.

[46] M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler Menşe’i Tanıma Yolları Tenkidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1980, s. 23-24.

[47] M. Yaşar Kandemir,a. g. e., s. 25.,  Muhammed Zübeyir Sıddıki, Hadis Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1966 sayfa 119.

[48] M. Yaşar Kandemir,a. g. e., s. 25.,  Muhammed Zübeyir Sıddıki, a.g. e., s. 119.

[49] M. Yaşar Kandemir,a. g. e., s. 27.

[50] M. Yaşar Kandemir,a. g. e., s. 28.

[51] M. Yaşar Kandemir,a. g. e., s. 31.

[52] M. Yaşar Kandemir,a. g. e., s. 42-43.

[53] M. Yaşar Kandemir,a. g. e., s. 47-48.

[54] M. Yaşar Kandemir,a. g. e., s. 50.

[55] M. Yaşar Kandemir,a. g. e., s. 99-100.

[56] Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 2012, s. 218.

[57] Yaşar Nuri Öztürk, a. g. e., s. 219.

[58] Yaşar Nuri Öztürk, a. g. e., s. 220.

[59] Yaşar Nuri Öztürk, a. g. e., s. 221-222.

[60] Prof. Dr. Gazi Özdemir, Oku Konularına Göre Kur’an Ayetleri, Şira Yayınları, İstanbul, 2021, s. 840.

[61] Prof. Dr. Gazi Özdemir, a. g. e., s. 841.

[62] Prof. Dr. Gazi Özdemir, a. g. e., s. 842.

[63]Prof. Dr. Gazi Özdemir, a. g. e., s. 843.

[64] Prof. Dr. Gazi Özdemir, a. g. e., s. 843.

[65] Kamil Hayati Aydın İslam’ın Şartı Beş mi?, irfan yayınları, İstanbul, 2017, s. 221-222.

[66] Hamza Kılıç, Özbenlik Kişisel Gelişmede Zikir ve Tesbih, İnsan Yayınları, İstanbul, 2001, s. 127.

[67] Hamza Kılıç, a. g. e., s. 127.

[68] Necmeddin Şahinler’in Ganiyy-i Muhtefî’den Merâtib-i Tevhîd Risâlesi Yorumu, İnsan Yayınları, İstanbul, 2011, s. 88.

[69] Mehmet Bayraktar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, İnsan Yayınları, İstanbul, 1987, s. 96.

[70] Osman Nuri Küçük &Abdullah Mert Küçük, a. g. e., s. 143-166.

[71] Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, ÖtükenNeşriyat, İstanbul, 2000, s.74. Bu bilgiyi hatırlatan sosyal bilimci arkadaşım Abdulhay Tolkun’a teşekkür ederim.

[72] Mustafa Yıldırım,  Akılcı Bir İmam: Ebu Hanife İnanç Dünyamızın Üç Meş’alesi İmam-ı Azam-İmam Maturidi, Hoca Ahmet Yesevi, Editör: Prof. Dr. Ahmet Kartal, ESOGÜ Yayınları, Eskişehir, 2020,, s. 30.

[73] Mustafa Yıldırım, a. g. m. s. 31.

[74] Prof. Dr. Nadim Macit, a. g.e., s. 339-340.

[75] Prof. Dr. Nadim Macit, a. g.e., s. 340-341.

[76] Prof. Dr. Nadim Macit, a. g.e., s. 341.

[77] Prof. Dr. Nadim Macit, a. g.e., s. 341.

[78] Abdu’l Aziz ibn Abdullah ibn Baz, Hac, Umre ve Peygamber (S.A.V)’in Mescidini Ziyaret Rehberi , Suudi Arabistan Kırallığı İlmi Araştırmalar, Fetva, Davet ve İrşad Daireleri Başkanlığı Basım ve Tercüme Dairesi, Hac, Umre ve Peygamber (S.A.V)’in Mescidini Ziyaret Rehberi, Tarihsiz, s. 12-13.

[79] Abdu’l Aziz ibn Abdullah ibn Baz, a. g. e., s. 13.

[80] Mehmet Kayıran&Mustafa Yahya Metintaş, Atatürkçü Düşünce Sistemi: Atatürkçülük (Kemalizm), Ankara Üniversitesi Türk İnkilâp Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S 51, Bahar 2013, s. 602-603.

[81] Mehmet Kayıran&Mustafa Yahya Metintaş, a. g. e., s. 603., Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal’in El Yazıları, Ankara, 2000, s. 73.

[82] Mehmet Kayıran&Mustafa Yahya Metintaş, a. g. e., s. 606.

[83] Mehmet Kayıran&Mustafa Yahya Metintaş, a. g. e., s. 607.

[84] Muhammed İkbal, İslam’da Dini Tefekkürün Yeniden Teşekkülü, Araf yayınları, İstanbul, 2013, s. 194-195.

[85] Erol Güngör,  İslam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken yayınları, İstanbul, 1981.

[86] Merdan Yanardağ,  İçtihad Kapısı&İslam Dünyasının Süren Orta Çağı, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2022.

[87] Necip Fazıl, Rapor 6, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1979, s. 38-40.

[88] Yunus Emre Divanı, Hazırlayan: Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1986, s. 188-189.

Yazar - Davut Güleç

Gazeteci, televizyoncu, Uzman polis-adliye muhabiri, Spor yazarı, TEMA’cı, Kızılay’cı, Dağcı, Trekkingci, Alp disiplini kayak milli hakemi, Herkes İçin Spor Federasyonu Kayseri il temsilcisi, Erciyes Kar Kaplanları Spor Kulübü Basın sözcüsü, Kayseri Spor Adamları Derneği yönetim kurulu üyesi, Kent Güvenlik konseyi üyesi, Halkla İlişkiler Tanıtım, Adalet, Kamu Yönetimi mezunu ----- Davut Güleç Kimdir ? -----

Göz Atabilirsiniz.

KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatına Üyeliği

Ata Atun Prof. Dr. (İnş. Müh.), Doç. Dr. (UA. İliş.) Dekan, Kıbrıs İlim Üniversitesi KKTC …

 BİZİ KİM AHMAKLAŞTIRDI MI?…(KÖŞE YAZISI)

Mustafa TEMİZER  “Almanya ikinci dünya savaşı sürecinde tarihinin en karanlık döneminden geçiyordu. Masum insanların dükkanları …